Paylaşmak güzeldir..

İzebel için Oxford İngilizce Sözlüğü’nde bir tanım yer alıyor. Övgülerle dolu bir tanım olduğu söylenemez: “İsrail Kralı Ahav’ın, adı kötüye çıkmış karısının adı olması dolayısıyla terk edilmiş ahlaksız kadın veya suratını boyayan kadın.” Webster Sözlüğü’nde de İzebel’in tanrı Baal’a tapınılmasına önayak olduğu, ki olmamıştır, İlyas peygambere zulmettiği, Navot’un öldürülmesini azmettirdiği, adını yüz karası ve dolayısıyla ahlaksız ya da utanmaz kadın anlamına gelen bir isim haline getirdiği yazar. Roget Eş Anlamlılar Sözlüğü, İzebel’i fahişe, hafifmeşrep, kahpe, orospu, sürtük, cadaloz gibi aşağılayıcı sıfat ya da isimlerle aynı gruba sokar. Gelenek devam ediyor. Van’t Veer’in My God is Yahweh (Benim tanrım Yehova’dır, 1980) isimli kitabında Ahab’ın “Ahlaksız karısı İzebel”den söz edilir ve Van’t Veer şöyle yazar: “İzebel’de şeytan egemenliğinin tanrı nefreti kendini… benzersiz bir ölçüde gösterir.”

İnsanlarla ilişkilerimde kimsenin tamamen iyi ya da tamamen kötü olmadığını öğrendiğim için İzebel’e sürekli olarak bu kadar kötü davranılması ilgimi çekiyor. Aslında nasıl biri olduğunu merak ediyorum.

İzebel, Sur Kralı Etbaal’ın kızıydı. İsrail Kralı Omri, onu oğlu Ahav’la evlendirince İzebel kutsal kitaplar tarihinde yerini aldı (I. Krallar 16:31). İsrail’deki sıra dışı siyasi ve dini etkenlerle birlikte İzebel’in kişiliği de işin içine girince bu evlilik, olağanın epey dışına çıkmıştır.

İsrail halkının çok uzun süredir yerleşik inancı olan Yehova dini için terslikler üst üste gelmişti. Hakimler zamanından dokuzuncu yüzyılın ortalarına kadar tekrar tekrar adı geçen rakip din Baalizm, daha çok, döneklik gibi değil de, Yehovacılıktan çok daha eski olan dini inançların dayanıklı karakterinin bir örneği olarak görülür. Krallığın İsrail ve Yehuda Krallıkları olarak bölünmesi ile Dan ve Beytel’de farklı dini merkezlerin kurulmasının ardından, çok sayıda insanın Baalizme yönelmesini engelleyecek bir etken kalmamıştı peygamberlerin etkisi dışında. Peygamberler, krallara baskı yaparak Baal fanatiklerinin ateş ve kılıçla bastırılmasını istiyorlardı.

Ancak yöntemleri, ilahi esinle gelse de öyle ilkel ve vahşi, amaca o kadar tersti ki tam da engellenmek istenen duruma yol açtı. Zamanın kralı Zimri’nin Tanrı adına işlediği kanlı cinayetler, sahradaki askerleri bezdirmişti ve sonunda kendi komutanları Omri’yi kral ilan ettiler (I. Krallar 16:8-29). Sonra Zimri intihar edince ve Tivni adındaki isyancıya karşı dört yıl taht mücadelesi verildikten sonra artık Omri’nin hükümdar olmasına karşı çıkacak kimse kalmadı. Omri’nin tahta çıkması önemliydi çünkü İsrailoğulları’nın tarihinde ilk kez bir hükümdar, dinî kurumlardan bağımsız olarak tahta geçmişti. Peygamberlerin çabaları sonucunda belki Kenanlı olan, belki, eğer herhangi bir tanrıya inanıyorsa, Baal’a tapan ve ülkeyi saygınlığını yitirmiş dinî fanatizmden kurtaran bir kahraman olarak görülmüş olması muhtemel bir kralları olmuştu. Bu sonuç, peygamberlerin yapmaya çalıştıklarının tam olarak tersi olduğundan, peygamberleri ve onları destekleyenleri çaresizliğe sürüklemiş olmalı.

Omri’nin politikasının ise yaşamak ve yaşama izin vermek olduğu görülmektedir. Hem Zimri’nin hem de Tivni’nin akrabaları arasında Omri’nin tahttan indiğini görmek isteyen kişiler mutlaka vardı ancak Omri, iki taraftan da intikam almaya çalışmadı. Kendi içinde Yehovacılığa karşıymış gibi de görünmediği halde dinî fanatizme karşıydı. Fanatizmin siyasi açıdan kötü sonuçları olduğunu görmüştü. Onun yaptığı, Büyük Kiros’tan birkaç yüz yıl önce hoşgörü politikasını benimsemek olmuştu ya da belki, Kenanlı ve çok tanrılı biri olarak farklı dinlerin bir arada yaşamasının kimseye zararı olacağını düşünmemişti.

Omri’nin bazı yönleriyle övgüyü hak eden devlet adamlığına iki durum köstek oldu. Birincisi Yehova’nın biricik olması ve uzlaşmaya açık olmamasıydı -ki hâlâ öyledir. Eski dinlerin neredeyse hepsinden farklı olarak Yehovacılık, rakipleri olmasına tahammül edemezdi. Yehova, tek tanrıydı ve kıskanç bir tanrıydı. Bu ahit dininin başka bir dinle birlikte var olmasının imkânı yoktu.

Omri’nin çift din politikasına engel teşkil eden diğer durum, İzebel’in kişiliği ve yoğun dinî inancı olmuştur. Sur’da Baalcı olarak yetiştirilen İzebel, kendi inancının gereklerini eskisi gibi normal bir şekilde yerine getirmek yerine, Yehovacılık kadar kapalı ve sert bir dinî tutum benimsedi.

Antik dünyada bir hükümdarın yabancı karısının, geldiği ülkede, kendi maiyeti ile birlikte kendine ait mabedinde kendi tanrılarına tapınması olağandı. İzebel ise çok daha ileri giderek sofrasında 450 Baal peygamberini ve 400 Aşera peygamberini doyuruyordu. Bu sayılar abartılmış olsa da bir kraliçenin kendi özel ibadetleri için ihtiyacı olandan çok daha fazla olduğu söylenebilir. Bunu açıklamanın bir yolu, İzebel’in misyonerlik yapmaya çalıştığıdır ancak ben İzebel’in, Baalizmi gerçekten İsrail’in devlet dini yapacak fırsatların var olduğunu görebilecek kadar akıllı olduğunu düşünüyorum.

Tivni (Yehovacıların o zamanki hükümdar adayı olabilir) ile dört yıl süren iç savaş, Sarefatlı dul gibi çok sayıda sıradan insanın Yehova’nın sadık kulları olarak kalması ve ülkede Yehova’nın çok sayıda peygamberinin olması gibi nedenlerle İzebel, Baalizmin İsrail’de egemen din olmasını sağlamak için ülkede çoğunluğun inandığı ahit dininin liderliğine son vermesi gerektiğine kanaat getirmiş olabilir. Böylece, kocası Ahav, Kral olduğu zaman da Yehova’nın peygamberlerine karşı doğrudan harekete geçip onları zalimce öldürmeye karar verdi (I. Krallar 18:4).

Görünüşe bakılırsa katliam geniş alana yayılmıştı ve sürekliydi zira hayatta kalan peygamberlerin saklanması gerekmişti. Kralın müfettişi Ovadya da yüz peygamberin gizlenmesine yardım etti (I. Krallar 18:4). Ahav’ın bundan haberi olup olmadığını bilmiyoruz. Bir şeylerden şüphelenmiş ve hiçbir şey yapmamış olabilir ki bu tutumu, kararsızlığıyla uyumlu olurdu. Ahav, Yehovacılığın egemenliğini istemediği kadar Baalizmin egemenliğini de istememiş olabilir. Fakat Omri’nin planlı politikası, Ahav’da kendini zayıflık ve kararsızlık olarak gösterince İzebel bu fırsatı kaçırmadı.

Karakterinin ve kişisel inançlarının gücüyle Yehovacılık için zaten ciddi olan durumu, hayatı tehdit eden bir hâle dönüştürdü. Tam kırk beş yıl tahtta kalan Menaşe’nin hükümdarlığı sırasındaki zalimliklere, İlyas, Ahav ve İzebel arasındaki çatışmadan daha az ilgi gösterilir. Kutsal kitaplarda İzebel’le ilgili çok fazla kayıt yoktur fakat yazılanlara bakıldığında güç, akıl ve cesaretten oluşan bir kişilik ortaya çıkmaktadır. İlyas ve Elişa peygamberlerin karşısına çıkan ve Yehova’ya tapınma geleneğine son verme tehdidinde bulunan bu muhalif kadının ürkütücü doğası hafife alınmaz. Anlatılan iki olay buna örnektir.

Birincisi, Karmel Dağı’nda Baal ile Tanrı arasında yapılan yarışmadır (I. Krallar 18:17-19:3). Baal sessiz kalınca Tanrı dağa saldırdı ve kendisine sunulanları büyük bir alevle yakıp yok etti. Bunun yeterli olmadığını düşünen İlyas, Baal’ın peygamberlerini yakaladı ve hepsini öldürdü. İzebel öfkeden deliye döndü. Tanrı’dan korkmuyordu ama peygamberlerine değer veriyordu. İlyas’a “Yarına kadar sen de peygamberler gibi ölü olmazsan ilahlar bana aynısını, hatta daha kötüsünü yapsın,” diyen buz gibi bir tehdit mesajı gönderince İlyas canını kurtarmak için kaçtı.

İkinci olay, Krala komşu mülkü olan küçük bir çiftçi ile ilgilidir (I. Krallar bölüm 21). Kral, Navot isimli bu çiftçinin mülkünü satın almak istedi ama Navot satmaya razı olmadı. Arazi Navot’a atalarından kalmıştı ve araziyi isteyen kral bile olsa satmama hakkına sahipti. Ahav öfkelenmişti. Yatağına uzanıp hiçbir şey yemediğini okuyoruz. Ahav’ın yanına giden İzebel, onun o halini görmüş, olanları duyduğunda hor görücü bir tepki vermiş, “Sen Kral mısın, değil misin?” diye sormuştu. Navot’a iftira atılmasını ve taşlanarak öldürülmesini emreden İzebel, sonra da Krala gidip arazinin onun olabileceğini söyledi. Navot ölmüştü.

Navot’un cinayeti -çünkü bir cinayetti- Navot’un komşuları tarafından öyle sorgusuz sualsiz kabul edildi ki insan, itiraz etmeye korktuklarından şüpheleniyor. Kendini toplayan İlyas ise karşı çıkarak Eski Ahit’teki en acımasız beddualardan birini ederek, kralın kanını köpekler içsin, İzebel’in etlerini köpekler yesin, demişti. Yahudiler için mahlûkların en aşağılığı köpekti. Yani İlyas’ın bedduası, İzebel’in ona gönderdiği tehditten aşağı kalmayan, gaddarca bir hakaretti.

İzebel birkaç yıl sonra öldü. Elişa’nın gönderdiği genç peygamber, Tanrı’nın, Omri’nin hanedanını yok edecek kral olarak ordu subayı Yehu’yu seçtiğini ilan etti. Bu yöntem, İsrail’de inancın saflığını korumak için peygamberlerin sayısız kez başvurduğu bir yoldu. Yehu bir cinayet serisine girişerek İsrail ve Yahuda’nın krallarını, onların akraba ve arkadaşlarını öldürdü. Sonra da İzebel’e döndü. İzebel Yehu’nun onu öldürmeye geldiğini biliyordu ama hiç korkmuyordu. Makyaj yapıp saçlarını düzelttiğini, sonra da balkona çıkıp aşağıdaki Yehu’ya bakarak onunla soğuk ve buyurgan bir şekilde konuştuğunu okuyoruz: “Efendisini öldüren Zimri, sen misin?” (II. Krallar, 9:31)

Omri’den önceki Kral Zimri, intihar etmeden önce sadece bir hafta hükümdarlık yapmıştı. Kendini önemli görerek kibirlenen Yehu, bu sözler karşısında sinirlenmiş olmalı. Hemen görevlilerine İzebel’i aşağı atma emrini verdi ve görevliler emre uydular. Uymama şansları var mıydı? Yehu da atını İzebel’in üzerine sürerek kadını ölene kadar çiğnedi ve sonra da yemek yemeye gitti. Geri döndüğünde köpeklerin kadının kafatası ve kemikleri dışındaki her şeyi yediklerini gördü.

O zamandan beri İzebel’in adı, bir ayıplama terimi olmuştur. Peki, bu adil mi? İzebel kötüydü ama İlyas da öyleydi. Dini inançlarını sürdürürken öldürmek, onun için engel olmamıştır. İlyas ve dolaylı olarak Tanrı da onun gibiydiler. İzebel’in yaptıklarından çok inandığı değerler günah olarak görülür. İnançlı bir kadındı, fakat inandıkları yanlıştı. Dolayısıyla adı; suiistimal, halkın dilinde hafifmeşrep ve ahlaksız anlamında yolunu kaybetmiş kadın -ki bu, iftiradan başka bir şey değildi- ve İncil ilmi için kayıp anlamına gelir oldu.
Oysaki İzebel’in hayatıyla ilgili kayıtlar, yukarıda anlatılan olaylardan çok daha önemli olabilir. Onun hikâyesi, Eski Ahit’e karşı bir bütün olarak daha açık fikirli bir yaklaşım için bir sınama konusu olarak kullanılabilir. Ya burada Kierkegaard’ın “Concluding Unscientific Postscript” (Bilimsel Olmayan Sonuçlandırıcı Notlar) isimli yapıtındaki aşağıdaki görüşlerini kullanırsak?

“Hristiyanlığın içinde yaşayan biri, Tanrı’nın evine, Tanrı’yı doğru bir şekilde kavrayarak, doğru Tanrı’nın evine gider de dua eder, ancak yanlış niyetle dua ederse ve puta tapan bir toplum içinde yaşayan başka biri de gözleri bir puta çevrili olduğu halde tamamen sonsuzluk tutkusuyla dua ederse hangisinde daha fazla doğruluk vardır? Biri puta taptığı halde gerçekte Tanrı’ya dua eder, diğeri ise doğru Tanrı’ya yanlış bir şekilde dua eder ve bu nedenle aslında bir puta tapar…”

Eğer bu ölçüyü kullanırsak Tanrı’nın askeri Yehu, yanlış inançlara sahip biri, puta tapan biri olurken, İzebel doğru Tanrı’ya inanan kişi olur. Kenanlıların, Mısırlıların, Mezopotamyalıların tapınma geleneklerini değerlendirirken böyle bir yol kullanmayı düşünebiliriz. Sonuçta Amos, İsrailoğullarına şöyle dememiş miydi? ” ‘Ey İsrailliler, Benim için Kûşlulardan ne farkınız var?’ diyor Rab. ‘İsraillileri Mısır’dan, Filistinlileri Kaftor’dan, Aramlıları Kîr’den çıkaran ben değil miyim?’ ” (Amos 9:7)

Basmakalıp düşünceleri sorgulayıp İzebel’in hayatını ve inancını yeniden değerlendirmeye çalışırken belki de Eski Ahit’teki diğer basmakalıp inanışları da sorgulamaya ve diğer bölümleri yeniden değerlendirmeye kadar gidebiliriz.

Yine de İzebel’in I. ve II. Krallar’da sunulan portresi üzerinde yapılan bir çalışma, kendi başına da yararlıdır. İzebel ve İlyas Eski Ahit’teki en güçlü kişiliklerin ikisidir. İkisi de inandıklarına derinden bağlıydı ve ikisinin de inandıklarının kökeni çok eski geleneklere dayanıyordu. Bu ideolojik anlaşmazlık, Yahudiler ile Helenleşmiş Grekler arasında ikinci yüzyılda görülen çatışmaya kadar uzun süre emsalsiz kalmıştır. İzebel’in İsrailoğulları için ne kadar büyük bir tehlike oluşturduğu görülmektedir ve anlaşmazlığın sonunda öyle kanlı bir şekilde çözülmesinin tek gerekçesi de bu olabilir. Oysaki İzebel yenilmemiştir. Yalnızca öldürülmüştür, inançları değiştirilmemiştir.

Yazar: Prof. Dane R. Gordon
Çevirmen: Burçin İçdem
Kaynak: Philosophy Now. Sayı 33. Syf. 19-20

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.


Paylaşmak güzeldir..

İÇERİK SAĞLAYICI

Fizik bölümü mezunu olup kendini fizikçi olarak tanımlamayı çoktan bırakmış ve iyi bir çevirmen olmaya çalışan, edebiyat, müzik ve doğa aşığı bir vegan. Teoride insan dünyasındaki hız ve rekabet ve her türlü şiddete karşı; uygulamada kendini geliştirmeye çalışıyor. Çağına ayak uydurmakta biraz zorlanıyor. "Piano piano bacaksız", nedir bu acele!

Comments are closed.