Paylaşmak güzeldir..

Araştırmacıların birkaç haftalığına Vancouver kütüphanesine gittiği ve kimlerin, ne amaçla internet kullandıklarını gözlemlediği bir çalışma okuyordum; kullanıcılara deneyimleriyle ilgili bir dizi soru yöneltiyorlardı. Onların interneti ütopik/ilerlemeci bir demokrasi amacı için kullanıp kullanmadıklarını öğrenmeye çalışıyorlardı. Çoğunluğun eğlenmek için internete girdiği ortaya çıktı: e-mail, sohbet odaları, video oyunları, porno vb. İnterneti ‘akılsızca eğlenme’ ya da Adorno’nun tabiriyle kendilerini oyalamak için kullanıyorlardı.

Genel olarak Adorno ve Horkheimer’ın en büyük endişesi, kültür endüstrisi ve akılsızca eğlenmenin arasındaki kaynaşmaydı. Oyalanma, yirminci yüzyılın kitlesel kültür endüstrisine özgüdür ve basitçe rutinleştirme devrinin bir parçasıdır. Onlar, kitle sanatının, üstünlük veya mutluluktan ziyade, oyalayıcı ve kahkaha attıran tıbbi bir banyoya benzediğine inandılar. Müthiş bir çarpıklık gerçekleşmişti: insanlar eğlendirilmiş ve düşünme ihtiyacından kurtarılmışlardı; kahkahaları, var olan toplumu onaylıyordu.

Bu durum benim, yükselişte olan e-ticaret faaliyetini ve internet ağını satın alıp kontrol etmek için ellerinden geleni yapan bütün o büyük şirketleri düşünmemi sağladı. Kazanılması gereken para olduğunda ve medya kültürünün ekonomik yönleri yerleştiğinde kontrol daha da mümkün olacaktır, çünkü daha çok tehlike söz konusudur. Şimdiye kadar internet ağı medyanın sadece bir parçasıydı; Birleşik Devletler’deki dev televizyon ağlarının yok olma korkusuyla çevrimiçi alana nasıl yöneldiklerini gördükçe, endişeleniyorum.

1996’nın sonlarından bu yana, işin reklam boyutunda gelişme yaşandı: açılır penceceler vb. Ben kütüphane okulundayken, bir grup profesör tüm katalogları internete taşımakta ısrar ediyordu; onları kolay ulaşılabilir hale getirmek, düzene sokmak (hangi özelliklere göre diye sordum) ve sınıflandırılmış, gezinmenin kolay olduğu menüler oluşturmak istiyorlardı. Herhangi biri böyle güzel, karmakarışık bir yeri; birçok sesin duyulabildiği, kargaşanın hakim olabildiği ve bireyin uygun bir yer bulabildiği bir yeri neden alışveriş yapılan bir çeşit çevrimiçi kataloğa dönüştürmek ister, hiçbir zaman anlayamadım.

Medya şirketlerinin tekelleşmesi ve bunun getirileri holdinglerin uçsuz bucaksız gücüyle birleşince siyasal iktidara ve tekdüze bir bakış açısına dönüşür. Birleşik Devletler’deki 11 şirket, 1.000’den fazla günlük gazetenin hak sahibidir ve elbette demokratik süreci etkilemek zorundadır. Bence internet de, gazete ve radyo yayınının yolundan gidiyor ve biz buna dur demeliyiz; çünkü aksi takdirde, filizlenen bir direnişi ve özerk bireyler için bir mecrayı nerede bulacağız? Olgunlaşmakta olan bir kapitalizmi karakterize eden tekelleşme ve piyasa yoğunlaşmasının artışıyla, demokratik sürecin baltalanmasını nasıl engelleyeceğiz? Bütün bunlar devam ederken, internet, bir yetkilendirme aracı olarak ütopik vaadini nasıl yerine getirecek? İnsanların anladığını zannetmiyorum. Adorno bizim oyalanma yoluyla bunlardan çoktan uzaklaştığımızı söylerdi. Bana göre bu, muhtemelen sanal topluluklar için en uygun alan olacak: medya kültürünün metalaştırılmasına son bir karşı koyuş; direniş, özerklik ve kendini güçlendirme alanı. Gerçeğin ne olduğunu görme şansımızın bulunduğu bir yer; böylece, şimdiki zamana katlanmayı reddedebilir ve geleceği değiştirmeye çalışabiliriz. Bu Adorno’nun ütopik görüşü, ve aynı zamanda benim de.

Adorno ve Horkheimer, sermaye yatırımının hızlı geri dönüşünün ekonomik gerekliliği sebebiyle, kültür endüstrisini, artık bağımsız düşünceye ya da herhangi bir sapmaya katlanamayan bir şey olarak gördüler. Bunun da ötesinde, kitle kültürü toplumu sorgulamıyor, bunun yerine durmadan “sistemin geçerliliğini onaylıyordu.” Adorno ve Horkheimer onaylama ve tepkinin yaşamın katmanlarına git gide nasıl daha fazla nüfuz ettiğini; verilen emirlere daha zor itiraz edilen; daha az özgürlük, bireysellik ve sonunda daha az mutluluk üreten kitle toplumu kültürü ile onun kurumsal kişiliğinin, estetik ideolojiden ziyade ifadenin herhangi bir biçimini bastırmak için kültürel standartları nasıl aşındırdığını gördü. Toplumun uygar insanlığın devamı olacak şekilde dönüşüme uğraması, onların başlıca kaygısıydı. Onlar demokrasi ve özgürlüğü farklı yolları seçmek için öngörmüşlerdi, fakat “bir ideolojiyi seçme özgürlüğünün her zaman aynı şeyi seçme özgürlüğünü ispatladığını” gördüler. Onlara göre, özerklik, farklı bir dünya kavramına ve mantığın var olan engelleri aşabileceği fikrine izin verir; bazılarının, insan ruhunun kurtuluşuna yeni bir yön vermek umuduyla modern kültüre karşı tavır almasına imkân tanır.

Onların kitle kültürü eleştirisi oldukça karmaşıktır ve kültürün, egemenliğin bir biçimi hâline geldiği, kültür endüstrisinin muhalif bilinç ve bireyciliği yaymak için çalıştığı inancına dayanmaktadır. Onlara göre, endüstri bir fikir ve inanç paketi satıyordu; böylece “ürün, her tepkiyi sinyaller yoluyla önceden sezdiğinden beri” insanlar düşünmek zorunda kalmadı. Bu, zihinsel kapasitesi devamlı olarak hafife alınan tüketicinin yaygın manipülasyonuyla karakterize edildi. Burada, değiştirilebilir ayrıntı kümelerini kullanma, tüm özelliklerinden uzaklaştırma ve farklı şeyleri düzleştirme yoluyla toplumun doğasını olduğu kadar gerçekliği algılayış biçimimizi de değiştirme söz konusuydu; dolayısıyla tekdüzeliğin ve tekrarın bolluğu vardı. Frankfurt Okulu’nun bulgularından biri, tüketim toplumunun sosyal ve siyasal konularda ilgisizliği teşvik etmesiydi.

Bunlar bir yana, şunu belirtmeliyim ki temelinde anti-demokratik sisteme dayanan bir toplumda demokratik bir kültür inşa etmek için ‘varlıklılar’ ve ‘yoksullar’ arasındaki mesafeyi aklımızda tutmalı; şu an için sanal dünyanın küçük, izole topluluklarının ayrıcalıklı bir azınlık olduğunu, genel olarak internetin herkesin ulaşabileceği bir alan olmadığını unutmamalıyız. Kendimize, bunun kamu politikasını etkileyecek bir alan olup olmadığını sormak durumundayız. Adorno hayır demişti, çünkü o, bunu sanatsal ve kültürel ifadelerin kendilerini ifade edebilecekleri güvenli bir liman olarak görüyordu. Adorno hayatını sanatsal ifade yoluyla başkaldırmayı savunarak geçirdi. Bununla birlikte o, sanal toplulukların varlığının ve faaliyetlerinin sona erebileceği düşüncesinden hoşlanıyordu. Bu ancak, eğer bazılarını kurumsal zihniyetten uzak tutabilirsek olabilirdi. Burada kendi ifade özgürlüğümüzü, topluluklar tarafından belirlenen kural ve standartlara uydurmamaya yönelik bir direniş ve arzu olmalıdır.

 

Yazar: Moya K. Mason
Çeviren: M. Kaan Erdoğan
Kaynak: MKM Research 

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.


Paylaşmak güzeldir..

İÇERİK SAĞLAYICI

Ege Üniversitesi Reklamcılık bölümü öğrencisi. İlgi alanları arasında edebiyat, felsefe, din ve sosyoloji bulunuyor. Klasik müzik dinlemekten keyif alıyor.

Comments are closed.