Bilim kurgu, daha farklı yaşam tarzlarını veya toplumun ve insanlığın nasıl evrilebileceğini hayal etmek için her zaman bir araç olmuştur. Daha temel ve kritik bir boyutta ise, bilim kurgu türü, felsefi düşünme için bir vektördür.

Hızla gelişen teknoloji nedeniyle bizi insan yapanın ne olduğu, evrendeki yerimiz gibi soruların daha ısrarcı olması üzerine bu tür, edebiyat ve sinemada, 21. yüzyılda daha yaygın hale gelmiştir. İşte, bugün ders alabileceğimiz beş önemli film.

1) 2001: Uzay Yolu Macerası (2001: A Space Odyssey) (1968)

Birçok bilim kurgu eleştirmeni ve duayenine göre, 2001: Uzay Yolu Macerası, diğer kült filmlerin de ilham aldığı, bilim kurgunun direği konumundadır. Belki de sorulabilecek en önemli sorunun yanıtıyla ilgilenmektedir; insanın önemi nedir? Uzay ve zamanın, evren ve evrimin sonsuzluğu içerisinde bizim yerimiz neresidir?

İnsanın varoluş amacını bulmaya çalışan bu çaresiz arayışı meşrulaştırmak, gerek bilim ve evrim, gerekse ilahi yaratıcılara inanç ve kasti tasarım yollarıyla, insanın diğer canlılara üstün olduğunu destekler. Uzaylılarla karşılaşması üzerine Bowman, siyasi çekişmelerden teknolojik icatlara dek insanlığın zirve noktası olarak görülen her şeyin, genel çerçevede mantıksız olduğu kanısına varır.

Film vizyona girdiği sıralarda, dünya Soğuk Savaş’ın gölgesi altındaydı. Dolayısıyla 2001, bir canlı türü olarak kendi kendine zarar veren doğamıza dair bir eleştiri niteliği kazanmaktadır. İlk evrimsel sıçrayış, insanın, rakibini öldürmeyi öğrenmesidir; çok daha sonraları ise insanların ölümü kendi yarattıkları yapay zeka tarafından gerçekleştirilecektir. Filmin evrim odağının bu şekilde olması, insanın aslında bilgeliğe değil, kendi kendini yok edecek bir sona ilerlediğinin altını çizmektedir.

2001: Uzay Yolu Macerası burnumuzu sürter. İnsanın benmerkezciliğinin ve gururunun kendi yıkımına yol açabileceğini anımsatır. Soğuk Savaş sonlanmış olsa da, insanın kendi kendini yıkmaya yönelik eğilimi bugün hala sürmektedir ve günümüz siyasetinin tam ortasındadır. Buna, yakın zamanda gerçekleşen bir örnek olarak, ABD ile Kuzey Kore’nin birbirlerine nükleer yıkım tehditleri savurmalarını gösterebiliriz.

Film, bize düşen hatalarımızdan bir uyanış çağrısıdır, dolayısıyla bir kez daha insanın niçin kendini bu denli özel gördüğünü sorgular. Aynı zamanda, izleyiciyi varoluşumuzun devamlılığının ardındaki nedeni sorgulamaya yönlendirir, ama kendisi bir yanıt sunmaz. 2001‘in felsefi sorularının yanıtsızlığı olarak görülebilecek son diyalogda Dr. Floyd yavaş ve sabit bir ses tonunda der ki: “Kökeni ve amacı hala gizemini koruyor.”

Yine de, insan ırkını temsil eden Bowman’ın en sonunda büyük bir bilgeliğe ve anlayışa kavuştuğunu görmek, kendimizi kurtarabileceğimize dair umut kırıntılarını ardında bırakıyor.

2) Bıçak Sırtı (Blade Runner) (1982)

Bıçak Sırtı’nın felsefi odağı başka bir büyük soru üzerinedir: İnsan olmanın anlamı. Teknolojinin hayatın esaslı bir parçası olduğu ve her hareketi dönüşlü kılarak kendimizden kopmamıza neden olduğu bir zaman dilimindeyiz. Zira medya sürekli olarak o kadar çok yoksulluk, savaş, açlık, cinayet ve nefret görüntüsü sunuyor ki, artık empatiye karşı bağışıklık kazanıyoruz.

Bundan ötürü, modern toplumla yüzleşmede sorulacak en önemli soru, teknoloji esaslı dünyada insanlıktan çıkmaya karşı insanlığımızın nasıl korunacağıdır. Bıçak Sırtı, bu fenomenin menzilini keşfetmek için replicantları bir araç olarak kullanır. Replicantlar insan gibi görünür, insan gibi davranırlar; ancak onları insanlardan ayıran şey empati duygularının bulunmamasıdır.

Bizlerin de günden güne hissizleştiği teorisi filmdeki voyörizm ile vurgulanmıştır. Bu da, replicantların gösterdikleri sevgi, özgürlük isteği, ve insanlık gibi “birliktelik” anları ara çekimlenirken, onları birer nesne gibi görmemize neden olur.

Replicant Zhora’nın, ölüm sahnesinde vitrindeki mankenlere ağır çekimde çarpması, izleyicinin, onu da cansız ve devrilen başka bir manken gibi görmesini ve ölümünden ötürü bir üzüntü duymamasını sağlar. Benzer biçimde, Pris de yerde çırpınıp kıvranarak ölürken, garip ve çılgın bir şekilde tasvir edilerek insanlıktan çıkarılmıştır. Bu da empatiyi reddeder.

Buna benzer sahnelerin ara çekimlerinde, replicantlar birbirlerine saf bir sevgi ve ilgi gösterirler, bir toplum gibi davranırlar ve birbirlerini güvende tutmaya çalışırlar. Roy, Pris’in buruşuk cesedini bulduğunda, empatiden yoksun olduğunu reddedecek biçimde üzüntüden perişan olur. Bu şekilde Bıçak Sırtı odağını yeniden izleyiciye kaydırmayı başarır ve şu soruyu sorar: İnsanlıktan yoksun bir replicant bile bu kadının ölümüne üzülebiliyorken, bizler niçin sadece tiksinti hissedebiliyoruz? Yoksa bu durum bizi bu robotlardan daha az mı insan yapıyor?

Bıçak Sırtı, bizi insan yapan değerin empati, veya daha genel hatlarıyla hisler olduğu teorisiyle başlar. Replicantın bu tarz hisler geliştirdiğini görmek, Deckard’ın duygusal tepki kazanımına sebep olur. Bu da, artan teknolojik gelişmelerle ve aklı her şeyden üstün tutmayla, birbirimizden kopmayla gelen empati duygusunun kaybıyla, bizi insan yapan değeri kaybedemeyeceğimize dair topluma yapılmış bir uyarıdır.

3) Azınlık Raporu (Minority Report) (2002)

Azınlık Raporu, ebedi değeri daha az, güncelliği ve siyasi değeri daha yüksek bir felsefi konuyu ele alıyor: Güvenlik ile özel hayat çatışması.

Film, elektronik güvenlik sistemlerinin sürekli olduğu, fazlasıyla kişiselleştirilmiş pazarlama ve reklamcılık faaliyetlerinin olduğu ve varlığını her yerde hissettiren bir medyanın bulunduğu bir gelecek sunuyor. 11 Eylül sonrası, güvenliği sağlama amacıyla devletin özel hayatlarımıza ne boyutta sokulması gerektiği hala tartışılan bir dönemde vizyona giren bu film, özel hayatın bir hak mı yoksa yok olmakta olan bir şey mi olduğu sorusunu soruyor.

Terörizm ve sansasyonel medya ile birlikte korku, hayatın bir gerçeği haline geldi. Bu yüzden birçok kişi tamamen güvende olup varlığı güvence altına alma ilüzyonuna sahip olmak için bazı özgürlüklerin feda edilmesi gerektiğini savunuyor. Azınlık Raporu, her köşe başındaki güvenlik kameralarının, çevrimiçi takip cihazlarının, kişiselleştirilmiş reklamcılığın gelecekte her yerde bulunacağını öngörmüştür. Endişe edici olan ise, bütün bunları, karşılaştığımızda artık göremeyecek kadar normalleştirmiş olmamız.

Azınlık Raporu, bir parçası olduğumuz tüketim dünyasını henüz Amazon gibi büyük şirketler kâr elde etmeye dahi başlamadan önce tahmin etmiştir. Eğer toplum rahatlık ve güvenlik uğruna özel hayat hakkından vazgeçmeyi körü körüne kabul ederse, kapitalist pazarda raflardaki ürünlerin yerini artık nesneleşmiş olan insanların ta kendisi alır.

Tüketicilik ve kapitalizm, toplumda yaygınlaştığı ölçüde, filmde de olduğu gibi, kendimizi insanlıktan çıkarmamıza yol açıyor. Bu durum ve devlet gözetimi ise farklı amaçları olmasına rağmen temelde omuz omuza hareket ediyor; ikisi de, sonunda eylemlerimizi tahmin edip kararlarımızı kontrol edebilme noktasına varana dek her hareketimizi izleyip analiz ediyor.

4) Yıldızlararası (Interstellar) (2014)

Yıldızlararası, günümüzde etkisini daha da hissettiren siyasi ve sosyal bir konu, küresel ısınma, ile daha felsefi bir konuyu birbirine bağlar: Yaşadığı gezegenini yok eden insanlık hayatta kalmayı hak ediyor mu?

Film, aşırı nüfus ile hasat kıtlığının insanlığı yok olmaya sürüklediği yakın bir gelecekte geçiyor. Öne sürülen tek çözüm ise Dünya’yı terk ederek yaşam bulunan bir başka gezegeni kolonileştirmektir. Böyle bir senaryo ise, başka bir gezegeni dünyalaştırmanın muhtemel sonuçlarıyla ilgili önemli ahlaki soruları gündeme getiriyor. Eğer herhangi bir gezegende insan yaşamını sağlama olasılığı varsa, o halde bu gezegende, ileride zeki türlere evrilebilecek mikrobik yaşamın da bulunduğunu veya ortaya çıkabileceğini varsaymak mümkündür.

Eğer zaten bu tarzda bir yaşam formu varsa, insanlara bu diğer türlerin doğal gelişimine etki etme hakkını veren nedir? Bu tarz senaryolara dair popüler bir ahlak teorisi, Uzay Yolu‘nun, diğer uygarlıkların gelişimine müdahale etmeyi yasaklayan İlk Kural’ıdır.

Bu tarz erdemleri açık bir şekilde görmezden gelen Yıldızlararası, insan ırkının evrendeki yerini, ileride evrilmesi muhtemel diğer akıllı canlı türlerinden daha değerli bulur. İnsanların halihazırda milyonlarca farklı canlı türünün yaşadığı bir gezegeni yavaş yavaş ve umursamazca yok ettiğini göz önünde bulundurursak, bu durum, günümüzdeki küresel ısınma ve altıncı bir yok oluş endişesinin yansıması oluyor.

Eğer değişen hiçbir şey olmazsa Yıldızlararası, gezegenin karşılaşacağı geleceğin isabetli bir görüsü olabilir. Dünya’nın, insanların eylemleri yüzünden yaşanamaz hale gelmesi, insanlığın hayatta kalma hakkını elinden alıp, yıldızlararası kolonileşmeyi ahlaken yanlış kılmaz mı? Megan Garber’ın da dediği gibi, Yıldızlararası, “‘insan – doğa’ çatışmasından ziyade ‘insan – insan doğası’ çatışmasını konu alıyor.”

Filmin amacı, bizleri kendi sonumuzu kabul etmek için değil, hala fırsat varken hatalarımızı düzeltmemiz için teşvik etmektir. Toplumlar hala hayatta kalma hakkını geri kazanma noktasına erişebilmiş değillerdir.

5) Ex Machina (2015)

Ex Machina, Bıçak Sırtı‘nda sorulan soruların birçok açıdan benzerlerini yarım asır önceden soruyor. Yapay zeka Ava’nın Turing testini geçip insandan ayırt edilemez olduğunu ispatlaması sorunu, replicantların insanlığa ulaşma mücadelesine benzer niteliktedir. Bu tartışmayı harekete geçirirken, Ex Machina, Ava’nın yeterince insan olup olmadığı sorusunu geri çevirerek izleyiciye yöneltir.

Film, insanlıktan çıkma hissiyatının teknoloji-odaklı, kapitalist tüketim toplumuyla karşılaştığında kabarıp büyümesi sebebiyle, bireycilik ve zapt edilmekten kaçış arayışı temaları ile modern izleyicinin sesi olmaktadır. Ex Machina, daha önce tartışılmış, ancak büyük ihtimalle en çok kendi çözümlemesi doğrultusunda umut vadedici olan birçok temayı birbirine bağlar.

Filmin sonu, iki adamın ölümünün kendi yarattıklarının ellerinden gelmesi nedeniyle görünüşte rahatsız edici olsa da, bu durum aslında bireyin baskıcı, her şeyi kontrol eden toplumsal sistemden kaçışına dair bir alegoridir. Ava’ya insanlığını ispatlaması için sorulan her soru aynı zamanda seyirciye sorulan derin, felsefi bir sorudur; verilen her bir cevap, medyaya sürekli maruz kalmanın bireyler üzerinde oluşturduğu uyuşukluktan arınmış bir adımdır.

Ex Machina‘nın Caleb’i, izleyiciyle beraber, henüz insanlığımızı kaybetmediğimizi kanıtlamamıza olanak sunan cesur bir kavram olarak, Turing testini tersten deneyimler. Yine de, bağlı kalmaya yönelik sürekli baskı, yalnızca günümüz teknolojisinin olanak sağlayabileceği bir kovan zihne katkıda bulunur. Bundan ötürü, bildiğimiz insanlığa tutunma arayışı yalnızca daha da zorlaşır.

Bu temanın en etkileyici örneği, Ava ile görüşmesinin ardından Caleb’in odasına yalnız başına dönerek, kendi kendine insan olduğunu ispatlaması için kolunu kesmesidir.

Film, daha çok kendimizle gelecekteki ilişkimiz ile ilgili olduğu için yapay zeka ile insanlar arasındaki gelecek ilişkiye dair uyarı niteliğine pek sahip değildir.

Bilim kurgu çoğunlukla, kasten, insanlığın en yıkıcı davranışlarının getirebileceği en kötü sonuçlardan örnekler sunmuş ve tartışmalara sebep olmuştur. Böyle yaparak, modern hayatı kınamaktan ziyade, gelecek tehlikelerden kaçınmaya çalışmak için izleyiciyi bunlara karşı uyarmayı hedefler. Benzer biçimde, diğer türler bu kadar açık biçimde yapmaya gerek duymasa da, bizi, kendimiz ve dünyamız hakkında sorular sormaya iter.


Yazar: Laura Potier

Çeviren: Toygar Akın
Kaynak: The National Student

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.