Paylaşmak güzeldir..

The Jazz Singer, ilk sesli filminden dört yıl sonra, 1931 yılında sessiz film olarak City Lights filmini yapmak adeta bir meydan okumaydı. 1936 yılında Modern Times ile bir tane daha yapmak, hem de neredeyse on yıl sonra seyircilerin sesli filmlere iyice alıştıkları bir zamanda, tamamen sapkın bir hareket olarak görünüyordu. Seyirciler Marx Kardeşler’in ve W.C.Fields’ın yaptıkları hızlı akan diyaloglu komedilerine alışmışlardı ve sessiz filmlerle daha fazla ilgilenmiyorlardı. Charlie Chaplin’in sesli filmlere geçişi reddetmesi kendi hayranlarının ona ve Küçük Serseri (The Little Tramp) karakterine olan bağlılıklarının sınırlarını zorluyordu. Modern Zamanlar gişede başarı yakalayamamış olsa bile şimdilerde Chaplin’in en büyük başarısı olarak görülüyor. Ama zamanında Chaplin ve kariyerinin geleceği için çok büyük bir risk olduğu düşünülüyordu. Ben, Charlie Chaplin’in kameranın icadından bu yana gelmiş geçmiş en büyük komedyen olduğuna inanıyorum. Efsane komedyenler Buster Keaton, Harold Lloyd, Marx Kardeşler, W.C. Fields ve yakın dönem komedyenleri Peter Sellers, Gene Wilder ve Bill Murray gibi isimlerin seviyesinde yer alıyor. Chaplin bir zamanlar meslektaşı sinemacı Jean Cocteau’ya şunu der: “ film bir ağaç gibidir: sarstığın zaman, üzerindeki tüm gereksiz şeylerden kurtulur ve geriye sadece esas formu kalır.” Modern Zamanlar sıradan insanın makineleşmeye karşı yaşadığı politik korkuyu anlatan Chaplin’in en komik filmlerinden biridir. Bu film Chaplin’in ilk, en açık şekilde görülen politik temalı filmidir ve endüstri toplumunu kötüleyen bir görüntü vermesi ve sıradan toplum insanının makineleşme karşısında ezilmesinin gösterilmesi bazı çevrelerde ilk yayınlandığında tartışma yaratmıştır. Modern Zamanlar filminin açılış sahnesi Chaplin’in seyirciye söylemek istediği şeyi tam olarak özetliyor denilebilir. İlk sahnede bir koyun sürüsünü görürüz ve hemen sonrasındaki sahnede fabrikaya doğru yürüyen bir grup erkeği görürüz. Bu sahne insanların nasıl zekasız birer koyun sürüsüne dönüştüğünü sembolize eder. Daha sonra Tramp’i bir fabrika işçisi olarak, montaj hattında görev yaparken, modern, endüstriyelleşmiş dünyada hayatta kalmaya çabalarken görürüz. Fabrika sahnesinde duyulan arka plan seslerinin kullanımı son derece mükemmel denilebilir. Seyirci, biplemeleri, tuşları, tekerleri ve çekilen, itilen, dönen vinçlerin seslerini duyar. Filmin en komik sahnelerinden biri, Tramp’in “modern” bir beslenme makinası tarafından birçok ahlaksız duruma maruz bırakılarak beslenmeye zorlandığı ve makinenin bir süre sonra kontrolden çıktığı sahnedir. Modern Zamanlar belki de Chaplin filmlerinin en komik bölümlerini içerir. Chaplin’in hapse atıldığı (Film boyunca üç farklı durumda hapse atılır), tuz zannettiği için kaçak olarak ülkeye sokulmuş kokainleri yutması gibi. Bir başka sahne ise oyuncak bölümünde Küçük Serseri’nin gözleri kapalı şekilde paten kaymaya çalışması, yerlerin inşaat halinde olmasından ve büyük bir çukurun varlığından haberdar olmadığı sahnedir. Ve son olarak başarılı bir garson olmaya çalıştığı ancak mutfaktaki “giriş” ve “çıkış” kapılarını sürekli karıştırması yüzünden ortaya çıkan bir sürü kaza ve etrafa saçılmaların olduğu bölüm vardır.

1936’larda ses sinema içerisinde çok önemli bir yer etmeye başlamasına rağmen Chaplin, Tramp karakterinin hiç konuşmaması konusunda ısrarını sürdürüyor ve nedeni olarak karakterin büyüsünün bozulacağını belirtiyordu. Modern Zamanlar Chaplin’in yapacağı en son sessiz film ve Küçük Serseri karakterini kullandığı son sefer olacaktı. Filmin sonlarına doğru Chaplin Tramp’i bir şarkı ile konuşturur ama ne dediğini anlamayız. Ama Chaplin, eğer Garbo sonunda konuştuysa Küçük Serseri niye yapmasın diye düşünmüş olabilir.

OLAY ÖRGÜSÜ / NOTLAR

Modern Zamanlar’ın hikayesi teknik olarak 4 bölümden oluşur: Dükkan, Hapishane, Gözlemci ve Garson. Açılış sahnesinde bir grup koyunun sürü halinde koşuşturduğunu ve hemen sonrasındaki sahnede bir grup erkeğin fabrikaya yürüdüğünü görürüz ki bu, insanların birer zekasız inek sürüsü gibi işlerini yapıp ayrılmalarını sembolize eder. Daha sonrasında Tramp’in bir montaj hattında fabrika işçisi olarak çalıştığını görür ve bu hızlı iş temposuna ayak uydurmaya çalışmasına tanık oluruz.

Fabrikadaki başlangıç sahnesi, teknolojinin modern dünyasını ve işçilerin kölelik gibi yaptıkları işleri gösterir. Tramp kısa bir sigara molası vermek için bile tuvaleti kullanamaz. Patronu büyük ekrandan tekrar işe gönderebilmek için sürekli onu izlemektedir.

Filmin en komik sahnelerinden biri, Tramp’in “modern” bir beslenme makinası tarafından birçok ahlaksız duruma maruz bırakılarak beslenmeye zorlandığı ve makinenin bir süre sonra kontrolden çıktığı sahnedir. Bu sahne kelimeler ile tarif edilemez ve komedi unsurlarının mükemmelliğinin anlaşılabilmesi için izlenmesi gerekir. Fabrikada biplemeler, tuş sesleri, tekerler ve çekilen, itilen, dönen vinçlerin sesleri gibi arka plan seslerinin kullanımı çok başarılıdır. Duyulabilen tek konuşma sesi ise dev ekrandan gelen fabrika patronunun emirler verdiği seslerdir.

Makinelerin ve teknolojinin ağırlıklı olduğu birçok sahne akıllara Jacques Tati’nin tarzını ve işlerindeki mizahı getiriyor, Özellikle Playtime. Sonu gelmeyen sayıda makinayı vidalamak zorunda kalan Tramp sonunda zihinsel bir çöküş geçirir ve fabrikanın kaosa sürüklenmesine sebep olur. Varolmayan vidaları vidalamaya çalışır ve bir süre sonra kadınların elbiselerindeki düğmeleri vida zannederek bunları vidalamaya çalışır. Filmde çok detaylı bir sahne vardır. Bu sahnede Chaplin, makinelarden birinin içine girer ve devasa mekanizmalar tarafından taşınarak en sonunda tekrar dışarı gönderilir.

Tramp yaşadığı çöküş yüzünden hastaneye gönderilir ve tedavisinin ardından, işsiz olan yeni Tramp yanlışlıkla Komünist bir eylemin başlatıcısı olarak tutuklanır. Tutuklanır ve hapse atılır ve tuz zannederek kazara kaçak kokainleri mideye indirir.

Kokainler için yapılan referanslar zamanına göre oldukça cesur denebilir ( 1930 yılında getirilen prodüksiyon kodu ile filmlerde yasadışı uyuşturucu maddelerin gösterilmesi yasaklanmıştı.) Uyuşturucular yüzünden aklı yerinde değilken içine düştüğü bir firar eyleminde, kaçmaya çalışan suçluları engellemesiyle bir kahraman ilan edilir ve serbest bırakılır.

Hapishane dışına çıktığında, hayatın son derece zorlu olduğunu keşfeder ve yeni aldığı inşaat işinde de yanlışlıka kocaman bir tekneyi tutan ahşap bloğunu yerinden çıkararak okyanusa salınmasına neden olur. Sakarlığı yüzünden sonunda bu işten de olur ve dışardaki hayatın zorluğu yüzünden hapishanede olmayı tercih eder.

Paulette Goddard tarafından canlandırılan,öksüz güzel genç bir kız çocuğu ile karşılaşır. Bu kız çaldığı bir parça ekmek yüzünden polisten kaçmaktadır. Kendisi gibi yoksullukla boğuşan babası ve kız kardeşlerine yardım etmeye çalışmaktadır. Kızı kurtarabilmek ve kendini tekrar cezaevine gönderebilmek için hırsızın kendisi olduğunu söyleyen Tramp, görgü tanığının ifadesi sonucu serbest bırakılır. Tekrar yakalanabilmek için bir kafeteryaya gider ve yiyebildiği herşeyi yiyerek ödemeden kaçmaya çalışır. Bu durum sonucunda yakalanır ve hapishane aracına konulur.

Güzel genç kız ile tekrar karşılaşır hapishane arabasının arkasında. Araç kaza yapar ve kız, tereddüt eden Tramp’i  kendisiyle birlikte kaçmaya ikna eder. Daha güzel bir hayatın hayalini kuran ikili, Tramp’in bir dükkanda bulduğu gece bekçiliği işi sayesinde, gizlice dükkana girerek oyuncak departmanına giderler ve beraber paten kayarlar. Güzel sahnelerden biri burada, Tramp gözleri kapalı şekilde paten kaydığında, yerde büyük bir boşluk olduğunu bilmediği kısımda gerçekleşir. Tabii düşmeden önce bir kaç kez tökezlemesine rağmen son anda genç kız zamanında onu yakalar.

Gecenin ilerleyen saatlerinde dükkana bir hırsız girer ve silahlar ateşlenir. Sonucunda delinen birkaç kasa alkol varili yüzünden Tramp sarhoş olur. Hırsızlardan biri Tramp’i, son girdiği işten hatırlar ve ona ailelerini beslemek için yemek çaldıklarını söyler. Sonraki sabah bir yığın kıyafet içerisinde, dün geceden kalma haliyle uyanan Tramp bir kez daha yakalanır. On gün sonra serbest bırakıldığında, genç kız onu yeni bir eve götürür – kırık dökük, yıkılmak üzere olan bir klübeye. “Buckingham Sarayı” olmadığını ama idare edeceğini söyler.

Sonraki sabah, Tramp gazetede yeni bir fabrika işi olduğunu okur ve hızlıca gidip bu işi kapar. İlk gün, patronunu mekanizmaların içine sıkıştırır ve öğle yemeği zamanı geldiğinde Tramp, bir tavuğu kullanarak hala sıkışmış durumda olan patronuna sıcak kahve içirir. Bir süre sonra tüm işçiler grev yapmaya karar verir.

Yanlışlıkla bir polis memuruna kiremit fırlattığında, Tramp tekrar tutuklanır. (Galiba film süresince üç yada dört sefer tutuklanıyor!) İki hafta sonra serbest bırakılır ve genç kız onu dışarıda beklemektedir. Bir kafede dansçı olarak iş bulduğunu ve ona da şarkıçı olarak iş bulmaya çalıştığını söyler.

Yeni işinin ilk gününde, başarılı bir garson olmaya çalışır ancak mutfağı “giriş” ve “çıkış” kapılarını karıştırıyor olması birçok kazaya sebebiyet verir ve bir kızarmış ördek siparişini, kalabalık bir dans pistinin ortasından başarıyla masaya ulaştırmak için çabalar. Sahne performansı sırasında, patronunun onu şarkı söylemesi için zorladığında, şarkı sözlerinin yazdığı bilekliği kaybeder ( şarkı Léo Daniderff’in Je cherche apres Titine isimli eseridir) ama gösteriyi doğaçlama yaparak, kelime oyunlarının karışımını, farklı dillerden kelimeleri (veya kendi ürettiği sözler ile) ve izleyicilerin çok sevdiği pantomimlik yaparken gelişigüzel cümle yapıları kullanımı ile kurtarmayı başarır.

Polis genç kızı, önceki suçları için yakalamaya geldiğinde, Tramp ve kız birlikte polisten kaçarlar. Tramp’in en sonunda konuştuğunu duyduğumuz bu sahne belki de filmin en akılda kalıcı sahnelerinden biridir. Bu sırada şarkının sözlerini anlamaya çalışırız. Şarkıda Fransızca ve İtalyanca kelimeler vardır. Şarkının sözlerinde birçok cinsel öneri geçer ve Chaplin’in versiyonununun ismi ise “ Anlamsız Şarkı”dır. Benim inancım bu sahne, sessiz film dönemi için bir veda gibidir ve Chaplin’i dünyaca ünlü bir adam yapan “Küçük Serseri” karakterininde sonu olduğunu söyleyebiliriz.

Filmin sonunda, Tramp ve genç kız işlerinden kovulmuş ve kendilerini sokakta yaşarken bulduklarında genç kız, “Çabalamanın ne anlamı var,” der ve ağlamaya başlar. Tramp “Kendini topla. Ölümden bahsetme. Bir yolunu buluruz” der. İşte bu etkileyici, cesaretlendirici anları, Charlie Chaplin ve “Küçük Serseri” karakterinin günbatımına doğru belirsiz ama umut dolu bir geleceğe yürüdüklerini gördüğümüzde, izleyicilerin kaplerinde önemli bir yeri olduğu daha iyi anlarız.

ANALİZ

1931 yılında sessiz film yapmak, The Jazz Singer’dan dört yıl sonra, kendini hızla sessizlikten uzaklaştıran bir film endüstrisini tekrar canlandırmaya çalışmaktı. 1936’da bir tane daha yapmak, neredeyse sesin ilerleyişinden 10 yıl sonra, tam anlamıyla sapkınlık olarak göründü. Charlie Chaplin bir zamanlar modernleşmenin başlıca ikonu, günlük hayatın göz kamaştıran hızı ve kutsallığını ekranlarda taklit eden bir figürdü. City Lights ile inat ederek sessiz film yapması ve sonra (çoğunlukla) Modern Zamanlar ile, ama esas önemli olan, geçmiş olan her şeyin temsili olma riskini almasıydı. Marx Kardeşler’in, W.C. Fields ve Mae West’in durmaksızın hızlı hızlı konuşmalarına alışmaya başlayan izleyiciler için Chaplin’in reddedişi, onların “Küçük Serseri” – Modern Zamanlara olan bağlılıklarının sınırlarını zorlamaya başlamış ve film özellikle gişede ağır yara almıştır.

Ama yine de Chaplin’in en iyi işleri – Amerikan sinemasının en önde gelen sanatçısının en önde gelen filmleri – araştırıldığında, zamanının normlarına karşı gelen bu iki film en başta gelirler.

Chaplin bir zamanlar meslektaşı Jean Cocteau’ya filmin bir ağaç gibi olduğunu söyler: sarsıldığı zaman, üzerindeki tüm gereksiz şeylerden kurtulur ve geriye sadece esas formu kalır. Tüm zamanların en sevilen karakterini yaratan kişi için, dialog ağacın gövdesi olarak gösterilebilecek performansı karşısında adeta dekoratif birer yaprak gibi kalıyordu. Bastonunu çeviren, şapkasının ucuyla çok hoş bir incelikle yeni nesil sinemaseverlere selam veren Chaplin’in Tramp’i, iletişim kurabilmek için sözlere ihtiyaç duymazdı. “Yıllarca sadece bir komedi tarzına odaklandım – pantomim”  1931’de City Lights’ın yılında Chaplin şunu söyler. “Ölçtüm, özenle inceledim ve araştırdım. İzleyiciler üzerinde oluşturacağı reaksiyonların ana başalıklarını çıkardım. Son derece belirli bir hızı ve temposu vardı. Dialog, bana göre, her zaman aksiyonu yavaşlatır çünkü aksiyon sözcükleri beklemek zorundadır.”

Chaplin sesli film yapımını kabul ederse, kendisini özel kılanları kaybetmekten korkuyordu. Ama aynı zamanda konu dışı kalmak gibi bir korkusu da vardı. “ Eski kafalı görüneceğime dair depresif bir korkuya saplanmıştım,” der City Lights’ın yapımından sonra. Ama kendisini özel kılanları kaybetmeden nasıl modernleşebilirdi? Sorulan soru bu idi ve o zamanda, Modern Zamanlar çözmüştü bu durumu. “Kelimeleri unuttum,” der Tramp pantomim yaparak sevdiğine (Paulette Goddard tarafından canlandırılan), bir şarkıdan bahsederek ve  karakter için gerçek olan, sanatçı için de gerçektir. Film sessiz değildir, tam olarak; dialogsuzdur ama bu esnada müzik, ses efektleri ve Chaplin’in filmde önemli yeri bulunan kendi söylediği anlamsız şarkıları duyarız. Bu onun önceki işlerinin tekrarları gibi görünür ve sesin getireceği yeni görevlere başlamadan önce yönetmenin kendi yarattığı stilin etrafında adeta son bir gösteriş turu atmasıdır. Tramp’in, kendisini seven izleyicilerine, karakter tamamen kaybolmadan önce, son bir saygı duruşunda bulunmaya çalışmasıdır.

Bizler Chaplin’i yirminci yüzyılın bir ürünü olarak görürüz. Teknolojik hünerleri, hızı, nesneleştirmeleri ama onun on dokuzuncu yüzyılın çoçuğu olduğunu, 1889 Londra’sında doğduğunu unutmak çok kolaydır. Chaplin’in çocukluğu kısadır, aile içinde yaşanan trajediler – babasını alkolizme kaybetmesi – geçirdiği ödemler ve annesinin geçirdiği zihinsel hastalıklar yüzünden. Charlie gençliğinin çoğunu kasvetli iş yerlerinde, on dört yaşına gelip kendi başına yaşamaya başlamadan önce akrabalarının kısa dönem hayatına girip çıkmalarıyla geçer.

Genç Chaplin 1908 yılında Fred Karno’nun vodvil şirketinde geçici pozisyonda çalışmaya başlar. Karno, iki yıl önce Chaplin’in üvey kardeşi ve koruyucusu Sydney’i işe almıştır ama daha sonradan ailenin ve şirketin asıl yıldızının Charlie olduğunu keşfeder. Karno’nun oyuncuları aralıksız olarak işkence ederler ve bir Amerika gezisi sırasında, Chaplin bir avukatın ofisine çağırılır.

Bir akrabasından miras kaldığını düşünürken, çok daha kayda değer bir teklif gelir karşısına: Los Angeles’taki Mack Sennett’s Keystone film şirketine katılması için bir kontrat – haftalık 150 dolara.

Bütün gerekenler hızlıca biraraya gelir. Kostüm – aşırı geniş pantolon, aşırı küçük ceket, küçük şapka ve büyük ayakkabılar Keystone’un kıyafet deposundan hemen bir kısa film için alınırlar. Ördek yürüyüşü ise Chaplin’in Londra’daki çocukluğundan hatırladığı bir figürden esinlenerek alınır. Aşırı kargaşa hali Sennett’in Keystone Kops’un yaratıcısının alametifarikasıdır. Ama canlı ve neşeli kibarlık – şapka selamı ve döndürülen baston – Chaplin’in kendisine aittir.

Chaplin’in Hollywood’daki ilk yılları doğaçlama mükemmelliği ve göz kamaştıran sanatsal gelişiminin etkisiyle hızlıca ama dikkat çekecek kadar etkili geçer. Sennett ideal bir akıl hocasıdır ama Chaplin hızla bu kargaşayı atlatır ve daha kalıcı işler ortaya çıkarmaya çalışır. The Rink(1916), One A.M.(1916) ve The Immigrant(1917), fiziksel yeteneklerinin ustalığının görüldüğü, esprilerinin merkezindeki beklenmedik olay örgüsünün ve alt metinlerin gösterildiği ve marifetli duygusal dokunuşlarının sergilendiği yapımların başlıca örneklerindendir. The Tramp bir kahramandır, kahramanca kendini düşünür ve fiziksel dünya içerisindeki manipülasyonları mükemmel bir kurnazlıktadır. Filmlerin konuları Chaplin’in sınırsız görünen orijinalliğinin yüzeysel sınırları gibi görünür, anraşiyi medeniyetleştirilmiş bir tenis oyununa dönüştürür.

1910’larda Chaplin komediler için, doğası gereği şu anda olduklarından daha uzun olmamaları gerektiğini, filmin gereksinimlerinin eninde sonunda filmin yapısının çekiciliğini bozacağını iddia eder. Yönetmen yavaş yavaş Tramp’in olması gereken konsepti değiştirmeye başlar; açıkça duygusal biçimde görülen Easy Street (1917), örnek olarak, Keystone komedisi sayılmaz. Sabırsız olan Chaplin en sonunda on – yirmi dakika formatını ele geçirmeyi başardığını fark eder. Artık belirsiz sayıda varyasyonla 1916’nın The Pawnshop (ortalıkta, haksız olmayarak, en iyi yaptığı işin bu olduğunu iddia edenler var) filmini üretebilirdi ama o daha yeni ve farklı meydan okumaları tercih etti. Chaplin’in kısalarının duygusal gücü, The Immigrant  gibi, çalışabileceği daha geniş bir çalışma alanı gerektiriyordu.

Chaplin’in uzun metraj filmleri, kısalarının birer uzantıları değillerdi; onlar komedi tekniğinin daha esnek ve duygusal bir yapıya geçişinin çevirmenleri gibilerdi. Kısalar çok başarılı ama başlıca performansı gösteren sanatçının başarısını belgelerler; uzun metrajlar Chaplin’e işinin duygusal farklılıklarını bulma konusunda yardım ederken, onu daha iyi bir sinemacı yapacak yeteneklerini geliştirmeye zorlar. Kısalar Chaplin’i bir yıldız yapmış olabilir ama uzun metrajlar onu bir sanatçıya dönüştürdü. Tramp artık sadece mucizevi enerjik bir haylaz olmaktan çıkar ve acımasız ve vurdum duymaz bir dünya tarafından yaralanmış hassas bir ruh halini alır. The Kid (1921), The Gold Rush (1925) ve City Lights (1931) gibi filmlerin başarısı, kısalarından geride kalmadı ama çalışmalarında bugüne kadar eksik olan duygusal boyutu eklemiş oldular.

Chaplin, Tramp’in konuşmamasında ısrarlıydı ve The Gold Rush ve City Lights’taki performanslarının dahiliğinden de bu durumun ne kadar akıllıca olduğu anlaşılabiliyor. Modern Zamanlar Tramp’in son performansıydı.

New Republic için yazdığı Modern Zamanlar incelemesinde Otis Ferguson, filmin en iyi, Chaplin’in köklerine dönüşü olarak anlaşılacağını iddia eder. “ Bu film bir veya iki kısa yapımdan oluşur ve The Shop, The Jailbird, The Watchman ve The Singing Waiter gibi isimler önerilmiştir.” Film dört bölüme ayrılır, Ferguson’un The Shop ismini verdiği – Tramp’in montaj hattının kendisi haline gelene kadar montaj hattında çalıştığı – açık ara en akılda kalan anlarından biridir. ( Jacques Tati’nin tüm çalışmalarından alıntılar Modern Zamanların bu bölümünde görülebileceği söylenebilir.) Filmin ana yapısı, Chaplin’in geçmişteki başarılarının nostaljik bir yansıması olarak görülebilir.

Ama aynı zamanda Modern Zamanlar Chaplin’in hayatı ve düşünme tarzında yeni bir seviyeye geçtiğine işaret eder. Kişisel hayatında olduğu kadar estetik görünüşünde de gelişen değişimi gösterir. Film ilk defa Chaplin’in kişisel politik aydınlanışını vurgular –  ona en masraflı olacak değişim, geçmiş yüzyılların getirdiği tecrübelerden doğan – ekranda somut bir biçimde görülür. Daha sonraları komünist olmakla suçlanır ama filmin politik sembolleri ( buradaki mütevazi bir işçi, orada yasaklı bir durum olarak görünür) çoğunlukla komedi öğesi olarak dahil edilmiştir. Genele bakıldığında Chaplin, Tramp’in demode olmaya başlamasının farkındalığı ile – ve potensiyel olarak kendisininde – ve modern hayatın mekanikleşmesine karşı duyduğu korku ve Tramp’in sembolize ettiği, orta sınıfı yok etme potansiyeline karşı olan korkusu arasında bir ilişki kurmuştur. Endişeleri Modern Zamanlarda oldukça açık görünür ve yalnız bir sinemacıdan, tüm insanlığa yönelik bir kişiliğe dönüşmeye başlamıştır: İnsanlığın esas rakibi makinadır, duyuları öldürür ve tenimizi çeliğe dönüştürür.

Chaplin, endişeleri konusunda ağırbaşlı davranır, ama bunları mükemmel biçimdekomedi malzemesine dönüştürmeyi başarır. Tramp’in otomatik beslenme makinasına sıkışması, sabit bir düzenlilikle metal somunları küreklemesi veya fabrika hattında hala hayali vidaları (hatta bir kadının giysilerindeki düğmeleri sıkmaya çalışması gibi) sıkmaya çalıştığı bir vardiyada görünmesi, Chaplin’in tıpkı bir simyacı yetenekleriyle endişeyi komediye dönüştürebilmesine şahit oluruz. Tramp teknoloji tarafından tehtid edilir ve bu esnada Chaplin’in intikamı sadece taraflı ve semboliktir ama yine de temel bir yapıdadır.

Chaplin, Tramp’in süper insan doğaçlama yetilerini, insanlığımızın negatif yanlarının bir kolektifi olarak gördüğü ruhsuz mekanik bir küreye karşı kullanır. Kocaman bir makinanın içerisinde sıkışıp kalmış olan iş arkadaşlarını beslemek zorunda kalan Tramp’in o mükemmel sahnesine şahit olun. Charlie, sırt üstü yatmış arkadaşının ağzına sıcak kahve dökebilmek için bir tavuğu huni gibi kullanır.

Chaplin, temelde, kendi zekasını modernleşme ile bir yarışa sokar, izleyicilerden kendi yaratıcılığının mükemmelliğine, makinanın düşüncesiz sorumluluğu karşısında destek vermelerini ister.

Paulette Goddard ile, kendisiyle bir zamanlar romantik ilişki yaşadığı, Chaplin ideal başrol kadın oyuncusunu bulmuştur. Modern Zamanlar kendisinin en romantik işi değildir – bu ünvan sorgusuz sualsiz City Lights’a aittir – ama yıllarca sınırlı sayıda bulunan kadın başrol oyuncularından sonra, Chaplin sonunda canlılığı, çekiciliği ve enerjisi kendisine en yakın olanı bulmuştur. Karakterlerinin romantizmi son derece acıklıdır, Chaplin’in tüm ekran ilişkileri gibi ama Goddard’a filmin sonunda onunla birlikte uzaklara doğru yürüme ayrıcalığını tanımış ve bu ikili geniş yollarda ilerlemekten ve birbirleriyle gezinmekten mutlu görünürler.

Modern Zamanlar aslında gizlice denilebilecek tarzda, Tramp’in varoluş hikayesidir. Tam elveda edişi zamanında ortaya çıkmıştır.  Charlie şarkı söyleyen bir garson olarak işe alındığında ve anlamsız, karmakarışık, yanlış İtalyanca kemlimelerden oluşan uydurma bir şarkıyı başladığında – Chaplin’in sesli film yapabilmek için yeniyetme bir deneme yapmasıdır bu durum, ekranda konuşma olmasa bile – bir eğlence sanatçısının doğuşuna tanık oluruz. Yaşanılan herşey önsöz gibidir. Ama Tramp şarkı söylemeye devam etmez.

Modern Zamanlardan sonra, Chaplin hızla politika hakkında ciddileşmeye başladı, özellikle faşizm tehtidiyle ilgilendi. Ve Adolf Hitler’in yükselişi ve 2. Dünya Savaşı’nın patlak vermesiyle, daha dışa dönük ve cesur ifadeler vermeye başladı. San Fransisco’da bir savaş yürüyüşüne katılarak, Rusya ile olan savaş meselelerine dikkat çekti ve kalabalığa “yoldaş” olarak seslendi. Savaş devam ederken zararsız vatansever bir çoşku olarak görülen bu durum, bazıları için rahatsız edici bir durum haline geldi ve bazı ateşli anti-komünist kişiler Chaplin’i Sovyet yanlısı bir gezgin olarak göstermeye başladılar. 1952 yılında Charlie, eşi Oona ve dört çocuğu gemiyle Limelight’ın galası için Londra’ya gittiklerinde, radyo aracılığıyla Amerika Başsavcı’sı James McGranery’nin ülkeye tekrar giriş iznini kaldırdığını ve INS’yi onun ülkede kalması durumunda oluşacakları tartışmak üzere soruşturma başlatmaya çağırdığını öğrendi. McGranery, aktörün ve yönetmenin “sağlıksız karakteri” hakkında bilgiler ortaya çıkaracak gizli belgelere dikkat çekti. Chaplin ve ailesi İsviçre’ye yerleşti. Yirmi yıl boyunca Amerika’ya adımını atmadı – yıllar sonra Akademi ona The Circus (1928) için onursal ödülü vermek üzere, hayat boyu başarı ödülü için sürgünden geri çağırana kadar.

Değişen politik veya estetik görüşler yüzünden, Chaplin’in Modern Zamanlar sonrası yaptığı filmler önceki işinin getirdiği kadar uluslararası başıyı yakalayamadı. The Great Dictator (1940), şiddetle Hitler ile dalga geçen bu yapım çok sevilmesine rağmen birçok kişi tarafından fazla vaaz vermekle eleştirildi ve sonraları Chaplin’in çabalarından Monsieur Verdoux (1947), Limelight, ve A King in New York (1957) – her ne kadar karamsar olsalar da bir o kadar tatlı filmler – eleştirmenler tarafından yerden yere vuruldu ve dogmatik bulundu.

Modern Zamanlar’ın eşsiz başarısının nedeni erken dönem Tramp karakterinin eğlenceli halini ve The Gold Rush ve City Lights filmlerinin sofistike komedi öğelerini içinde barındırmasının yanı sıra çok dikkatli biçimde komediyi duygusallık, çekicilik ve politik farkındalık ile dengeliyor olmasıydı. Hayat ve çok dikkatli bir gözlemci olduğu dünya Chaplin’in gerilemesine sebep olmaya başlamıştı. Bu filmle birlikte, sessiz film dönemine veda ettti ve onu, dünya üzerindeki en ünlü adamlardan bir haline getiren karaktere elveda demeye zorladı. Chaplin için bu durum bir dönemin kapanışının işaretçisiydi. Ama Amerikan sinemasının yapıtaşını oluşturan bu yeteneğin hayranları için Modern Zamanları tekrar izlemek için sıraya girmek, o dönemi tekrar yaşatmaya çalışmak için yapılan bir çabaydı.

Saul Austerlitz

Charlie Chaplin 1889 yılında Londra’da doğdu. Alkolizm’den ölen babası ve zihinsel hastalıklar ile boğuşan annesi yüzünden çocukluğu çok zorlu geçti. Yoksulluk ile boğuşurken, Chaplin yedi yaşında, bir iş yerine gönderilme ve on dört yaşına geldiğinde kendi başına yaşamaya başladı. Chaplin’in çocukluk hayatındaki uğraşlar biyografici David Robinson’ın dikkatini çekerek, onun hayatını “ tüm zamanların en dramatik, fakirlikten zenginliğe geçiş öyküsü” olarak tanımladı. Belki de Chaplin’in bu zorlu çocukluk yaşantısı “Küçük Serseri” karakterinin ortaya çıkışını sağladı ve bu karakterin yoksulluğa, dış dünyanın acımasızlığı ve zorluğuna ve fakir ile zengin arasındaki ayrıma odaklanmasına sebep oldu.

Chaplin’in Hollywood’daki ilk yılları doğaçlamanın ve sanatsal gelişimin mükemmel bir karışımı oldu. Abartılı komedi formundan uzaklaşıp daha ustaca hazırlanmış bir mizah yapmaya başlamıştı. 1917 yılında The Immigrant kısa filmi onun erken dönem sanatsal yeteneklerinin en iyi örneklerinden biridir. Bu filmde Tramp karakteri yaratılmış, büyük beden pantalon, küçük bir şapka, büyük ayakkabılar ve Chaplin’in Londra’da geçirdiği çocukluk yıllarından hatırladığı bir figür olan ünlü penguen yürüyüşünü burada kullanmaya başlamıştır. Tramp’in karakteristik özellikleri, kibarlığı, aşık ve romantik yapısı, şapkasıyla selam verişi ve bastonu tamamen Chaplin’in yarattığı özelliklerdir.

Chaplin uzun metraj filmler yapmaya başlaması ona, mizahi yeteneğini daha derinleştirebilmek ve genişletebilmek için daha esnek ve geniş bir alan yaratmıştır. Uzun metraj filmlerinde Küçük Serseri sadece enerjik bir eğlence öğesi olmaktan çıkmış ve aynı zamanda Büyük Buhran zamanında, acımasız ve umursamaz bir dünya karşısında yaralanan hassas bir ruh haline gelmiştir. Binlerce Amerikalı o yıllarda evsizdi, yoksulluk ve işsizlikle mücadele ediyorlardı ki bu durmu Chaplin kendi hayatının ilk yılları ile ilişkilendirebiliyordu. Tramp karakteri bu zorlu durumları hafife almıyordu ama seyirciler Tramp’in çektiği acıları ve zorlukları kendileri ile özdeşleştirebiliyor ve onun masumiyeti ve tatlılığı onları güldürmeyi başarıyordu.

1921 yılında yaptığı The Kid filmi, önceki kısa filmleri kadar komik olmasa da filmlere yeni bir boyut olarak trajediyi kazandırmıştır. Önceki işlerinde eksik olan özelliklerden biridir bu. The Kid filminin çıkışıyla Chaplin’in kariyeri en yüksek noktaya ulaşmış ve ardından sadece en iyi komedi filmlerini değil aynı zamanda tüm zamanların en iyi filmlerinden sayılabilecek 1925 yapımı The Gold Rush; Tramp’in çatal bıçak kullanarak pişirerek bir ayakkabı yediği klasik sahnesi ve 1928 yapımı The Circus. Benim kişisel favorim ise 1931 yapımı City Lights. Bu film bana sinemanın güzelliği ve sanatsallığı hakkında herşeyi söylüyor. Ses o zamanlar çoktan sinemaya dahil olmuş ve Chaplin, Tramp karakterinin hiçbir zaman konuşmaması konusunda ısrar etmiştir çünkü bu durumun karakterin büyüsünü bozacağına ve ingilizce konuşulmayan bölgelerdeki hayranlarına karşı ayrımcılık olacağına inanmıştı.

1936 yılında Modern Zamanlar yaptığı son sessiz film olup aynı zamanda “Küçük Serseri” karakterini kullandığı son filmdi. Filmin sonlarına doğru Chaplin, Tramp karakterini şarkı söyleterek konuşturur ama maalesef ne dediğini anlamayız. Sanıyorum Chaplin, Garbo sonunda konuştuysa, Küçük Serseri’yi neden konuşturmayayım diye düşünmüş olabilir. Chaplin daha sonraları bir çok klasik olarak tabir edilen işe imza atmış olsa bile önceki işleri kadar başarılı olmadığı birçok kişi tarafından dile getirilmiştir. 1940 yılında tartışma yaratacak bir film olan The Great Dictator’de Adolf Hitler ile dalga geçmiştir ve o zamanlar daha Amerika Almanya ile savaşa girmemiştir. Bu zamanında çok büyük bir riskti. Daha sonraları ise karanlık ve politik tonda filmler yapmaya başlamıştır. Örnek olarak 1947 yılında Monsieur Verdoux ve 1952 yılında Limelight.

Chaplin filmi 1934 yılında, ilk “sesli filmi” olarak hazırlamaya başladı ve dialoglar için bir taslak yazmaya ve sesli sahneler ile denemeler yapmaya kadar işi ilerletti. Ama sonunda bu çabalarından vazgeçip tekrar sessiz formata döndü ancak senkronize ses efektleri, makina çarklarının ve düğmelerinin sesleri gibi komedi unsurlarını öne çıkaracak sesleri birincil olarak kullandı. Bir bakanın zengin eşinin yanında otururken karnının guruldadığı sahnede olduğu gibi. Dialog denemeleri, uzun zamandır ikna olduğu bir gerçeği gösterdi, Tramp eğer ekranda konuşursa, karakterin yarattığı evrensel çekicilik kaybolurdu. Filmin büyük bir kısmı “ sessiz film hızında” çekildi, saniyede 18 kare, “sesli film hızında” gösterildiğinde ise, saniyede 24 kare, abartılı aksiyon sahneleri daha çılgınca göründü. Filmin şu anda varolan kopyaları bu durumu düzeltti. Film çok uzundu, 11 Ekim 1934 tarihinde başlayıp, 30 Ağustos 1935 yılında sona erdi.

Modern Zamanlar, 1931 yılı Fransız yapımı René Clair tarafından yönetilen A nous la liberté filmiyle büyük benzerlikler taşıyor, özellikle de montaj hattı sahnesi. Alman film şirketi Tobis Film Chaplin’i, filmin yayınlanışından sonra dava etti ancak herhangi bir sonuca ulaşamadı.2. Dünya Savaşı sonrası tekrar dava ettiler, ( Chaplin’in daha sonraları The Great Dictator’da yaptığı anti-Nazi ifadelerine karşı bir intikam niteliğinde olduğu düşünüldü) ve sonunda mahkemeye gitmeden Chaplin ile anlaşmayı başardılar.

A nous la liberté’nin yönetmeni Clair, açık şekilde ifade ettiği gibi Chaplin’in büyük hayranıydı ve onun gibi bir film ikonunun filmlerini taklit etmeye çalışması karşısında gurur duyduğunu dile getirmiş  ve Tobis Film Şirketi’nin dava açmasından utandığını, konuyla hiç bir alakası olmadığını söylemişti. Filmi izlerken birçok güçlü ana tema dikkatimi çekmişti ve en vurgulananlarından biri ise sıradan Amerikalıların kendilerini ve ailelerini desteklemek için çektikleri uğraşlardı. Küçük güzel kız aynı Tramp gibi trajik Amerikan bir karakterdi, küçük kız kardeşlerinin velayetini kaybettikten sonra, babasının ölümünden sonra, evsiz kaldı ve sonunda Tramp ile birbirlerini buldular. Charlie Chaplin, Büyük Buhran zamanlarında Amerika’yı üzücü karanlık bir yer olarak gösterirdi. Burada iyi insanlar bile ailelerini doyurabilmek için suç işlemek zorunda kalıyorlardı. Günlük işçi sınıfı insanların modernleşen ve sanayileşen dünya ile olan uğraşları üzerine temalar gösteriyordu ki bu aynı zamanda sıradan insanın makinaya karşı olan korkusunun politik bir sembolize edilmiş haliydi. Bu Chaplin’in açık şekilde politik temalı olan ilk filmiydi ve sanayileşen toplumu sunuşu ve mekanikleşen dünyanın sıradan insanları kötüye kullanmasını göstermesi, filmin çıkışıyla birlikte bazı çevreler tarafından tartışmalara yol açtı. Modern Zamanlar tüm zamanların en kült sessiz filmi ve en başarılı filmlerinden biri olarak kabul ediliyordu. Bana göre Charles Chaplin tüm zamanların en iyi yönetmenleri Welles, Bergman, Ford, Fellini, Wilder, Lang, Godard, Hawks ve Kubrick gibi isimlerin yanında yer alıyor. Tramp’in yaratılışı belki de Amerikan kültürünün en önemli ikonlarından biri ve Chaplin, trajik, romantik, masum, tatlı ve çok çok komik bir karakter yaratmayı başarmıştır. Filmin sonunda Tramp ve güzel kız işlerinden olduklarında ve kendilerini sokakta bulduklarında güzel kız, “ Çabalamanın ne anlamı var,” der ve ağlamaya başlar. Tramp “Kendini topla. Ölümden bahsetme. Bir yolunu buluruz” der. İşte bu etkileyici, cesaretlendirici anları, Charlie Chaplin ve “Küçük Serseri” karakterinin günbatımına doğru belirsiz ama umut dolu bir geleceğe yürüdüklerini gördüğümüzde, izleyicilerin kaplerinde önemli bir yeri olduğu daha iyi anlarız.

Çeviren: Gökhan Çuhacı
Kaynak: classicartfilms

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.


Paylaşmak güzeldir..

İÇERİK SAĞLAYICI

Düşünbil Portal, bilim, felsefe ve psikanaliz alanlarında yazılı ve görsel içerikli makale, deneme ve çeviri yayınlayan çok içerikli bir portaldır. Genel okur-yazar kitlenin bilinçlenmesini ve farkındalık kazanmasını amaçlamaktayız. “Düşünen her insan gençtir” vizyonu ile her genç insana hitap etmeyi amaçlayan Düşünbil Portal, dergi ve etkinliklerle bu amacını geliştirmektedir.

Comments are closed.