Paylaşmak güzeldir..

Yeteneğe, imkana ve polisin yakalayamadığı katilleri öldürme arzusuna sahip olsaydın bunu yapar mıydın? Hızla yanıt vermeden önce düşün ki peşinde olduğun katil çocuklarından birini, eşini veya bir ebeveynini öldürmüş olsun. Diyelim ki polis, cinayeti aylarca araştırdıktan sonra vakayı çözülememiş bir biçimde kapattı. Dahası katilin kimliğine dair seni kendinden son derece emin hale getiren muhteşem bir bilgiye sahip ol ama o bilgi mahkemede hiçbir zaman sunulamamış olsun. Tüm bunlar nasıl davranacağında bir değişiklik yaratır mıydı? Yaratmalı mı?

Table Talk serisi günlük yaşantımızda bir akşam yemeği masasında, bir su sebilinin hemen yanı başında, çocukların futbol maçında veya kafamızı yastığımıza koyduğumuzda aklımıza gelen felsefi fikirleri değerlendiriyor. Table Talk bugüne değin sağduyu, dinin önemi, kişisel gizlilik ve Tanrı’nın varlığı gibi konuları ele aldı. Neyse ki işlenebilecek konuların sonu gözükmüyor.

Son zamanlarda bir hayli beğenilen televizyon dizisi Dexter’ı izlemenin uygun olup olmadığına odaklanan ilginç bir tartışma dikkatimi çekti. Tartışmanın muhatapları arasında bir hayli karmaşık duygulara denk geliyoruz. Diziye aşina olmayanlar için belirtelim. Dizi, Miami Polis Departmanında kan tahlili analisti genç bir adam olan Dexter Morgan’ı konu alıyor. Dexter, onu evlat edinen ve kendisi de ölmeden önce Miami’de polislik yapmış olan babası Harry’nin koyduğu kanunlara uyarak geceleri seri katil olarak karşımıza çıkıyor. Bu kanunlar “Harry’nin Kanunları” olarak isimlendirilmiş. Harry, Dexter’ın erken yaşlarında onun öldürmeye yatkın olduğunu keşfetmiş ve onu asla yakalanamayan diğer katilleri öldürmesi için eğitmiş. Ortaya koyduğu kanunlar Dexter’ın yakalanmaması ve normal bir biçimde yaşamını sürdürmesi noktasında ona yardımcı oluyor.

Bu çok popüler televizyon dizisi oldukça sürükleyici ve merak uyandırıcı. Bunun yanında birçok soruyu da beraberinde getiriyor. Bazıları için dizi ahlaki bir ikilemi dahi ortaya sermekte: Bir çeşit dost canlısı ahlaki bir görünüm altında bir seri katilin sergilendiği bu diziyi izlemek ve bundan keyif duymak etik görülebilir mi? Dexter gerçekten adaletin taşıyıcısı mı? Katilleri sokaklardan temizleyerek aslında Dexter birçok masumun yaşamını kurtarmıyor mu? Bu durum onun yaşam biçimini meşrulaştırabilir mi? Bu sorular çeşitli felsefi konuları beraberinde sürüklüyor.

Meselenin merkezinde iki önemli konu bulunmakta. İlk olarak filmler ve televizyon programları kültürün şekillendirilmesinde olağanüstü bir yeteneğe sahip ve bu durum onları fikirlerin topluma aktarımında önemli birer aracı kılıyor. İkincisi Dexter’ın ürettiği eğlence anlayışı, Londra’daki The School of Life eğitmenlerinden Mark Vernon tarafından “toplu katliam yoluyla eğlence” olarak değerlendiriliyor. İlk değinilen konu, felsefi fikirlerin filmler ve televizyon programları yoluyla yayılmasını değerlendirmenin önemine dair çıkarımlar içermekte. İkincisi ise her ne kadar öne sürülen eğlence tarzı herkesçe kabul görmese de Dexter’ın asıl amacının televizyon izleyicilerini eğlendirmek olduğunu gün yüzüne çıkarıyor. Bahsedilen iki fikir, bu bir hayli popüler televizyon dizisinin beraberinde getirdiği çeşitli felsefi konular için bir fırlatma rampası işlevi görebilir.

Tartışmaya açık bir biçimde, dizinin en büyüleyici ve çekici unsurlarından biri Dexter’ın daha önce yakalanması mümkün olmamış veya yakalandıysa da bir şekilde suçsuz bulunmuş katilleri ortadan kaldırmasının getirdiği adalet (o da gerçekten adaletse) hissi. Dexter, adli sistemimizdeki “çatlakları dolduruyor” gibi gözüküyor. Bu durum bazıları için sadece oldukça eğlenceli olmakla kalmıyor, daha önemlisi manevi açıdan da tatmin edici bulunabiliyor. Kendimizi kandırmayalım. Dexter, adalet terazisini dengeye getirdiğine inanıyor olsa da onu asıl ilgilendiren şey cinayete duyduğu şehveti tatmin etmek. Ancak dizinin hayranları, sokaklarda elini kolunu sallayarak gezmemesi gereken katillerin ortadan kaldırılması hissi dolayısıyla duygulanmakta. Her ne kadar eğlence odaklı bir yapıma niyet etmişlerse de Dexter’ın yapımcı ve yazarları, bu diziyi popüler hale getirebilmek için önemli bir felsefi varsayıma bağlı kalıyor: Amerikan toplumunda kriminal adaletsizliklerin yaşandığı görüşü ve halkın Amerikan adli sisteminin yarattığı sonuçlar nedeniyle muhtemelen artık gözünün açıldığı gerçeği. Bunlar dizinin cazibesini hayranlarına taşıyor. Bu felsefi destek, televizyon dizisinin popülerliği için gerekli.

Dizinin yapımcıları ve yazarlarının bunu bilinçli bir biçimde kullanıp kullanmadıkları tamamıyla başka bir konu ancak adli sistemin eksik yönleri olduğu ve bazılarını hayal kırıklığına uğrattığı fikrinden yararlandıkları bir gerçek. Bu nedenle dizinin bazı hayranları sergilenen kural tanımaz davranışları izleyip bu davranışlara müsamaha gösterebiliyor. Bunun yanında Dexter gürültücü bir “korku filmi” motifi izlemiyor. Cadılar Bayramı veya 13. Cuma gibi tipik korku filmlerinin görsel dinamiklerini veya onların taşıdığı hisleri içermiyor. Cinayet sahnelerine ayrılan süre oldukça kısıtlı. İlişkiler, kişisel tercihler ve bu tercihlerin yarattığı ahlaki yansımalar gibi varoluşsal meselelere daha çok süre ayrılmış. Dexter’ın gizli kalmak adına uğraşılarıyla birlikte  bu ögeler televizyon dizisinin bir başka büyüleyici yönü olarak karşımızda.

Felsefi olarak konuşmamız gerekirse, elimizde halen Dexter izlemenin erdemi ve Dexter Morgan karakterince öne sürülen adalet kavramı gibi yanıtlanması gereken sorular bulunuyor. Bazıları etik olarak bu tarz yayınların gösteriminin -ve dolayısıyla-  desteklenmesinin gerekliliğini sorguluyor. Bu ahlaki bir kaygı çünkü diziyi izleyerek seri katil Dexter Morgan’ın davranışlarını tasvip etmekte olduklarını hissediyorlar. Hiç olmazsa durumu meşru buldukları anlaşılıyor. Bir yandan Dexter, oldukça ehemmiyetli görünen bazı konuları gülünç anlarla aydınlatan sahneler içeriyor. Öte yandan detaycı ve umursamaz Dexter Morgan insanları katlediyor. Bunun bazı insanlar için ahlaki bir ikilem yaratmasının nedenini görmek oldukça kolay. Bir yanda eğlence varken öte yanda ölüm saçan eylemlere tanık olunuyor. Buna anlaşılması kolay bir yanıt sunmak pek de kolay değil.

Kültürel rölativistler eğer bireye zarar vermiyorsa dizinin izlenmesinde bir sakınca olmadığı yönünde görüşlerini belirtebilirler. Erdem etikçileri cinayete meyilli yasa dışı bir infazcının izlenmesinin yaşamımızda uygun erdemlerin yeşermesine neden olamayacağını ifade edebilir. Kantçılar, eğer diziyi izlemeye bizi yönelten ahlaki ilke evrensel bir kanun olarak nitelendirilebilirse Dexter’ı izleyebileceğimizi söyler. Tüm bunlara karşın, ya başkalarının düşüşleri ve ıstırap çekişlerinden duyulan hazzı ifade eden Almanca kelime schadenfreude’yi işitirsek ne düşünmeliyiz? Elbette tüm Dexter hayranları schadenfreude hastalığından mustarip olamaz ama diziyi basit bir biçimde başkalarının acılarından zevk almak için izleyenler kesinlikle sıkıntılı bir ahlaki durumu gözler önüne sermekte.

Dizide işlenen adalet kavramı söz konusu olduğunda Immanuel Kant’ın kategorik imperatifi veya John Stuart Mill’in en yüksek mutluluk ilkesi gibi birçok etik teorisinin uygulamaya konabileceğini görebiliriz. Ama bir etik teorisi var ki özellikle adalet teorisi olarak karşımıza çıkıyor ve Dexter Morgan’ın yaşamından fırlamış gibi duruyor: Retributivizm veya bir başka deyişle cezalandırıcı adalet anlayışı. Newcastle Üniversitesi Adli ve Siyasi Felsefe bölümünde okutman olan Thom Brooks’a göre retributivizm “suçluların hak ettiklerine eş bir ölçüde ceza ile karşılaşmaları gerektiği” fikrini savunur. Bu kesinlikle kulağımıza “Harry’nin Kanunu” gibi geliyor  ve bu açıdan retributivizm bir çok insanın üzerinde uzlaşabileceği bir fikirmiş gibi duruyor. Bunun nedeniyse göründüğü kadarıyla bu yaklaşımın suçluların hak ettikleri cezayı almasını sağlayabileceği bir sisteme işaret ediyor olması. Katilleri işledikleri cinayetle eş bir ceza ile cezalandırmaktan daha iyisi ne olabilir? Basit bir biçimde Dexter katillere hak ettiklerini gösteriyor. Adalet bu olabilir mi? Açıkçası ilk olarak denebilir ki suç ve cezaların değerlerini hesaplamak pek de öyle kolay değil. Ama cinayet oldukça basit duruyor, öyle değil mi? Birini öldürdün ve hak ettiğin ceza da öldürülmek olmalı. Hayır, bu o kadar kolay değil. Thom Brooks, Metallica ve Philosophy adlı kitap için kaleme aldığı bir makalede ilginç bir yorumla bu duruma itiraz ediyor:

“Eğer cinayet en kötü suçsa ve ölüm de en kötü cezalandırma biçimi olarak düşünülüyorsa o halde ceza suça uygun düşüyor. Ancak yine de belki en kötü ceza öfkeli bir çetenin önünde kan kaybından ölmeden önce işkenceye uğramak, asılmak, perişan edilmektir. Neden bu cezalandırmayı cinayetle “eş” düşünmüyoruz? Bunun oldukça basit bir yanıtı var. Çoğu insan böylesi bir cezalandırmayı barbarca ve şeytani buluyor. Hayal edebildiğimiz en kötü suçlara karşılık yine hayal edebildiğimiz en kötü cezalandırma yöntemlerini uygulamıyoruz çünkü katillere bile o şekilde davranmayı arzu etmeyiz. Bunun bir cezayı suça “eş” hale getirmekle hiçbir alakası yok. Bunun yerine bu durum, bizim neyi meşru bulduğumuz ve bir suça karşılık olarak görebileceğimiz noktasında cezalandırma biçiminin içgüdülerimize uygun düşüp düşmemesiyle bağlantılı.”

Bu Brooks tarafından dile getirilmiş zihin açıcı bir argüman. Bu argüman diziye de kolayca uyarlanabilir. Buna rağmen Dexter’daki adalet anlayışına dair görüşlerde muhtemelen bir çeşitlilik söz konusu. Hangi tarafta duruyorsak duralım Dexter üzerine düşünmek önemli. Her ne kadar tüm suçlar kendilerince dehşet verici yönler içerseler de cinayet bu noktada insanların birbirlerine yaptıkları diğer şeylerden apayrı bir noktada, kalıcı bir yere sahip. Dexter bu kalıcılık hissi üzerine kurulu ve bizi felsefi bir soruya itiyor: Nasıl yaşamalıyız?

Yazar: Rick Pimentel
Çevirmen: Mert Can Yılmaz
Kaynak: philosophynews

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. 


Paylaşmak güzeldir..

İÇERİK SAĞLAYICI

Düşünbil Portal, bilim, felsefe ve psikanaliz alanlarında yazılı ve görsel içerikli makale, deneme ve çeviri yayınlayan çok içerikli bir portaldır. Genel okur-yazar kitlenin bilinçlenmesini ve farkındalık kazanmasını amaçlamaktayız. “Düşünen her insan gençtir” vizyonu ile her genç insana hitap etmeyi amaçlayan Düşünbil Portal, dergi ve etkinliklerle bu amacını geliştirmektedir.