Yeni kazılar, doğu ile batının birleştiği yerde bulunan bir antik kentin öyküsünü anlatmaya devam ediyor.

Zeugma’nın kurtulması iyi bir plan sayesinde olmadı. Güzel bir hikâye anlatılması sayesinde oldu. 2000 yılında Güneydoğu Anadolu’da Fırat nehrinin üzerine, sit alanından uzaklığı bir kilometre bile olmayan devasa Birecik Barajı’nın inşasıyla tüm bölge sular altında kalmaya başladı. Altı ay boyunca günde ortalama on santimetre yükselen suların saatli bomba gibi olduğuna dair haberler, Zeugma’nın durumunun ciddiyetini dünyaya duyurdu. Arkeolojik kalıntıları yutmak üzere olan sular, İstanbul’dan yaklaşık 1000 km uzakta bulunan sit alanında son bir yıldır devam eden kurtarma çabaları ve acil kazıların daha da hızlanmasını gerektirdi. Basının Zeugma’ya gösterdiği ilgi, hem özel hem de devlet kaynaklarından cömert yardımları da beraberinde getirdi. Eski dünyadan günümüze kalan en olağanüstü eserlerden biri olan Zeugma mozaiklerinin taşınmasına özellikle önem veriliyordu. Çok geçmeden, mozaikleri sel sularından kurtarmak için İtalya’dan dünyanın en iyi restorasyon uzmanları geldi. Zeugma’ya gösterilen ilgi, çok sayıda yabancı turisti -ve daha da fazla parayı- de bölgeye çekti; 2011 yılı Eylül ayında Gaziantep‘te açılan, 30 milyon dolarlık modern Zeugma Mozaik Müzesi bugün de ziyaretçisiz kalmıyor.

Oysa Zeugma’nın hikâyesi, baraj yapımından bin yıllar önce başlamıştı. Milattan önce üçüncü yüzyılda Büyük İskender’in generallerinden Selevkos I Nikator, nehrin batısında Selevkaya adını verdiği, askeri-kent ya da askeri koloni gibi bir yerleşim kurdu. Doğu yakasında da Fars kökenli eşinin adıyla Apamea isimli başka bir kent kurdu. Bu iki şehir dubalı bir köprü ile birbirlerine bağlıydı ancak yönetimlerinin ayrı olup olmadığı bilinmiyor. Bugün antik Apamea ve köprüden geriye kalan hiçbir şey yok. Milattan önce 64 yılında Romalılar Selevkaya’yı fethettiler ve kente, eski Yunancada “köprü” ya da “geçit” anlamına gelen Zeugma adını verdiler. Seleukos İmparatorluğu yıkıldıktan sonra Romalılar, fetih sırasında General Pompey’e verdiği destek için mükâfat olarak Zeugma’yı Komagene I. Antiokus Theos’un topraklarına kattılar.

1İmparatorluk döneminde Zeugma’da bulunan Roma lejyonları kentin stratejik değerini artırıyor ve kozmopolit kültüre katkıda bulunuyordu. Trafik hacminin fazla olması ve coğrafi konumu nedeniyle Zeugma yol ücretlerinin toplandığı bir nokta olmuştu. Siyasi ve ticari güzergâhlar burada birleşiyordu ve kent, Greko-Romen dünyasında Pers İmparatorluğu’ndan önceki son duraktı. Zeugma yüzyıllar boyunca hem önemli bir ticaret şehri hem de askeri ve dini bir merkez olarak zenginleşti ve yaklaşık 20.000-30.000 sakiniyle en yüksek nüfusuna ulaştı. İmparatorluk döneminde Zeugma, imparatorluğun doğu sınırındaki hem en büyük hem de stratejik ve ekonomik olarak en önemli kenti haline geldi.

Fakat, Roma İmparatorluğu’nun kaderiyle birlikte Zeugma’nın iyi günleri de son bulmaya başladı. M.S. 253 yılında İran’dan gelen Sasaniler kente saldırı düzenleyince kentteki lüks evler harabeye döndü ve hayvan barınağı olarak kullanılmaya başladı. Kentin yeni sakinlerinin çoğu, dayanıklı olmayan, basit inşaat malzemeleri kullanan köylülerdi. Zeugma’nın ihtişamı ve önemi unutuldu ve 1.700 yıldan uzun bir süre boyunca hatırlanmadı.

Şu an antik kentin batı yakasının en az yüzde yirmi beşinin yaklaşık 60 metre suyun altında olduğu ve doğu yakasının tamamen sular altında kaldığı düşünülünce inanması zor olsa da Zeugma’da hâlâ görülebilecek ve kazıp çıkarılacak çok şey var. Yükselen suların oluşturduğu tehdit ortadan kalkınca 2005 yılından beri Zeugma’daki çalışmaların başında olan, Ankara Üniversitesi’nden Kutalmış Görkay gibi arkeologlar yeni projelerle suların üzerinde kalanların korunması ve muhafaza edilmesine odaklandılar.

Görkay, bu çok kültürlü kentin Doğu ile Batı, Pers ile Greko-Romen dünyaları arasında nasıl geçit görevi gördüğüne dair daha fazla kanıt arıyor. Aynı zamanda Helenistik Yunan dünyasından Roma İmparatorluğu egemenliğine geçişin kenti nasıl etkilediğini de anlamaya çalışıyor. “Aynı bölgede Helenistik bir kentten, bu kadar önemli bir jeopolitik konuma sahip olan bir Roma garnizon kentine dönüştüğünü bildiğimiz başka büyük kent yok ve bu da kenti ikisi arasındaki kültürel değişiklikleri araştırmak için ideal bir yer yapıyor,” diye ifade ediyor Görkay.

Büyük baraj gölünün kıyısından yaklaşık 50 metre uzakta bulunan 1,5 milyon dolarlık parlak, çelik ve polikarbonat yapı, manzaranın ıssızlığı içinde çarpıcı bir karşıtlık oluşturuyor. Beş Roma evinin kalıntılarını korumak için inşa edilen yapının çok katlı yapısı sayesinde ziyaretçiler özenle kazılıp ortaya çıkarılan binaları ve sokakları görebiliyorlar. Çatının altındaki yapıların çoğu, M.S. birinci ve ikinci yüzyıllarda, Roma İmparatorluğu döneminde inşa edilmiş. Biz zamanlar lüks bir yer olan bu mahallenin sakinleri, büyük olasılıkla, üst düzey siviller ve askeri yetkililer ile ticaretle zengin olan tüccarlardı. Gelişmiş bir kanalizasyon ve su sağlama sistemi kullandıklarını gösteren bolca kanıt var. Taş sokaklara açılan kanallarda bir zamanlar, kentin en yüksek noktası olan Belkıs Tepe‘deki dört depo ve sarnıçtan su taşıyan, uçlarında bronz aslan başlı musluklar olan borular vardı. Evlerin ortasındaki güneşli avlular, içeriye temiz hava girmesini sağlıyordu. Bazı evlerde yağmur sularını toplayarak eve giren havanın soğumasını sağlaması için yapılmış impluvium adı verilen sığ havuzlar vardı. Bu avlularda bir zamanlar Zeugma’nın en ünlü mozaikleri de bulunuyordu. Mozaiklerin çoğunda tema, su ile bağlantılıydı: Yunus üzerinde Eros, Seriphos kıyılarında balıkçılar tarafından kurtarılan Danae ve Perseus, denizler tanrısı Poseidon ve diğer su tanrıları ile su yaratıkları.

Bugün sit alanında görülebilir durumda olanlar yalnızca geometrik mozaikler. Arkeologlar ziyaretçilerin mozaiklerin orijinal konumunu anlayabilmesi için mozaikleri yerinde restore edip orada bırakmayı tercih etse de doğal olaylara karşı korunmaları zor ve pahalı. Zeugma’da hırsızlık da büyük bir sorun; yoksul yerel halk için yağmacılık çok uzun zamandır meşru bir gelir kaynağı olarak görülüyor. 1998 yılında arkeologların araştırdıkları, Dionysos ve Ariadne‘nin düğününü resmeden mozaiğin tüm parçaları bir gecede çalındı. Gaziantep müzesi bu olaydan sonra kazılıp çıkarılmış olan tüm figür mozaiklerini taşıdı ve sit alanında artık tüm gün boyunca nöbet tutan silahlı bekçiler var.

Görkay’a göre mozaikler ev ortamının önemli bir parçasıydı ve işlevleri sadece dekoratif olmanın çok ötesindeydi. Mozaiklerin çoğu, odanın kullanılma amacına göre seçilirdi. Örneğin yatak odalarında Eros ve Telete gibi âşıkların hikâyeleri resmedilirdi. Resimlerin seçimi aynı zamanda ev sahibinin zevklerini ve entelektüel ilgi alanlarını yansıtırdı. “Mozaikler, efendinin hayal gücünün ürünüydü. Öyle bir katalogdan seçmek gibi değildi. Belirli bir etki yaratmak için belirli imgeleri düşünürlerdi,” diye açıklıyor.  “Örneğin edebiyat üzerine konuşabilecek bir birikiminiz varsa müzlerin olduğu bir resim seçebilirdiniz,” diyor Görkay. Müzlerin edebiyat, bilim ve sanat için esin kaynağı oldukları düşünülürdü. “Müzler aynı zamanda güzel zamanların kişileştirilmesidir. İnsanlar bu mozaiğin yanında içki içtiklerinde müzler her zaman oradaydı, ortamı oluştururken insanlara eşlik ederlerdi,” diyor. Bu karşılama ve yemek alanlarında kullanılan diğer popüler temalar aşk, şarap ve Dionysos‘tu. Ne ki mozaiklerin seçiminde önemli olan tek konu bu değildi. Mozaiklerin yeri de önemliydi. “Avlu dışında bir yemek odasında insanların oturduğu ya da yattığı, içtiği ve parti yaptığı sedirler mozaiklerin etrafına yerleştirilirdi ki insanlar avlu ve havuzla birlikte mozaikleri de görebilsinler,” diye açıklıyor Görkay. Mozaiklerin görülme sırasının da tasarlandığını açıklıyor. Konuklar eve girdiklerinde ilk olarak, kapıdan gelenlerde izlenim yaratmak için yerleştirilmiş etkileyici bir mozaikle karşılaşırlardı. Bu mozaik konuklara ev sahibinin en sevdiği konular, zevki ya da temalar ile ilgili ipucu verebilirdi. Bir sonraki odada konuklar diğer mozaikleri görsünler diye sedirler üzerinde arkalarına yaslanmaya davet edilirdi. Konuklar oturtulduktan sonra ziyafet başlardı.

Görkay ve 25 öğrenciden oluşan ekibi halen, çalışmaların tamamlandığı çatının 100 metre civarında M.S. birinci yüzyıldan kalma iki evin kazısı ile uğraşıyorlar. Ekip burada Zeugma’nın önceki sakinlerinin özel hayatları ile ilgili daha fazla bilgi edinecek. Kazıyla çıkarılan her evin her odasında kat seviyesine ulaştıklarında onları bekleyen muhteşem bir mozaik bulma umutları her zaman var. Ekip ayrıca bina duvarlarında arkeologların grafiti adını verdikleri resim ya da yazılar bulmayı da umuyor. Grafiti, bir evin sakinlerinin dini, mesleği ya da etnik kökeninin belirlenmesi için önemli bir kanıt olabilir. Örneğin Zeugma’da boyayla ya da kazınarak yazılan bir isim, ev sakininin Sami mi Fars mı Yunan mı yoksa Romalı mı olduğunu gösterebilir. Görkay aynı zamanda çatıdan yaklaşık 90 metre ötede bulunan, kentin ticari ve idari merkezi Helenistik agora ile ilgili ilk çalışmalara da nezaret etmiş. Orada şimdiye dek çok fazla kazı yapılmamış fakat Görkay kazılara devam edildikçe Zeugma’nın kent kimliği ile ilgili daha fazla şeyin su yüzüne çıkarılacağını düşünüyor. 2000 yılında agorada bir pazar yapısı için kazı yapan bir ekip, yüz binlerce resmi kaşenin bulunduğu bir arşiv odasını açığa çıkardılar ve bu keşifle, askeri ve ticari merkezin yönetimi ile ilgili önceden bilinmeyen bilgiler edinildi. Sit alanındaki diğer kazılarda birkaç bronz heykel, binlerce madeni para ve yüzlerce kilogram seramik çıkarıldı. Bunlar da kataloglanıp araştırıldıkça kentin sakinleri, onların âdetleri, kullanılan ve ticareti yapılan malların türleri ile ilgili değerli bilgiler verecek.

Zeugma’da dini inançlar ile ilgili keşfedilmesi gereken daha çok şey var. Görkay kazılara devam ederek Zeugma’nın tarihindeki geçiş dönemlerinde siyaset ve milliyetin dindeki yerini incelemek istiyor. Arkeologlar 2008 yılında Belkıs Tepe’de kazı yaparken Zeus, Athena ve muhtemelen Hera‘nın üç şaşırtıcı heykelinin bulunduğu bir tapınak ve ibadethane keşfettiler ve bu keşif buranın kentin en önemli dinî bölgelerinden biri olduğunu gösterdi. Ne ki geleneksel Greko-Romen tanrılarına, kentte kabul gören Fars tanrılarıyla birlikte nasıl tapınıldığına dair hâlâ yanıtlanmamış çok soru var. Benzer şekilde, diyor Görkay, “Komagene hükümdarları zamanında Antiokus I birçok ibadethaneyi kutsamış ve hepsine kendisinin resmini astırmış,” kralın tanrılarla el sıkıştığını gösteren dikili taşlar da varmış. Ancak Roma döneminde bu tapınaklar siyasi özelliklerinden sıyrılmış ve tanrılar tek başlarına resmedilmiş ki bu da hükümdarın ibadetinde bir değişiklik olduğunu gösteriyor. Görkay ileride kentin sivil, dinî ve özel kimliklerini keşfetmeyi ve kazılarını Zeugma’ya kozmopolit özellik kazandıran tapınaklar, sivil binalar, evler ve mezarlıklar üzerinde yoğunlaştırmayı umuyor. Bu antik kentin gizemlerinin çoğu Fırat’ın suları altında sonsuza dek hapsolmuş olsa da Görkay, Zeugma’nın kendi hikâyesini daha yeni anlatmaya başladığından emin.

Yazar: Matthew Brunwasser
Çevirmen: Burçin İçdem

Kaynak: Archeology (Yazı, 14 Ekim 2012’de kaleme alınmıştır.)