Yirminci yüzyılın neredeyse tamamında, bilinç felsefesinde “beyin öncelikli” yaklaşım egemen oldu. Mesele şundan ibaretti; sinir bilimi üzerinden beyni gerçekten anlayabiliyoruz, felsefecinin görevi ise bu şeyin öznel deneyime nasıl “yol açtığını” anlamak. Örneğin; her birimizin kendine göre bildiği renkler, kokular ve seslerden oluşan bir iç dünyası vardır. Ancak bu felsefi proje pek de iyi yürümedi, çünkü David Chalmers’in bilincin “zorlu sorunu” diye adlandırdığı şey için tatmin edici bir çözümün ilk adımı bile atılmamıştı. Zihin felsefesinde yakın zamanlarda boy göstermeye başlayan sessiz bir devrim, beyin öncelikli yaklaşımı alaşağı etmeyi amaçlıyor. “Russell monizmi” olarak bilinegelen görüşe göre, fiziki bilimler beynin doğası hakkında şaşırtıcı bir şekilde çok az bilgi verir. Gerçekten anladığımız şey (bilinçli olarak) bilincin doğasıdır ve bu yüzden felsefenin görevi bilinci anlamamız etrafında bir beyin tablosu çizmektir. Bunu, zihin-beden sorununa “bilinç öncelikli” bir yaklaşım olarak adlandırabiliriz. Genel yaklaşım, yakın zamanlarda yayımlanan pek çok yayında yer alan özgül teorilerden müteşekkil geniş bir ailenin doğuşuna vesile olmuştur. Ve böylelikle birdenbire bilinç üzerine bir gelişme yaşanmıştır.

Russell monizminin özü

Bilinçli bir zihin ve fiziksel bir beyin görünürde bayağı farklıdırlar. Bunun bir nedeni, bilinçli tecrübelerin, felsefecilerin “olgusal nitelik” olarak adlandırdığı geniş bir çeşitlilikle ilgili olmasıdır. Bu sadece kendi deneyimimizde bulduğumuz nitelikler için teknik bir terimdir: Kırmızı bir tecrübe için kırmızılık, kaşınmak için kaşıntı, baharatları algılamak, vs. Beynin sinirbilimsel bir tasviri bu nitelikleri dışarıda bırakıyor gibidir. Nitelik zengini bir deneyim nasıl olur da ıslak gri beyin cismi içinde barınabilir? Bertrand Russell’in 1920ler’deki bazı yazılarından esinlenilen Russell monizmi fiziki bilimlerin, maddenin ne yaptığını söylemekle kendisini kısıtlayarak, maddenin yapısal doğasına karşı aslında sessiz kaldığını belirtir. Sinirbilim, beynin bir bölümünü, beynin diğer bölümleri/algısal girdi/davranışsal çıktı ile nedensellik ilişkisi bağlamında (A) ve kimyasal bileşimleri bağlamında (B) niteler. Buna karşılık olarak kimya bilimi, bu kimyasal bileşenleri, diğer kimyasal bileşenler ile nedensellik ilişkisi bağlamında (A) ve fiziksel bileşenleri (B) bağlamında niteler. Son olarak da, fizik bilimi, temel fiziksel nitelikleri, diğer fiziksel nitelikler ile nedensellik ilişkisi bağlamında niteler. Fiziki bilimlerin tüm hiyerarşisi boyunca sadece nedensel ilişkiler hakkında bilgi edinebildik. Ve fakat, fiziksel mevcudiyette, beyincik gibi, nedensellik ilişkisinden çok çok daha fazlasının olması gerekir. Beyincikte, bir bakıma beyinciğin ne yaptığından bağımsız olarak, biraz yapısal doğa olması lazımdır. Fiziki bilimler bu yapısal doğa hakkında da sessizliği korumaya devam eder. Bunu kabul etmek, bilinç sorununu tamamen farklı bir açıdan aydınlatır ve çözüm yolunu gösterir. İlk sorumuz “Olgusal nitelikler, beynin fiziksel süreçlerinin neresindedir?” oldu. Tartışmamız bizi başka bir soruya götürdü, “Fiziksel beyin sürecinin yapısal doğası nedir?” Russell monizmi, olgusal nitelikleri fiziksel beyin süreçlerinin yapısal doğasıyla tanımlayarak, iki soruya da aynı anda cevap verir. Sinirbilim, beynin süreçlerini yaptığı şey bağlamında dışsal olarak nitelerken, yapısal doğalarında bu süreçler nitelik zengini bilincin usulleridir.

Topyekûn Ruhçuluk (panpsychism) üzerine iki iddia

Russell monizmi, madde ve zihni birleştirmek ve ikilikten kaçınmak için genel bir çerçeve sağlar. Bu ikilik Descartes’in görüşü olan zihin ve bedenin tamamıyla farklı türden şeyler olduğu düşüncesidir. Fakat detayların nasıl işlendiği daha çok tartışılmıştır. Çoğu kişi, Russell monizmini, maddenin tümünün, bazı formların deneyimiyle ilişkili olduğu görüşünü savunan topyekun ruhçuluk anlayışına genişletmeyi, bu epey iftiraya maruz kalan görüşe yeni bir saygınlık getirerek doğal bulmuştur. Bu genişletme için aslında iki iddia vardır; bunlardan biri benim için kabul edilemez iken diğerinin başımın üstünde yeri vardır. İlki, modern zamanlarda Galen Strawson’ın savunduğu, topyekûn ruhçuluğun eski bir iddiası olan “anlaşılabilir doğuş iddiası”dır. Mesele şudur ki, ancak, elektron ve zerrelerin “her evresinde” bilincin olduğunu varsayarak, insan ve hayvan bilincinin doğumunu mantıklı bir şekilde izah edebiliriz. Strawson’a göre, deneyimin, tümüyle deneysel olmayan bir şekilde doğabilmesi mümkün değildir, bu yüzden başından beri oradadır. Bu iddia ile ilgili ilk problem şudur; temel bilinci beynin en ufacık parçasına atfetsek bile, beynin bütün olarak anlaşılabilir bir şekilde nasıl açıklanacağı yine de net değildir. Trilyonlarca minik zihinlerin etkileşimleri nasıl büyük bir zihin üretir? Bu topyekûn ruhçuluk için “birleştirme sorunu” olarak adlandırılan şeydir ve bu çözülene dek, insan ve hayvan bilincinin doğuşunu açıklamak mevzu bahis olduğunda, topyekun ruhçu Russell monizmi topyekun ruhçu olmayan Russell monizmi üzerinde aşikar bir avantaja sahiptir. Bunun yerine topyekûn ruhçuluk için “basitlik iddiası” diye adlandırdığım olguyu savunuyorum. Fiziki bilimler zihnimize, evrenin bütün bir resmini çizebiliyorken, topyekun ruhçuluk pek de makul gelmez, çünkü fiziki bilimler elektronların bilinçli olduğunu söylemezler. Fakat Russell monizminin temel taşlarını bir kez kabul ettiğimizde, her şey gözümüze tamamen başka bir şekilde görünür. Fiziki bilimler bize maddenin yapısal doğası hakkında hiçbir şey söylemezler, aslında maddenin yapısal doğasına dair tartışmaya açık olarak bildiğimiz tek şey, bazılarının (örn; beyinler ve insanların) bilinçle ilişkili bir doğaya sahip olduklarıdır. Bu epistemik başlama noktasından, en basit, en kısır tahmin beyin dışındaki maddenin doğasının beyin içindeki maddenin doğası ile, bilinçle ilişkili olarak süreklilik arzettiğidir. Bu zayıf bir düşünce gibi görünür, fakat bilim basit düşünceler tarafından kuvvetli bir şekilde güdülenir.

Sinir bilimi-köktenciliğine karşı duruş

“Sinir bilimi-köktencisi” olarak adlandırdığım bazı felsefeciler bilinç üzerinde ilerleme kaydetmenin tek yolunun sinirbilimi ile daha çok uğraşmak olduğunu düşünürler. Bu felsefeciler, bilimin nasıl işlediğine dair acayip dar bir bakış açısına sahiptirler, sanki bilim basit bir şekilde deney yapmak ve veri kaydetmekmiş gibi düşünürler. Aslında, bilimdeki dikkate şayan pek çok gelişme laboratuvar deneylerinden değil rahat koltuklardan açıklanan evrenin kafamızdaki resmini radikal bir şekilde yeniden kavramsallaştırmaktan doğar. Örneğin; mekan ve zamanı ayrı şeyler olarak düşünmekten, uzay-zaman olarak birleşik tek bir varsayıma giden özel göreceliğin Minkowski yorumunu ele alalım, ya da matematiksel fiziğe yol açan Galileo’nun ilksel ve ikincil nitelik ayrımını düşünelim. Benim önsezim bilinç üzerine bir gelişme, elbette sinir bilimiyle ilişkili olarak, zihnin, beynin ve ikisi arasındaki ilişkinin radikal bir şekilde yeniden kavramsallaştırılmasıyla olacak. Russell monizmi bunu yapmak için ümit verici bir tablo çiziyor gibi görünüyor.


Yazar: Philip Goff

Çeviren: Müleyke Barutçu
Kaynak: OUP Blog 

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.