Birkaç ay önce, Melvyn Bragg’ın Bugünlerde isimli radyo programında bir Kafka tartışmasına katıldım. Diğer katılımcılardan biri, Kafka’nın biçimini, duygu bakımından bürokratik bildirilerdeki ruhsuz tona benzer şekilde, dehşet verici bir vaka olarak tanımladığını öne sürdü. Bu, birçok yönden  bana yanlış geldi. Tartışmadım, çünkü zaman kısaydı ve meslektaşımın önüne geçiyor görünmek istemedim. Fakat fark ettim ki spiker, bir İngiliz Edebiyatı profesörü, Kafka’yı sadece Willa ve Edwin Muir tarafından yapılan eski çevirisinden ve büyük ihtimalle İngilizcesinden okumuş. Muir’lerin çevirileri (her zaman hatasız olmasa da) güzel ifade edilmiş çeviriler, fakat onlar Kafka’yı oldukça sıkıntılı okuyorlar ve şüphe yok ki, kendisinin bir memur olması ve bürokrasi dilini literatürün içine sokması bakımından Kafka’ya dair çerçeveye bu doğrultuda katkıda bulundular.

Ruhsuz Biçim

Bu nasıl doğru olabilir? Bürokratik prosedürün taşlandığı Dava ve Şato’dan pasajlara başvuralım. Özel bir amaç için bürokrasi dilini benimsedi Kafka. Fakat onun dili, gene de duygusuz değildi. Josef K. Dava’da doğrudan veya dolaylı olarak açıkça belirtildiği gibi, şaşkınlık, endişe, korku, merak, ihtiras, sıkıntı, öfke ve depresyon gibi bir dizi tatsız duygular deneyimler.

Kafka, ruhsuz bir biçimle yazdığında, bunu yine belirli bir amaç için yapar. İngilizce’de önceleri ‘Amerika’ olarak bilinen romanı ‘Kaybolan Adam‘ın açılış cümlesini ele alalım:

Karl Rossmann on altı yaşındaydı. Yoksul bir ailenin çocuğuydu. Hizmetçi kızın biri Karl’ı baştan çıkarmış, ondan bir de çocuk edinmişti. Bu yüzden Karl’ı Amerika’ya yolladılar. Gemi hızını kesip New York limanına girerken, Karl, saatlerdir seyrettiği Özgürlük Tanrıçası heykelinin birden daha çok parlamaya başlayan güneş ışığı içinde kaldığını gördü.

Görünüşte, bu cümle Karl Rossman’ın durumunu anlamak için gerekli olan temel gerçek bilgileri vererek bizi doğrudan işin içine götürüyor gibi görünüyor. Fakat cümleyi sıkıştıran verileri asimile ettiğimiz zaman, anlamın mahiyetini kavrayabiliriz. Karl, suçlu olduğu için değil, suçun kurbanı olduğu için dünyanın öte ucuna gönderilir. Bütün olay, hizmetçi kıza atfedilir. (Daha sonra öğreniyoruz ki, hizmetçi kız Karl’ın 2 katı yaşında ve bu masum gencin baştan çıkartılmasında ilk adımı atıyor. Kafka bize, günümüzde çocuk istismarı olarak adlandırılan şeyin çiğ ve tedirgin edici ifadesini vermiştir.) Yani soğukkanlı anlatım çizgileri arasında Kafka bizi, mağdurun cezalandırıldığı korkunç bir haksızlıkla karşı karşıya bırakıyor. Ve bu, romanın sonraki hareketini de  öngörecektir; burada Karl defalarca, kovulma ile cezalandırılan ve kusurlu görünen durumlarla karşılaşacaktır. Tefrit ile çok şeyin başarıldığı pek az görülmüştür.

Kafka’yı Tercüme Etmek

Fakat söylenecektir ki, Kafka Almanca yazar. Ve bazen iddia edilir ki o, ‘Prag Almancası’ olarak adlandırılan ve sınırlı kelimelerden oluşan özel bir lehçe ile yazmıştır. Bu mit, 19. yüzyıl milliyetçiliğine dayanır. Kırsal yaşamı destekleyen muhafazakârlar, otantik Almancanın kırsal kesimde konuşulduğunu ve şehir sakinlerinin felsefeleri gibi dillerinin de zayıf düştüğünü iddia etmişlerdir. Aslında Kafka’nın yazdığı Almanca, Almanca dilinin tüm kaynaklarını kullanıyor ve özellikle Goethe’den Thomas Mann gibi çağdaşlara kadar klasik Alman edebiyatında kullanılmış olmasıyla ne kadar inanılmaz bir yeri olduğunu gösteriyor. O, Güney Alman dil bölgesi için tipik bir lehçe kullanmaktadır. Bu yüzden ‘Kaybolan Adam‘da Karl Rossmann, ‘Tasse’ kelimesinin fincan anlamına geldiği kuzeydeki bir Alman için imkansız bir denge unsuru olarak görülen bir ‘Tasse’ (tepsi) üzerinde kahvaltı getiriyor. Fakat, çağdaşlarının aksine Prag’dan geldiğini söyleyebilmesine rağmen, Kafka’nın yazdıkları metinlerde kökenini göstermek için çok az şey var.

Peki, Kafka’nın biçiminde ayırt edici olan ne? Kafka’yı çevirme konusundaki kendi  deneyimlerimden, ayırt edici olanın, ondaki sözdizimi kontrolü olduğunu söyleyebilirim. O, uzun cümleler kullandığında, bu cümleler, önceki cümledeki son kelimeye veya deyime gönderme yapmak için inşa edilirler.’Kaybolan Adam‘ı tercüme ederken, yukarıdaki cümlede belirtilen yöntemi mümkün olduğunca takip ettim. Bunu yaparken, şu anda yaygın olan bir görüşe sahip olduğumun farkında olmalı ve yabancı metinleri evcilleştirmekten kaçınmalıydım. Ancak birkaç kısıtlama söz konusuydu. Almanca’da olduğu gibi uzun cümlelerin İngilizce’de her zaman bir sakatlık olmadan hazırlanması kolay değil. İngilizce okuyanlar, bir cümlenin noktasının hemen görülebilmesini beklerken, Almanca bir cümlede, sona uzanana kadar yorumunuz askıda kalır. Ve ayrıca dış kısıtlamalar da vardı. Editörüm satışlar konusunda kesinlikle kaygılıydı ve bu nedenle kolayca okunabilir bir metin üretmem için ısrar etti. Bu nedenle, uzun cümleler idareli bir şekilde kullanılmalıydı – Bu, İngilizce yazmada iyi bir kural, ancak çevirmen üzerinde sınırlamalar getiren de bir kural.

Söyleyebilirim ki, Kafka’nın tercümesi nispeten kolay ve keyifli bir iş oldu. Söylendiği gibi Kafka’nınki kadar doğal, birincil dile duyarlı olan çok az yazar vardır. Kafka, Flaubert’e oldukça hayrandı; Fransızcadan okuduğu Duygusal Eğitim, en sevdiği romandı. Ancak Flaubert cümlelerine karşı emek harcarken, Kafka nadir rastlanan verimlilik büyüleriyle kurgusunu en az revizyonla üretti. Bir zamanlar şunları yazdı: “Ben ‘Pencereden dışarı baktı.’ diye yazarsam, zaten mükemmel olur.” Bu bir övünme gibi gelebilir, ama yazdıklarının tam olarak doğru bir tanımlamasıdır.

Çevirmen: Bilge Demir
Yazar: Ritchie Robertson
Kaynak: Oxford Dictionaries

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.