Jürgen Habermas‘ın, fevkalâde bir felsefeyi ve günümüzde kırk farklı dile çevrilmiş bir toplum kuramını barındıran kariyeri, öncelikli olarak, demokrasiden ve onun yararlanılmayan olanaklarından entelektüel anlamlar çıkarma çabası olarak yorumlanabilir. Ancak, Alman sosyolog Stefan Müller-Doohm‘un yazdığı yeni, aydınlatıcı biyografide (Habermas: A Biography) karşımıza çıkan Habermas, aynı zamanda aşırı derecede siyasi bir figürdür; topluma müdahaleleri, geçtiğimiz altmış yıl boyunca hem Almanya içinde hem de dışında, düzenli aralıklarla toplumsal tartışmaları körüklemiş bir entelektüeldir. 1950’li yıllarda, Martin Heidegger ve Nazileri sahiplenen diğer eski entelektüellerle boy ölçüşerek kendi kuşağında belki de bir ilke imza atmıştır. Yine bu yıllarda, Habermas’ın topluma siyasi müdahaleleri, demokrasi anlayışımızı ve demokrasiye yönelik arzularımızı şekillendirme konusunda etkili bir rol oynamıştır.

Habermas’ın bizzat kendisi, siyasi müdahaleleri ile daha sistematik olan yöntemleri arasında radikal bir ayrım olduğunu belirtmiştir. Fakat Müller-Doohm, Habermas’ı somut siyasi deneyimleri sık sık dillendiren daha soyut bir figür olarak yansıtarak, daha belirsiz bir sınır çizer. Habermas’ın yöntemlerinin garip bir biçimde dünya çapındaki mevcut popülizm dalgalarına uygulanabilir oluşu göz önünde bulundurulursa, bugün bile doğrudur bu. Seksen yedi yaşındaki Habermas, harp nizamına girmiş Avrupa Birliği’ni şiddetle savunurken, demokratik çürümeyi ve milliyetçi nostaljiyi irdelemeye devam etmektedir.

***

Jürgen Habermas, Köln’ün yaklaşık otuz mil doğusundaki sakin bir Alman kasabası olan Gummersbach’ta büyüdü. Habermas’ın (yani kozmopolit ve radikal demokrat bir şahsiyetin) hikâyesinin bu noktada başlıyor oluşu biraz şaşırtıcıdır; zira Gummersbach ve birtakım başka yerlerdeki dar kafalı, üst-orta sınıfa ait ve fazlasıyla muhafazakâr sosyal çevre, Hitler’in yükselişine zemin hazırlamıştır.

Habermas’ın babası Ernst, sağcı bir muhafazakârdı ve 1933 yılında Nazi Partisi’ne katılmıştı. Jürgen henüz gençken, Hitler Gençliği’ne katılmak zorunda bırakıldı. Daha sonra Şubat 1945’te, on beş yaşındayken Wehrmacht’a çağrıldığı haberini aldı. Şans onun yanındaydı; kaderi, savaşın son aylarında seferber olan diğer gençlerin kaderiyle aynı olmadı. “Tam bir tesadüf” olarak yorumluyordu bunu Habermas. “Bir geceliğine başka bir yere gitmiştim ve o gece askeri inzibat beni almaya gelmiş. Daha sonra da Tanrı’ya şükürler olsun ki Amerikalılar geldi,” diye de ekliyordu.

Almanya’nın yenilgisi, Habermas’ın o dar kafalı sosyal ortamdan kurtulmasına yardımcı oldu. Nürnberg Duruşmaları’nın canlı radyo yayınlarını dinleyip dehşete kapıldı. Öyle görünüyor ki, büyüdüğü rejimin suçlu doğasını çabuk kavramıştı. Öyle ki, akademik ilgi alanlarında, mesleki açıdan daha güvenli bir alan olan tıptan felsefeye doğru bir kayma yaşadığı görülüyor. Romantik filozof Friedrich Schelling üzerine Bonn Üniversitesi’nde yazmış olduğu 1954 tarihli doktora tezi, Habermas’ın giderek artan radikalizmi hakkında çok az kanıt sunmaktadır, ancak 50’lerin başında ve ortalarında büyük Alman gazetelerinde ve entelektüel dergilerinde yayımlanan eski eserleri, hayat boyu süren siyasi endişelerini öngörür niteliktedir. Sağcı entelektüelleri (örneğin Heidegger’i) karşısına alan bu eserler, eski kuşağı, demokrasiyi ciddiye almamakla eleştirmektedir. Habermas demokrasiyi “sihirli bir kelime” olarak nitelendirmektedir. Ona göre bu sihirli kelime, kendisinin bizzat mensubu olduğu ve Nazizmi geride bırakmanın yollarını arayan savaş sonrası kuşak içerisinde aksi takdirde birbirinden kopuk halde bulunacak olan sesleri bir araya getirmiştir.

Habermas, sihirli demokrasi kelimesini fazlasıyla ciddiye aldığı için, hem köklü muhafazakâr entelektüellere, hem de Nazilerle olan bağlarını örtbas etmeyi tercih eden ve Almanya’nın yeni liberal düzeninin demokratik öz-yönetimle değil daha çok istikrar ve güvenlikle alakalı olduğunu düşünen siyasi seçkinlere olan inancını yitirmiştir. Ne de olsa, diktatörlük ve onun motor gücü olan ırkçılık, ülkesinde hâlâ kol geziyordu. Demokrasi, üzerine konması öyle kolay olmayan, şans eseri kalan bir tarihsel miras değil, tamamlanmamış bir projeydi. Yakın zamanda da öne sürdüğü üzere, demokrasi yaşama tutunmaya devam eden “ütopya kalıntılarını” temsil etmektedir. “Aksi halde çözümü mümkün olmayan sorunları Gordion düğümü aracılığıyla yalnızca demokrasi çözebilir.” İşte bu yüzden, demokrasinin barındırdığı umutları ve olanakları anlamayı, yaşam boyu projesi haline getirmiştir.

Eski Nazilerin hâlâ birçok üniversite fakültesine hakim olduğu 1950’ler Almanya’sında sola sempati duyan bir demokrat için, Frankfurt’taki Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü, bariz bir biçimde, entelektüel bir yuva anlamına geliyordu. Amerika’daki sürgünlerinden yeni dönmüş olan Yahudilerden ve heterodoks Marksistlerden oluşan “Frankfurt Okulu”, Alman demokrasisinin tamamlanmamış olduğu ve bu ülkenin Nazi geçmişinden tam bir kopuş yaşamayı reddettiği konusunda Habermas ile aynı fikirdeydi. 1956 yılında Enstitü’de disiplinlerarası araştırmacılardan oluşan eklektik bir gruba katıldı. Böylece bu grubun en yaratıcı düşünürü ve en ünlü entelektüeli, filozof ve kültür eleştirmeni Theodor Adorno ile yakın çalışmalar yürütmeye başladı. Adorno’nun, siyaseten sakıncalı olsa bile, düşündüğünü açıkça söyleme alışkanlığı Habermas üzerinde gözle görülür bir etki bırakmıştır.

Habermas, Adorno’nun gözetiminde çalışıyor olsa da, entelektüel bağımsızlığını korumuştur. Ona göre, Frankfurt Okulu hiçbir zaman kapalı bir araştırma gündemi yaratmamış ya da ortodoksi barındırmamıştır. Müller-Dohm, Habermas’ın radikalizminden endişe duyan ve bir noktada onun kovulmasını talep eden otokrat Enstitü Direktörü Max Horkheimer‘le yaşadığı bir dizi siyasi ve entelektüel çatışmadan bahsetmektedir. 1950’lerin sonunda, Habermas hem savaş sonrası Almanya’sına hem de daha genel olarak liberal demokrasiye Marksist açıdan ağır eleştiriler getirmeye başlamıştı. Ancak zaten bu noktada, Habermas’ın Marksizm’i, hazır cevaplar vadeden ve herkesi kapsayan felsefi bir çerçeve değil, kapitalizm ile demokrasi arasındaki gerilimleri keşfetmek adına bir başlangıç noktasıydı daha çok. Her ne kadar siyasi solda kendine yer edinse de ve kafasını kapitalizmin demokrasi açısından barındırdığı tehditlerle meşgul etse de, Habermas her şeyden önce bir demokrat olmaya devam etti.

Bu dönemde, 1962 yılında Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü adlı eserini yayımladı. Bu eseri, on dokuzuncu yüzyıldaki liberal kamusal alanın yaşadığı çöküşü kaydeden önemli kuramsal bir katkıdır. Kitapta, çağdaş toplumun giderek otoriterleştiği iç karartıcı bir biçimde yansıtılmakta, müzakereci kamu alanlarının (yani özgür ve açık tartışmaya yönelik iletişim idealini kısmen gerçekleştiren eşit şartlar altındaki insan gruplarının) güçlü yasama organları aracılığıyla nüfuz sahibi olduğu eski liberal hakimiyet tarzının yerine, tepeden inmeci yürütme merkezli hükümetlerin geçmekte olduğu ortaya konmaktadır. Kitabın Marksist çerçevesi, liberal çürümenin asıl kaynağının, liberal rekabetçi kapitalizmden modern örgütlü kapitalizme geçişte olduğunu öne sürmesine karşın, Habermas’ın en önemli sezgisini de kısaca tarifler niteliktedir: Demokrasinin dayanağı halk müzakeresi ve fikirsel alışveriş olduğu için, katılımcılar görüşlerini belirtmek adına eşit şanslara sahip olmalı ve aynı zamanda da adaletsiz biçimde sınırlandırılmamalıdır. Herhangi bir karardan etkilenenlerin, toplumsal eşitsizliklerce engellenmeden özgür ve eşit biçimde katılım göstermesine izin verilmelidir.

Çabaları Horkheimer’ın bile takdirini kazanmıştır. Horkheimer, kısa süre içerisinde genç çalışma arkadaşına dair fikirlerini değiştirmiş ve 1964 yılında Frankfurt Üniversitesi’ndeki yerini Habermas’ın aldığından emin olmak için arkadan işler bile çevirmiştir. Habermas 1970’li yıllarda dinlenmeye çekilmiş ve bir araştırma enstitüsüne direktörlük yapmak için Münih’in dışında kırsal kesimde yer alan bir göl kenarına taşınmıştır. Kariyerinin geri kalanında ise Frankfurt Üniversitesi’nde felsefe ve sosyoloji profesörlüğü yapmıştır. Kısa süre içerisinde de, Frankfurt Okulu’nun en üretken ve en önde gelen temsilcisi haline gelmiştir.

Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü adlı eseri 1989 yılında İngilizceye çevrildiğinde, Habermas, kitabındaki kasvetli iddialardan ve Marksist çerçeveden kendini uzaklaştırdı. Yine de, bazı eski gözlemleri tüyler ürpertici bir şekilde öngörülü olmayı sürdürmektedir. Örneğin Habermas, yeni teknolojilerin, siyasi ve kültürel tartışmaların seviyesini düşürdüğünü, siyaset ve eğlence arasındaki ayrımın bulanıklaştırıldığını ve bunun sebebinin ise kişiselleştirme ve skandallaştırma olduğunu gözlemlemiştir. Habermas’ın gördüğü, ortak bir kültürel yaşam sürdüren aktif yurttaşlar ve katılımcılardan ziyade, yeni ürünler ile siyasi tasarılar arasındaki ayrımı yapamayan itaatkâr tüketicilerdi. Hukuki ve anayasal güvencelerin ortadan kaldırılması ve popüler ancak dar görüşlü ve fiilen otoriter yeni yönetim tiplerinin ortaya çıkması konusunda da endişeliydi. Her ne kadar belirli sınırları bulunsa da, Yapısal Dönüşüm‘ün, Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’si ve Viktor Orbán’ın Macaristan’ı gibi otoriter popülizmlerin ortaya çıkışını öngördüğü söylenebilir. Vaktiyle The Apprentice adlı TV programında ana karakter olan adamın, büyük ölçüde “sahte haberler” ve robotlar sayesinde Beyaz Saray’da yeni bir başrolde kendini bulduğu düşünülürse, bu kitap, zaman zaman Donald Trump’ın ABD’sine dair aydınlatıcı bir okuma yapılmasına da imkân tanımaktadır.

Acımasız eleştirmenlere göre, Habermas, aktörlerin her nasılsa mucizevi bir biçimde iktidarın bulunmadığı bir alanda akılcı tartışmalarda yer aldığı, eskilerden kalma ya da aslında gerçekte var olmayan iletişim tarzının saf bir savunucusu olmaya devam etmektedir. Çabaları çoğunlukla katı ve idealleştirilmiş bir iletişim modeline odaklanan Habermas, siyasi yaşamın acı gerçeklerini yok saymakta ve bu alanın rasyonel karakterini abartmaktadır. Onlara göre, Habermas’ın kuramı, siyaset alanındaki çatışmalara değil de, felsefe seminerlerine uygun görünmektedir.

Ancak bu tip eleştirmenler, onun kuramının kısa sürede mükemmel bir müzakere ortaya koymayı arzulayan reformcular için yazılmış bir tarif kitabı olarak yaratılmadığını göz ardı etmektedir. Habermas’a göre, en zorlu ve varsayımsal yönüyle söylem, sıradan bir iletişimde (ki eğer ulaşılabiliyorsa) pek ulaşılabilir değildir. O halde onu neden kafaya takalım ki? Habermas’a göre, demokrasiyi insanların argümanlara dayalı bağlayıcı kararlar verdikleri bir yaşam şekli olarak yorumlarsak, müzakerenin nasıl yürüdüğünü, makul ve meşru olan kamusal alışverişi gayrimakul ve gayrimeşru olandan en iyi nasıl ayırt edileceğini kavramamız gerekir. Gerçek hayattaki demokrasi, Habermas’ın idealindeki iletişim toplumundan epey uzaktadır. Ancak elimizde bu tarz bir ideal toplum bulunmadığı sürece, ne üretilmiş kamuoyunu bağımsız olandan ayırabiliriz, ne de demokrasiyi derinleştirebiliriz.

Marksist ve sol-sosyalist olmaktan uzaklaşıp sosyal demokratlığa kayan Habermas, yaklaşık son otuz yılda yapıcı bir biçimde Ronald Dworkin ve John Rawls gibi sol-liberal Amerikalı düşünürlerin fikirleriyle yakın ilişkiler geliştirmiştir. Kapitalizmi terbiye etmenin ya da medenileştirmenin gereksiniminden bahsetmekte olsa da, temelinde farklı bir ekonomik düzenin kurulacağı fikri aklını artık meşgul etmemektedir. Daha radikal eleştirmenler, geniş ölçüde, bu değişimin farkına varmış durumdadır. Bir zamanlar sol camiada ismi popüler olan Habermas, günümüzde, dünyayı en son vuran küresel ekonomik krizin kapitalizme karşı kökten bir saldırı oluşturma gereksinimini gözler önüne serdiğini düşünen genç bir kuşağın şüpheci yaklaşımıyla zaman zaman karşı karşıya kalmaktadır.

Bununla beraber, Habermas, demokrasi ile kapitalizm arasındaki bağlara yaşam boyu ilgi duymuştur ve duymaya da devam etmektedir. Müller-Doohm, o kalın kitabının neredeyse çeyreğini Habermas’ın kozmopolitanizmine dair tartışmalara ayırmıştır. Söz konusu kozmopolitanizm, son on yıllarda Habermas’ın düşünce dünyasında merkezi bir rol üstlenmiş ve genel olarak da bu dünyanın kalıcı bileşenlerinden birisi olmuştur. Habermas, Immanuel Kant‘ın kozmopolit hukuka dayalı kalıcı barış fikrine olan sempatisini her zaman dışa vurmuştur. Yapısal Dönüşüm, modern kitlesel imha araçlarının “uluslararası ilişkilerde herkes için oldukça tehlikeli olan tabiat hali”nin aşılmasına yönelik gereksinimi vurguladığını ortaya atmaktadır. Habermas, geçmişte, yeni post-nasyonel bir siyasete yönelik güvenliği merkeze koyan bir çağrıda bulunmuştur. Ekonomik küreselleşmenin ulus devletin kendi işlerini düzenleme kapasitesini aştığı tezi, 1990’larda bu çağrıyı bütünler nitelikteydi. Solda konumlanan birçok insan gibi, Habermas da, özellikle küçük ve orta büyüklükteki devletlerin zengin bir refah devleti olmayı sürdürmesini zorlaştıran küresel ölçekteki ekonomik dönüşümlerden giderek daha fazla endişe duymaktadır. Bu tanı, ihtiyaç duyduğumuzu düşündüğü post-nasyonel düzene doğru en iyi nasıl ilerlenebileceği sorusuna yanıt getirmek adına motive etmiştir onu.

Habermas, küreselleşmenin getirilerini ortadan kaldıran bir tür gerileme olarak yorumladığı şeyin peşindeki solculara ve sağcılara karşı, küreselleşen ekonomimize siyasi karar oluşturma sürecinin eklenmesini istemektedir. Demokrasi ve refah devleti, varlığını sürdürmek için küreselleşmeye ayak uydurmalıdır. Bunu yapabilmek için de, ulus devletin ötesine geçen yeni ve daha kapsayıcı şekillerde yeniden üretilmelidirler. Ortak etnisiteye ya da kapsamlı kültürel ve dilsel benzerliğe dayalı zaman aşımına uğramış siyasi kimlik fikirleriyle ulus devleti desteklemeye çalışmak ona göre bir hatadır; milliyetçileri ve popülistleri bunu yaptıkları için eleştirmektedir. Habermas’a göre, yalnızca daha demokratik ve siyaseten sağlam bir Avrupa Birliği, ekonomik küreselleşmenin o tehlikeli sularında yara almaksızın yoluna devam edebilir ve demokrasinin toplumsal ön koşullarını koruyabilir. Ve yalnızca daha demokratik bir AB içerisinde daha geçirgen ve hoşgörülü kimlikler gelişebilir.

Habermas aynı zamanda, bir dünya devleti ya da federal bir Avrupa devleti fikrini reddetmektedir. Bunun yerine, yeni türden karar alma süreçlerinin mevcut ulusal hükümetleri tamamlar nitelikte olduğu üç katmanlı bir küresel yönetişim çerçevesi sunmaktadır. Bu yeni süreçleri, bağlayıcı uluslar-üstü (yani küresel ya da dünya çapında) ve uluslar-ötesi (bölgesel ya da kıtasal) karar alma süreçleri olarak tanımlar. Küresel ya da uluslar-üstü düzeyde, iyileştirilmiş bir BM dünya barışını sağlama alır ve insan haklarını korur. Çünkü bugün elimizde güçlü küresel demos‘a benzer hiçbir şey bulunmamaktadır. Ancak sahip olduğu otorite hâlâ sınırlandırılmış durumdadır. Uluslar-ötesi düzeyde, çevresel, finansal, toplumsal ve ekonomik politikalar ya da Habermas’ın sözcükleriyle “küresel yerli siyaset”, yeni sınır ötesi düzenleme biçimleri üretmekle görevlendirilmiş küresel aktörlerce müzakere edilir. Habermas, AB’yi göz önünde bulundurarak, bölgesel siyasi ve ekonomik blokların bu işi halledebilmek için gereken güce sahip olduğuna inanır. Ulusal düzeyde ise, var olan devletler, egemenliğin en temel ilkelerini korur ancak (BM Sözleşmesi gereğince) saldırgan savaşlar başlatma gibi herhangi bir yasal hakları bulunmayacaktır. Hem uluslar-üstü hem de uluslar-ötesi karar verme süreçleri, hem ulus devlete hem de alınan kararların uygulanması için bu devletlerin askerine ve polis gücüne bel bağlamaya devam edecektir.

Habermas, önemli siyasi kararların ulus devlet tarafından verilmesinin başarıyla önüne geçtiği için AB’yi yere göğe sığdıramamaktadır. Avrupa Birliği’nin Krizi (2012) adlı kitabında, kurumsal yeniliklerin küreselleşmeyle mücadele etmeyi umut eden başka aktörler için bir model sunduğunu iddia etme noktasına varır. AB, egemenliği, ulus devletler ile Avrupa vatandaşları arasında bölüştürür; ulus devletler, baskıcı otoriteyi kontrol altında tutmaya devam eder, ancak egemenliği Avrupa vatandaşlarıyla paylaşır. Maalesef, AB’nin elde ettiği kazanımları, şu an ilerlemenin önüne geçen inatçı siyasi seçkinlerce tehdit edilmektedir. Avrupa’nın karşı karşıya olduğu korkunç krizin başlıca sorumlusu onlardır. Habermas’ın ana hedefi, (Almanya’nın Şansölyesi Angela Merkel de dahil olmak üzere) güçlü ulusal liderlerin, yeterli kamusal denetimden yoksun etki alanı geniş kriz yönetimi güçlerini istimlak ettiği “post-demokratik idari bir federalizm”dir. Örneğin en sonki finansal krizlerde ve Euro krizlerinde, sıradan siyasi ve anayasal prosedürlerden kaçınıldı ve kapalı kapılar ardından işler yürüten kurumsal aktörlerin eline çok fazla yetki verildi. AB krizleri, “biz Avrupa halkı” ve “biz Avrupa uluslarının halkları” için, bugün seçkin siyasi aktörlerden oluşan küçük bir grubun elindeki tartışmalı ekonomik politika meseleleri üzerinde halk kontrolünün en iyi nasıl sağlanabileceğini düşünmek adına bir fırsat olmalıydı.

Donald Trump’ın “insanların hoşça vakit geçirmek için takıldığı bir kulüp” diyerek BM ile dalga geçtiği, Brexit’in ve nüfuz sahibi Avrupa karşıtı siyasi partilerin daha güçlü ve daha doğrudan demokratik bir AB fikrinin önüne geçtiği bir siyasi bağlamda, Habermas’ın kozmopolit arzuları gitgide daha da ulaşılamaz görünmektedir. Popülistler elbette Brüksel’deki izahı olanaksız seçkinler hakkında da endişe duymaktadır. Fakat onlara göre, Avrupa genelinde vatandaşlık ve sağlam AB demokrasisi, tehlikeli mitlerdir ve çözümün değil, problemin parçasıdır.

Habermas, birbiriyle iç içe geçmiş iki açıklama ortaya koyarak, şiddetli milliyetçi ve popülist tepkileri anlamaya çalışmaktadır. Diğerleri gibi o da, popülist ve milliyetçi hareketlerin ekonomik küreselleşmenin kaybedenlerinden orantısız bir şekilde destek aldığını düşünmektedir. Sosyal demokrat soldaki arkadaşlarına, siyasi sağınkinden pek da ayırt edilemeyecek nitelikteki ekonomik politikaların peşinde koştukları için çıkışmaktadır. AB karşıtı tepki, tam olarak, siyasi ve ekonomik süreçlerin yeniden düzenlenememesine bağlanabilir. Bu başarısızlık 1990’lardan bu yana onu gücendiren bir şeydir ve popülistlerin kendini iki yüzlü bir biçimde küreselleşmenin en kötü sonuçlarına maruz kalan seçmenlere ekonomik güvence sağlayacak güç olarak yansıtmasına izin veren ana akım siyasetçilerce alevlendirilmiştir. Habermas, geçtiğimiz yılın Kasım ayında siyasi bir dergiyle yaptığı röportajda, Avrupa’daki sol eğilimli partilerin bir araya gelip “kontrolsüz pazarları sınırları aşarak ve koordine olarak düzene sokmaya başlaması ve toplumsal eşitsizliğe karşı saldırıya geçmesi” yönündeki çoktandır tekrarladığı çağrısını bir kez daha vurguladı. Zaman zaman detaylar konusunda açık olmasa da, Habermas, yalnızca yeni uluslar-ötesi toplumsal ve ekonomik önlemlerin ve düzenlemelerin bu popülist siyasi kabarmaları söndürebileceğine inanmaktadır.

Aynı zamanda, Avrupa genelinde demokrasiyi güçlendirebilecek siyasi reformlar kovalayamadıkları için Avrupalı liderleri de eleştirmektedir. Ona göre, şeffaf olmayan ve tepeden inmeci karar verme mekanizması, Brüksel’e karşı siyasi öfkeyi beslemektedir. 2014 yılında, ihtiyatla sağcı popülistleri selamladı. Bunun sebebi, onların politikaya yönelik görüşleri değildi elbette. Bunun tek sebebi, istemeden de olsa ana akım siyasetçileri siyasi ve kurumsal reformları oturup ciddi ciddi konuşmaya teşvik edebileceklerini umuyor olmasıydı. Bu açıdan bakılırsa, AB’nin uluslar-ötesi demokrasisinin toyluğu, uzun süredir biriken ve görünüşe göre şimdilerde patlayan popülist öfkenin sorumlusudur.

Habermas’ın ekonomik ve siyasi açıklamalarının, günümüzdeki siyasi çıkmazların anlaşılması açısından yardımı dokunmaktadır. Ancak Avrupa’nın çıkarlarını ulusal çıkarların önüne koyarak popülistlerin saldırısına uğrama riskini göze alan sıradan siyasetçilerin karşılaştığı büyük engellere hakkını verdiğini de söyleyemeyiz. Avrupa’nın temel siyasi aktörleri, neticede hâlâ, bir Avrupa demos‘una değil de, ulusal ve yerel destek gruplarına cevap vermektedir. Var olan seçimsel ve siyasal saikler göz önünde tutulduğunda, onlardan dar görüşlü meşgalelerini aşmalarını istemek de kolay değildir. Bazen de, yaşama dair beklentilerini azalttığı için küresel çaptaki seçkinleri suçlayan öfkeli seçmenlere yanıt üreten siyasetçilerin (özellikle de sola eğilimli arkadaşlarının) içine düştükleri gerçek çıkmazları fazla küçümsemektedir.

En etkileyici çağdaş demokrasi kuramcımızın, seçilmiş liderlere ve diğer siyasi seçkinlere, rağbet görmeyen siyasi görevleri üstlenemedikleri için saldırmaya bu kadar zaman ayırması da ayrıca ironik gelmektedir. Peki ya halk tabanlı siyasi ve toplumsal hareketler ya da Avrupa’ya özgü bir kamusal alan? AB’yi yenileyebilecek ya da güçlendirebilecek, gerçek anlamda sınırların ötesine geçen halk ya da yurttaş tabanlı girişimlerin sayısı neden hâlâ bu kadar az? Habermas kendisini bir “radikal demokrat” olarak yansıtmaktadır ve demokrasinin, birbirinin karşısında yer alan görüşler hakkında tartışmalar yürüten aktif yurttaşlar arasındaki, esasen halk tabanlı bir olay olmayı sürdürdüğünü vurgulamıştır hep. Bununla beraber, hikâyenin geri kalanı hakkında söyleyecek pek de bir şeyi bulunmamaktadır.

Sağlam federal bir Avrupa devletinden ziyade, Habermas’ın tercih ettiği gevşek, çok katmanlı bir Avrupai yönetişim modelinin küreselleşen kapitalizmi terbiye edip edemeyeceği de henüz belirsizdir. Kapitalizmi regüle etmeye yönelik en başarılı girişimler (mesela New Deal, Türkçe: Yeni Düzen), merkezileştirilmiş devlet iktidarı üzerinde yapılan kurumsal iyileştirmelerle el ele yürümüştür. Öyle görünüyor ki, var olan birçok siyasi oluşumda olduğu gibi, AB içerisindeki yeniden bölüşüm, güçlü yerel çıkarları üstlenebilecek görece otonom, daha merkezileşmiş kuruluşlar gerektirirdi (örn. AB içerisinde, kemer sıkma politikalarının mimarı, siperle korunan temel kale Almanya). Habermas, bugün federal bir Avrupa devleti kurulmasına yönelik uzun süredir yapılan çağrıları siyaseten gerçek dışı olarak değerlendirme konusunda elbette haklı olabilir. Fakat bu durum; merkezsizleştirilmiş, devletçi olmayan ve aynı zamanda da daha eşitlikçi ve yeniden bölüşümcü bir AB yaratmaya yönelik olan kendi modelini, siyaseten daha kolay kavranabilir kılmamaktadır.

Jürgen Habermas, 1950’lerden bu yana demokrasiyi derinleştirmek amacıyla, o muazzam entelektüel ve siyasi enerjisini kullanmıştır. Öyle görünüyor ki, Müller-Doohm, Habermas’ın işlediği konunun altında zaman zaman eziliyor. Örneğin, Habermas’ın fikirlerinin küresel ölçekte ne denli yaygın olduğuna, yani fikirlerinin hayranlarınca ve öğrencilerince nasıl benimsenip yaratıcı biçimde yeniden üretildiğine değinmiyor. Müller-Doohm’un Habermas’a beslediği büyük sempatinin, ona karşı eleştirilerini dillendirirken daha dikkatli yaklaşmasına neden olduğunu görüyoruz. Yine de, Habermas’ın kuramsal yörüngesinin yöntemsel açıdan taslağını çizerek, belirsizliklerin ve açmazların yanı sıra güçlü yönlerini de vurguluyarak ortaya iyi bir çalışma koyuyor. Habermas’ın Almanya’daki faaliyetlerini, halk arasından açık sözlü bir muhalif edasıyla anlatmaktadır. Bu faaliyetleri sırasında ise, Habermas, Nazi geçmişiyle ve dar ulusal kimlik görüşleriyle yüzleşme konusunda gönülsüz olan intikamcı fikirlerle düzenli olarak karşı karşıya kalmaktadır. Habermas’ın ulus devletin ötesine geçerek demokrasiyi ileri taşıma savaşını yakın zamanda kazanması mümkün görünmezken, benzer adanmışlıklar taşıyanların ileri götüreceği (ki şu an bunu yalnızca ümit edebiliriz) bir entelektüel ve siyasi katılım yolu çizmiştir.

Yazar: Willliam E. Scheuerman
Çeviren: Rafet Koca
Kaynak: Boston Review 

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.