Jeremy Adam Smith kendisine ilham ve moral veren 10 filmi sıraladı. Sizinkiler hangileri?

Mutluluk bildiğiniz üzere öznel bir durum. Bilimsel çalışmaların çoğunda mutluluğun ölçümü insanların kendileri hakkında tuttukları raporlara dayanır. Örneğin, bir ankette insanların yaşam memnuniyetlerini 1’den 10’a kadar puanlamaları isteniyor. Başka çalışmalarda ise insanların nabzı, kan basıncı ve hormon seviyeleri izlenerek daha objektif bir ölçüm denenmiş.

Bilim adamları laboratuvar ortamında mutluluğa sebep olan fizyolojik tepkileri nasıl harekete geçiriyorlar? Genelde, bunun için katılımcılara mutlu filmler izletiliyor. Mesela bir çalışmada, araştırmacılar mutlu hisler uyandırmak için yaşlı bir katılımcı grubuna On Golden Pond (Altın Göl) ve An Officer and a Gentleman (Subay ve Centilmen) filmlerinden kesitleri izletiyorlar. Ve işe yarıyor: Araştırmalar, mutlu filmler izlemenin izleyicilerde mutluluk hisleri uyandırdığına sürekli olarak işaret ediyor.

Peki bu filmler bizi neden mutlu ediyor? En basit şekliyle, insanların birbirlerinin hislerinden etkilenmeye ne kadar açık olduğunu ve bir fotoğrafın bile empati uyandırmaya yetebildiğini düşünürsek, bir filmin ana karakterinin mutluluğa ulaşması izleyicide doğal olarak mutluluğu tetikleyecektir. Mutluluk filmler sayesinde yayılabilen bir virüs gibidir.

Ama aşağıya eklemeyi tercih ettiklerimde farklı bir şeyler de var. Antik dönem felsefesinde, ‘mutluluk kendini iyi hissetmekten – sizi güldüren şeylerden – daha fazlasıdır, iyi bir hayat sürmek ve bu süreçte pek çok acıdan geçmektir’, diye yazmış tarihçi Darrin M. McMahon, Greater Good Essay’in Mayıs 2009 sayısında. Bizi güldüren çok film olsa da az sayıda film mutluluğu zor ve karmaşık bir yolculuk olarak sunmayı deniyor.

Beni en mutlu hissettiren filmler de belki bu yüzden, mutluluğu iyilikler ve bazen fedakarlıklar yaparak kazanan karakterleri anlatır. Bu filmlerde acı gerçekler su yüzüne çıkar, ama öyle bir şekilde çıkar ki bu kişiyi gerçeği kabul etmeye yönlendirir. İnsanlar ölür; aşklar biter; umutlar söner. Yine de hayat bir şekilde devam eder. Bu filmler kayıp ve hayal kırıklıkları ile yaşamayı öyle bir anlatır ki, gerçeğin ortaya çıkışı bize – en azından bana –  bir memnuniyet, tatmin, hatta bazen haz verir.

Listenin ilk filmi, Modern Zamanlar, Charlie Chaplin’in 1936 yapımı şaheseri, sanayinin, bireysel girişimin – insanlığın mutluluğun peşindeki savaşının – hikayesidir. Abartılı ve asık suratlı bu fikir ironik bir şakaya dönüşür; ‘montaj bandı’ toplumu Küçük Tramp’ın mutluluğa ulaşmasına her denemesinde engel olur. Bu film beni neden mi mutlu ediyor? Modern Zamanlar’ın makineleri Küçük Tramp’in esnek bedeninde öylesine hasara sebep olur ki hareketleri mekanikleşerek gülünç hale gelir. Aynı zamanda, Modern Zamanlar makinelerdeki insanlığı gözler önüne serer; her şeyleriyle, onları yaratanlar kadar absürd ve işlevsizlerdir. Ve son olarak, Modern Zamanlar şunu kanıtlar: Teknoloji toplumu ne kadar değiştirirse değiştirsin, kendimize gülmenin bir yolunu hep bulacağız. ‘Kalk hadi, vazgeçmek yok’, der Küçük Tramp feminist başrollerin ilk örneği olan karısına. ‘Üstesinden geleceğiz.’ Ve, inanılmazdır, üstesinden gelirler.

Oz Büyücüsü çocukken izlediğimde beni sıkmıştı. Üniversitede – sürekli siyah giyinip depresif şiirler okuduğum zamanlar – tekrar izledim ve kendimi mutluluk hissi ağır bastı. O zamandan beri bu filmi sayamayacağım kadar çok kez izledim, yakın zamanda da 5 yaşındaki oğlumla seyrettik. Ve yaşlandıkça, Oz Büyücüsü’nün psikolojik kapsamını daha iyi anlamaya başladım. Dorothy perdeyi indirince, bütün sihirlerin yalandan, büyücününse tıknaz kırmızı burunlu bir adamdan ibaret olduğunu keşfederiz. Aslında hayal kırıklığına uğramamız gerekir; ama garip bir şekilde gerçekler bizi özgürleştirir, ve Dorothy’nin açıksözlü karakterini ve ona engel olan yanılsamaların üstüne gidip onları çözme arzusunu takdir ederiz.

Harold ve Maude (1971) çoğu insanı güldürmüştür; nedenini anlamak da zor değil. Film, yine bu listedeki Berlin Üzerinde Gökyüzü gibi, ölümün suretinde mutluluğu arıyor. Ama Berlin Üzerinde Gökyüzü’nden farklı olarak, Harold ve Maude uçarı, şakacı ve komik. Harold ruhsal sağlığı yerinde olmayan bir delikanlı ve bir cenaze arabası kullanıyor; zengin ve bencil annesi için sürekli intihar etmeyi deniyor. Ama 79 yaşındaki yaşlı Maude’ye aşık olunca, anı yaşamayı öğreniyor. “Çoğu insan ölü olmaktan hoşlanır”, der Maude ve devam eder: “Ama aslında ölü değiller. Sadece hayattan kaçıyorlar. Hayatı yakala. Şansını dene. Bırak hatta, canın yansın. Ama oynayabildiğin kadar iyi oyna. Haydi bastır! Y de bakalım. Bir de A ver. Şimdi bir Ş de. Son olarak A. Y-A-Ş-A. Oku bakayım, YAŞA! Yoksa soyunma odasına dönünce konuşacak hiç bir şey olmaz.” Belki sade bir mesaj, ama herkesin arada bir yaşamın yaşamak için olduğunu hatırlamaya ihtiyacı var. Harold ve Maude, Maude gibi olmaya özendiriyor ve biri olmak için Maude iyi bir seçim.

Berlin Üzerinde Gökyüzü (1987) şık melankolik hallerini adeta bir treçkot gibi üzerine oturtmuş. Ama her izleyişimden sonra da kendimi gülümserken buluyorum. Tabi film mutlu bir sonla bitiyor, ama biraz da muğlak: Melek Damiel sevdiği kadınla bir ömür geçirebilmek için ölümsüzlüğünden vazgeçer. Berlin Üzerinde Gökyüzü‘nde aşk bir kayıba bağlıdır, filmin verdiği mutluluk da bu kaçınılmaz gerçeği kabullenmeden doğar. “Beni besleyen şey ruhani varlığım”, der Damiel. “Sonsuza kadar yukarıda gezineceğime, beni dünyaya bağlayan bir ağırlığın içimde büyümesini hissetmeyi tercih ederim.” Her geçen an karakterleri değişmeye, gelişmeye ve mücadele etmeye iter. Filme göre, bu gerçek mutluluğa giden tek yoldur.

Lisbon Hikayesi (1994), filmler için ses efektleri hazırlayan Winter’ın hikayesini anlatır. Yönetmen arkadaşı Fritz ile buluşmak için Lisbon’a giden Winter, Fritz’i bir türlü bulamaz. Winter zamanını şehirde filmlerde kullanabileceği sesleri toplayarak geçirir: oynayan çocuklar, meydandaki güvercinler, tepeye çıkan bir tramvay… Berlin Üzerinde Gökyüzü’nün yönetmeni Wim Wenders tarafından çekilen bu tatlı film, yaratıcı çalışmanın getirdiği tatmin hakkında – ki bu genelde detaylarla takıntılı şekilde uğraşmayı, çevrende olanlara daima açık bir kafayla ve farkındalıkla yaklaşmayı ve psikolog Mihály Csíkszentmihályi’nin araştırmalarında kendimizi unutup yaptığımız iş ile bütünleştiğimiz süreç olarak tanımladığı ‘akış hali’ni gerektiriyor. Lisbon Story, iyi ve zor bir iş çıkarmanın verdiği kendine has bir mutluluk hali üzerine.

Straight Hikayesi şaşırtıcı bir film, ve sırf sürrealist yönetmen David Lynch’in filmi olması sebebiyle de değil. (Blue Velvet‘i hatırladınız mı?) Lynch’in filmleri genelde gariplikleri ile bilinir ama The Straight Story‘yi daha da ilginç kılan, işçi sınıfının insanlık ahlakı gibi yalın bir konu hakkında olması. Filmde 73 yaşındaki dul Alvin Straight, ölen kardeşini görmek için saatte 8 km hız yapan çim biçme makinesine atlayıp Amerika’nın ortabatısını geçiyor. Sıkıcı gibi olabilir ama filmin anlatım şekli hipnotize edici ve zorlayıcı. Kardeşlerin karşılıklı affedişlerini getiren son hafifletici ve düşündürücüydü. Kendimi şunu sorarken buldum: “Ben hiç Alvin kadar iyi olabilir miyim?”

Birlikte (2000) 1970’ler İsveç’inde solcu bir hippi topluluğunu, filmin başında düğünlerini izlediğimiz soğuk bir çiftin, Elizabeth ve Rolf’ün, ilişkisi üzerinden anlatıyor. Aslında Birlikte’de tekrar tekrar bozulan ilişkilerle karşılaşıyoruz. Karakterler topluluktan ayrılıyorlar, uçlaşan ideolojileri ve psikolojik itkileri onları diğerlerinden uzaklaştırıyor. Bir adam karısıyla yakınlaşmak için pornoyu tercih ediyor; bir çift radikallikle suçlayarak bu topluluğu reddediyor. Gelişip serpilebilen karakterler, başkalarındaki ve kendi doğrularındaki kusurları anlayışla karşılayabilenler oluyor. Ama filmin gizli kahramanı, Rolf’ün yaşlı arkadaşı Birger. Birger kendinden ve mutlu olma ihtimalinden vazgeçmiş bir adam da olsa Rolf’ün Elizabeth ile barışmasını sağlıyor. Elizabeth Rolf’ün kusurlarını kabul ediyor – bizi de birbirimizde ve kendimizde gördüğümüz kusurları kabul etmeye yönlendiriyor. Sonuç ise saçma ama bilgece bir mutluluk hali, psikolog Kristin Neff’in tanımıyla ‘kendine şefkat göstermek’ten gelen bir mutluluk, hatalarını affettiğin ve onlara insan olmaya has bir özellik olarak yaklaşabildiğin anlardan.

Balinanın Sırtında (2002) ölen ikiz erkek kardeşi yerine Yeni Zelanda’daki Maori kabilesinin liderliğini üstlenen 12 yaşındaki bir kızın hikayesini anlatıyor. Kibiri yüzünden tüm köyün yadırgadığı, büyükbabasınınsa reddettiği Pai, yoluna çıkan sosyal ve ruhsal zorlukları müthiş bir güçle ve zarafetle aşar. Onun hikayesi, topluluk olmanın ve topluma sunulan hizmetin mutluluğunu ortaya koyuyor. Ama Pai’nin büyükbabasının hikayesini de izliyoruz, katı muhafazarkarlığı yüzünden bir kadının liderliğini kabullenemiyor. Bu engeli aştığını görünce yaşlı bir adamın büyümesine şahit olup, onu izlerken zorluklarla gelen bir mutluluğu deneyimleriz; eski yollar kaybolur ve yerine yenileri meydana çıkar.

Robot Hikayeleri (2003), Modern Zamanlar’ın temalarının ilginç bir devamı niteliğinde. İnsanlarla teknolojinin ilişkisi hakkında dört hikayeden oluşan bu ufak çaplı, hassasça yönetilmiş bağımsız yapım, robotların insan psikolojisi hakkında neleri su yüzüne çıkardığını inceliyor. Birinci hikayede robot bir bebeğe bakmayı öğrenen bir kadının duygusal gelişimine odaklanılıyor. Son hikayede ise ölmekte olan yaşlı bir adam, duygusal ve ahlaki açıdan karmaşık olan sebeplerden ötürü dijital ölümsüzlüğü reddediyor. Her bir haiku-vari hikaye hüzünlü bir gözden çekilse de, hepsi insanın özündeki zor kazanılmış iyilik kavramına dair birer portre niteliği taşıyor. Bir bakımdan Robot Stories, Modern Zamanlar’ın tezini bir adım öteye taşıyan bir kanıt ortaya koyuyor: 70 sene sonrasında – bilgisayarların, televizyonların, uzay yolculukları ve genetik mühendisliğin bulunduğu bir dünyada – bulunuyoruz; ancak hiçbir teknolojik gelişme, kusurlara sahip insanlığımızı değiştiremiyor.

Umudunu Kaybetme (2006), hisli ve coşkulu bir Hollywood filminin tüm özelliklerini taşıyor. Konusu Chris Gardner’ın anılarına dayanan film, kendini ve oğlunu evsizlikten kurtarıp başarılı bir borsa tellalı olma çabası içerisindeki bir babanın hikayesini dile getiriyor. Ancak senaryo içindeki karakterlerin karanlığını gizliyor. Oyuncu Will Smith karakterinin başından geçen gerçek psikolojik ve fiziksel tehlikeleri insanı altüst eden performansıyla yansıtıyor, bu da Gardner ile oğlunun evsizliğe düşüşleri hikayesini oldukça sıkıntılı hale getiriyor.

Öyleyse bu film beni niye mutlu ediyor? Son derece kusurlu olan Gardner yalnız olsaydı – bakması gereken bir oğlu olmasaydı – sokaklarda yitip gidecekti. Yol kenarında gördüğün bir başka kaybolmuş insan olacaktı. Oysa, sadece kendi için değil, oğlu için de bir mücadele veriyor. Filmin sonunda, Gardner darbeler yemiş bir halde ve yorgun olsa da hala iyi bir adam olmak için uğraşıyor. Küçük Tramp, Dorothy, Harold, Damiel ve diğer karakterlerde olduğu gibi, Gardner şansın ya da anlık mutlulukların mutlu ettiği bir adam değil. Onların hikayeleri, daha düşünceli ve anlamlı hayatlar yaşamak üzerine düşünmeye itiyor.

Yazar: Jeremy Adam Smith
Çeviren: Ceren A. Deral
Kaynak: Greater Good Magazine

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.