• 15 Temmuz 2016
  • Düşünbil Portal
  • 0
Paylaş

Heidegger’in 1930 ve 40’lardan kalan bazı defterlerinin yayımlanmasının heyecanı son birkaç yıldır entelektüel camiada büyük bir yankı uyandırdı. 2013 yılının sonuna doğru Heidegger’in şu sıralar adı kötüye çıkmış Schwarze Hefte (Kara Defterler) adlı çalışmasının (2014 yılının sonbaharındaki resmi yayımlanma tarihinden önce) birkaç sansasyonel bölümü sızdırılmış, ardından da ‘virüs gibi yayılmıştı’. Ani etkisi ise, Heidegger’in Nasyonal Sosyalizme olan desteğinin ve bu siyasi bağlılığının felsefesiyle olan ilişkisinin tartışılmasının tekrar alevlenmesi oldu. Ne yazık ki bu tartışma, üzücü bir şekilde bilindik bir çizgide ortaya çıktı ve büyüdü. Yani, bu tartışmaya aniden katılan insanların çoğu o kadar çabuk toz kaldırdılar ki (hâlbuki bu toz Emmanuel Faye’in ölçüyü aşan poleğiminden sonra daha yeni inmişti) belirli bir yerden sonra amaçsızca, hiçbir gelişme göstermeden, sağa sola sallamaktan başka hiçbir şey yapmıyor hale gelmişlerdi. Sadece bu da değil, tartışma zaten daha defterler ortaya çıkmadan önce bile tam gaz devam ediyordu. Bu da demek oluyor ki bu sıralarda en çok bağıran insanlar aşırı partizan ideolojik felsefe ‘kulüplerinin’ üyesi olarak görüşlerini yenilemekten başka bir şey yapmıyorlardı.  

Gözden kaçan şey şu, bu tartışma ne zaman patlak verse bir çeşit düzme bir savaş yüzünden araları bozulan birçok katılımcı arasında fikir kutuplaşmalarına yol açıyor. Demek ki iki tarafın haklı olduğu ortaya çıkacak olsa, gerçek bir tartışma da kalmazdı. Heidegger, History and the Holocaustda (Ç.N. Heidegger, Tarih ve Soykırım) tartıştığım gibi: 

[…] iki kutuplaşmış grup, asıl tartışılması gereken soruyu ıskalayarak tartışmayı devam ettirmektedir: Taraflar ya Heidegger’in Nazizmini yok sayarak onun bir filozof olarak büyüklüğünü vurgular –sanki bu iki konu ayrıkmış gibi- ya da Nazizmini büyüterek onun filozof olarak önemini azaltmaya çalışırlar -yine büyük filozof olması ile nazi olması ayrıkmış gibi.- […] sorulması gereken soru Heidegger iyi bir filozof mu yoksa bir şarlatan mı değil; zaten şarlatansa politik görüşlerinin çok da önemi yoktur. Aynı şekilde, Heidegger gerçekten bir Nazi değilse de kafayı yormaya gerek kalmaz, tartışma kendi kendini çözmüş olur. Dahası, Heidegger’in felsefesi ve siyasi eylemleri ile görüşleri arasında gerçekten bir bağ yoksa, yine, üstüne çok kafa yoracak bir sebep yok denebilir. 

1930’ların başlarında Nasyonal Sosyalizm ile ilişkisi kazara olmuş gibi davranıp, Heidegger’in yere göğe sığmayan imgesini devam ettirmeye çalışan inkârcıların savunucularının dikkate alınmaması gerekir. Hakikaten de son defterler en azından belirli bir mitin çürütülmesinde gerçekten yardımcı olmuşlardır: Yayınlanmalarından beri, Heideggerciler artık Heidegger’in bir anti-semitist olmadığını veya siyasi görüşlerinin felsefesiyle hiçbir ilişkisi olmadığı düşüncesini devam ettiremiyorlar. Ayriyeten, Heidegger’in bir zamanlar Nasyonal Sosyalizmin sesli bir destekçisi olduğu gerçeğinin onaylanması, Heidegger’i felsefi bir şarlatan olarak görmekte inat eden yorumcuların inatçılığını felsefi olarak makul kılmaz. Onların konumunun zayıflaması, hepsinin gururla Heidegger okumadıklarını açıkladıklarında gerçekleşmişti. 

Ben, daha Schawrze Hefte’nin bahsi geçmeden uzun bir zaman önce Heidegger tartışmasının tekrar ele alınması gerektiğine ikna olmuştum. Sorulması gereken soru -benim de çalışmamda uzun uzadıya sorduğum soru- Heidegger’in felsefesinin siyasi görüşleriyle bir ilişkisinin olup olmadığıdır. Ancak bu soruyu sormak için daha önceki tartışmaların kalıntılarının ortadan kaldırılması gerekiyor. 

Kabul etmek gerekir ki birkaç Heideggerci, 80’lerde Victor Farias’ın kitabının ortaya çıkmasıyla ve Freiburg’lu tarihçi Hugo Ott’un da bulgularıyla baştaki şok dalgasını takip eden bazı sorunlara daha ölçülü de olsa yanlış bir tepki gösterdiler. Heidegger’in ‘resmi hikayesindeki’ ciddi sorunlar, 1966 yılında Der Speiegel ile yaptığı meşhur röportaj yayınlanıncaya (Heidegger’in isteklerine uyarak ölümünden sonra 1976 yılında yayınlanmıştır) kadar çok da tartışılmamıştı. O dönemlerde birkaç Fransız filozof daha dengeli ve sofistike bir ‘l’Affaire Heidegger’ (Ç.N Heidegger Olayı) yorumu ortaya koydular ve örneğin şöyle bir şey önerdiler: Heidegger’in, 1930’ların başlarındaki siyasi görüşlerindeki sorun, Heidegger’in erken düşüncesindeki metafiziksel hümanizm ile sınırlandırılmış olmasından kaynaklanarak Nasyonal Sosyalizm seçeneği ile uyuşmasının eğiliminden kaynaklanmıştır. Bu şekilde korumak istedikleri Heidegger’in ‘sonraki’ düşüncesinin yanlarını, erken çalışmalarını Nazi lekesinden kurtararak temiz halde tutmak istediler.  

Ancak durum, bu hamleyle Heidegger’in düşüncesinde bir ‘dönüş’ veya değişiklik fikrini oluşturduğu için daha karmaşık bir hale geliyor; gerçi Heidegger ile uğraşan bir takım akademisyen için bu durum bir tutunma noktası oldu ve şimdi ise Heideggerciler için çok uygun bir imdat çıkışı oluşturdu. Gregory Fried’ın uygun bir şekilde ‘biyografik ikinci denize açılma’ diye nitelediği Heidegger’in düşüncesindeki değişim veya dönüşüm fikri benim hiç katılmadığım bir görüş olmakla beraber genel olarak Heidegger’in erken çalışmaları, özellikle magnum opus’u (Ç.N Başyapıt) olan Varlık ve Zaman’ı, feci yanlış okumalarına dayanmaktadır. Buna ek olarak, bu görüş, Heidegger’in moderniteyle yüzleşmesinin sadece Varlık ve Zaman’daki esas konumuyla uyumlu olduğunu ve bu çalışmadan beslendiğini, aynı zamanda, Heidegger’in düşüncesindeki farkında olamadığı ve doğrudan siyasi görüşleriyle ilgili olan çok temel bir sorunu da göz ardı eder.. Dahası, bu zorlukla ilgili olarak moderniteyle yüzleşmesinin bu yanları Heidegger’in sonraki dönem düşüncesinde de bir anda bırakılmış değil; bu yanlar Heidegger’in kariyerinin sonuna kadar projesinin merkezinde kalmıştır.  

Daha az uysal olan ‘hardcore’ (sert, sabit fikirli) Heideggerciler tarafından, Heidegger’in felsefesi ve siyasi görüşleri arasında önceki bağ kurma girişimlerine verilen genel tepki, çoğunlukla bu girişimlerin felsefi noksanlıklarından dolayı önemsenmemesi olmuştur. Doğrusunu söylemek gerekirse, bu çalışmalar haklı olarak metinlerin yorumlama eksikliklerini çabucak gösterebilecek Heideggerciler tarafından önemsenmezler. Ancak bu şekilde, Heidegger’in felsefesi ve siyasi görüşleri arasındaki olası ilişkiye dair herhangi bir soru göz ardı edilemez. 

Aslında, Heidegger’in felsefesi açıkça siyasi görüşlerine indirgenemez; ancak bunun kanıtlanması gerekmektedir zira Heidegger’in kendisi açık bir şekilde ve tekrar tekrar siyasi görüşlerinin temelinde felsefesinin özünün yattığını söyler. Bu konunun 1930’lardaki Heidegger tartışmalarında yeterince üstünde durulmadı; Heidegger hararetle siyaset felsefesi görüşlerinin temelini kendi düşüncesindeki bazı kavramlarla, Varlık ve Zaman’daki merkezi kavramlar da dahil, eklemlemeye çalışıyordu. Bu girişimi destekleyen şey ise, Heidegger’in moderniteye karşı duruş çabasını tutarsızlıkla devam ettirmesidir; ancak o, Varlık ve Zaman’daki tarihsellik kavramını kullanarak bu duruşu destekleyebileceğini düşünmektedir. Yani, Heidegger varlığın insanlar (özellikle bizim geçiciliğimiz ve sınırlılığımız) için anlam kazanmasının olanağını bir koşula dayandırıyor ve sonrasında ise bir kişinin tarihselliğini genişletip, bu kavramı modernitenin evrensel tasarımına karşı kullanmayı amaçlıyor. Bu şekilde kahramanlaştırdığı şey, özel ve geride olan olmuş oluyor. Sınırlılığımızın ve tarihi özgüllüğümüzün olguları, büründüğümüz kişiliğe nasıl hem bireysel hem de tarihsel olarak konumlanmış bir toplumun üyesi olarak sahip olduğumuz ile ilgilidir. Ancak, doğal olarak esas koşul, insan özgürlüğünün olanağı için evrensel bir koşuldur ve bu yüzden Varlık ve Zaman’da bile evrensel, transandantal bir koşuldur. 

Heidegger, İkinci Dünya Savaşı’nda ölüm kamplarındaki mahkûmlara olanları kınamak için de bu koşula güvenmektedir. Buna rağmen, 1930’larda bu koşulu özel olarak Alman insanlarının ayrıcalıklı statüsünü kurmak için kullanmak istiyordu. Ancak bunu yapma girişiminin gerçekleşme olasılığı olmadığı için ve kendi düşüncesinin teorik temelleriyle de tutarlı kalamayacağı için Heidegger, kendi garip ve oldukça gülünç olan etnik şovenizmine başvurmak zorunda kalmıştır. İşleri daha kötü yapan şey, Heidegger’in, formüle ettiği bu siyaset felsefesi görüşünün (özellikle kendine has anti-modernizmi) yanlış düşünülmüş girişiminin bazı yönlerini hayatının sonuna kadar elden bırakmaması ve inatla devam ettirmesi olmuştur. 

Bu tartışmada özellikle dikkat edilmesi gereken nokta ise Heideggeer’in sessizliği, ahlaki çöküşü, akrazisi, fırsatçılığı, kadınlığa düşkünlüğü değildir ama bunlar böyle bir insanı korkunç derecede sert bir biçimde ululaştırmaya çalışan insanlara karşı etkileyici bir uyarı olarak kullanabilir. Tartışılması gereken, çoğu kişinin Hegel’den sonra en önemli düşünür dediği kişinin bir nazi olup olmadığı değildir; zira eğer sorunu bu şekilde alırsak, bu kolay sorun birkaç karşıt örnekle zaten geçiştirilebilir. Gerçekten de bu sorunu, değeri Heidegger’in felsefesinin ‘içeriğinin’ veya temalarının sonucu olduğu için devam ettirmek istese de, bu sorun çok isabetli bir sorun değildir. Sorun, Heidegger’in felsefesinin siyasi görüşlerine uygun mu, eğer uygunsa ne kadar uygun olup olmadığı sorunudur ve bu sorun yeterli olarak tartışılmamıştır. Kişisel olarak, Heidegger’in (ahlaki yapıdan bu kadar yoksun bir düşünür olmasına rağmen insan durumunu anlayışı üzerine olan çalışmaları gerçekten önemlidir) aşağılık bir yaratık olduğunu düşünmeme rağmen, benim tartıştığım şey kendi felsefesinin çoğunlukla siyasi görüşleri ile kendi düşüncesinin kavramlarını bağdaştırma noktasında çok da başarılı olamadığıdır. 

Yukarıda belirtildiği gibi, Heidegger’in siyaset felsefesini eklemleme çabaları, onun Varlık ve Zaman’daki tarihsellik kavramına dayanmaktadır. Ancak, bizim tarihselliğimiz özel olarak belirli bir grup insana ait olacak bir şey değildir. Ölüme-doğru-varlık, (böylelikle tarihselliğimiz) varlığımızı herhangi bir insan için herhangi bir zamanda ve mekânda anlamlı kılmak adına bir koşuldur. Heidegger daha once kullanmış olduğu bu transandantal merdiveni yıkmak istiyor. Ancak bu basamakları tekrar kullanarak bir toplumun ölüme-doğru-varlıklıklarının ve tarihselliklerinin reddedildiğinde olanları, dahası 1933/34 yıllarındaki seminerinde bu toplumun tarihsiz olduğunu ve bu yüzden de bir ülkeye bağlı olabilme veya özgün Alman vatandaşları olabilme kapasitesine sahip olmadığını ısrar etmesini kınamak için kullanmıştır. Son olarak, Heidegger aynı anda siyaset felsefesi anlayışını istediği gibi eklemleyip aynı zamanda da Varlık ve Zaman gibi metinlerin içsel mantığıyla tutarlılık sağlayamaz. 

 

Yazar: Mahon O’brien 
Çevirmen: Güncel Oğulcan Ülgen 
Kaynak: The Forum


Paylaş

Düşünbil Portal

Düşünbil Portal, bilim, felsefe ve psikanaliz alanlarında yazılı ve görsel içerikli makale, deneme ve çeviri yayınlayan çok içerikli bir portaldır. Genel okur-yazar kitlenin bilinçlenmesini ve farkındalık kazanmasını amaçlamaktayız. “Düşünen her insan gençtir” vizyonu ile her genç insana hitap etmeyi amaçlayan Düşünbil Portal, dergi ve etkinliklerle bu amacını geliştirmektedir.

https://www.dusunbil.com