Paylaşmak güzeldir..

Bir gün içinde aklınızdan kaç tane çelişkili düşünce geçtiğini hiç merak ettiniz mi? Peki ya kaç kez düşüncelerinizle eylemleriniz birbirini tutmadı? Duygularınız ne kadar sıklıkla ilke ve inançlarınıza başkaldırır? Çoğu zaman kendi çelişkilerimizin farkında olmayız. Başkalarında bu tür tutarsızlıkları gözlemlemek genelde daha kolaydır. Oysa siz de en az benim kadar çelişkilerle dolusunuz. Biz insanlar, yapısal olarak çelişkilerden oluşuyoruz; huzur ve bazen de acı içinde, tezatlar içeren kendimizle yaşıyoruz.

Mesela çocuk işçiliğine ve ekolojik atıklara karşı çıkıp teknolojik ıvır zıvırlar almak ya da hırsızlığı kınayıp yasa dışı müzik ve film indirmek. Özel hayatla ilgili nutuk attıktan hemen sonra Facebook‘ta özel fotoğraflarını yayımlayanları düşünün. Sürekli uçakta olan çevreciler, yoksulluğu dert edinen tacirler, inancını kaybetmişken vaaz veren din adamları var. Sebastián Marroquín’ın kendisini ninni söyleyerek uyuttuğunu hatırladığı babası, Kolombiya tarihinin en azılı katili, uyuşturucu baronu Pablo Escobar‘dı. Çelişkili bir hayat yaşamak, son derece, belki de kesin bir şekilde insana özgüdür.

Amerikalı feminist tarihçi Joan Wallach Scott, eleştirel düşünürlerin ayırt edici özelliklerinin “çelişkileri gösterme” yeteneği olduğunu söyler oysa eleştirel düşünürler de çelişkilerden kaçamaz. Fransız filozof François Noudelmann,  Le génie du mensonge (Yalanların Dehası, 2016) isimli kitabında Michel Foucault‘yu kendi ölümcül hastalığını gizlerken “hakikatin cesareti”ne vurgu yapan biri, Jean-Paul Sartre‘ı da Vichy döneminde epey belirsiz bir rol oynayan intellectuel engagé olarak anlatır.

Bugün dünya çapında ünlü olan bazı akademisyenler kapitalizm eleştirisi yaparak kazanç elde ediyorlar. Belki de çelişkiler, entelektüel yaratıcılığı tetiklemek için gerekli bir bileşendir. Birçok insan psikolojik bütünlük hissini korumaya uğraşırken çelişkiler üretir, benlikte denge bozucu gedikler açar. İster bilinçli olsun ister bilinçsiz, bu yarıklar, yaratma esinini besler ve bu da iç çatışmaları çözüme kavuşturmanın ya da iyiye yönlendirmenin bir yolu olarak düşünülebilir. Bu, bence, yaratım sürecinin tüm alanları için söylenebilir. İç çelişkiler ve bunları çözme arzusu olmasaydı sanat, edebiyat, bilim ve felsefe de olmazdı belki.

Plutarkhos’un Stoacı ilkesine göre, ilkeleri ve davranışları tam uyum içinde olarak, yaşayan biri var mıdır? Hayır. Ama bu her zaman kriz nedeni değildir. Biz bilgi, davranış ve duyguları bölmelere ayırırız. Hayatın belirli alanlarında bazı davranış ve düşünceler kabul edilebilir nitelikteyken bazıları değildir. Örneğin yalan söylemek, kurbanları zalim bir rejimden korumak için yapıldığında kahramanca bir eylem olarak görülebilir; arkadaş ilişkisinde söylenen yalanlara ise tahammül edilemez. Bilim insanları hem laboratuvarlarda kendi meslek yaşamları kapsamında kanıtlara dayalı araştırmalar yapabilir hem de görünmeyen varlıkların konuşulduğu dini ibadetlere katılabilirler.

İnsanlar tam da bu bölmelere ayırma yetenekleri sayesinde, çelişkileriyle huzur içinde yaşarlar. Çelişkili ifadeler, eylemler veya duygular bağlam kutularından çıktıklarında, bilişsel uyumsuzluğu hafifletmek için gerekçeler bulma konusunda oldukça, belki de fazla iyiyiz. Çevreci bir arkadaşıma sigara içmenin ekolojik bir davranış olmadığını söylediğimde verdiği yanıt şöyle olurdu: “Biliyorum David, ama ben sarma sigara içiyorum.” Sanki sarma sigaralar endüstriyel olanlardan daha az zehirli ve tütün sömürüsü yapan yıkıcı sektörle -ki kendisinin de suçladığı sektörlerdir bunlar- bağlantıları yokmuş gibi bu yanıtı verirdi.

İç dünyamızda her yerde ve her zaman çelişkiler vardır ve özellikle inanç, ahlak, militanlık ve benzeri güçlü inançlar işin içine girince bu çelişkiler yüzeye çıkar. Etnografya araştırmalarımı yaptığım Gine ve Laos’ta insanların çoğu, kendilerini farklı farklı biçimlere dönüştürebilen, ontolojik olarak hayvan, bitki veya nesne biçimini alabilen, hatta görünmez olabilen ruhani varlıkların olduğundan eminler ve bu inançlarında en ufak bir çelişkiye yer yok. Kendi popüler kültürümüze baktığımızda ise yaşayan ölüler olan zombileri ve tamamen insani duygular taşıyan robotları görüyoruz. Zihinlerimiz, “çelişmezlik ilkesi”ne karşı koyan çelişkili niteliklere sahip bu varlıklarla dolu aslında. Aynı anda hem A olmanın hem de A olmamanın imkânsız olduğu düşünülse de insanlar çelişkili özellikler taşıyan varlıklara bayılırlar. Bilişsel psikoloji uzmanlarının da gösterdiği gibi, bazı çelişkiler insan zihnine özellikle çekici gelir. Bu çelişkiler; hayvanlar, insan yapıtları veya insanlar ile ilgili temel ontolojik beklentilerimize meydan okur. Sonuç olarak bilişsel olarak önemli bir belirginlik edinir ve akılda yer eder çelişkiler.

Kişi benliğinin sınırlarını aşınca ise işler daha karmaşık hale gelir. İnsan iletişimi, çelişkiler arasında, örneğin söylenenler ile jest ve ses tonuyla ifade edilenler arasında incelikli manevralardan ibarettir. Kişi, sürekli olarak muhataplarının çelişkili mesajlarını yorumlamaya ve sosyal hayatta gözlemlediği tutarsız davranışları deşifre etmeye çalışır (İngiliz antropolog Gregory Bateson ve Kaliforniya’daki Palo Alto grubundan meslektaşları bu olgular ile ilgili açık makaleler yazmışlardı).

İnsanın paradoksal emirler aldığı sosyal durumlar vardır; örneğin bir öğretmenin öğrencilerine “düşünmeden yapın!” demesi gibi. En kötü durumlar, küçük çocukların, ebeveynlerinin çelişkili duygusal talepleri arasında sıkışıp kaldığı “iki arada bir derede” durumlarıdır. Yine de antropologların tanımladığı gibi, patolojik olmayan birçok ortam da vardır. Çelişkilerin iletişim yöntemi olarak kullanılıp değer gördüğü görenekler buna bir örnektir. Yahudi kız çocuklarının ilk regl kanamalarında eskiden yaygın olan “tokat atma” göreneğini düşünelim. Doğu Avrupa Yahudilerinde bir kız çocuğu, regl olmaya başladığını annesine söylediğinde annesi kızına tokat atar ve bu sırada “Mazel tov!” (tebrikler) derdi. Bu örnekte verilen mesajların çelişkili olması, göreneğin temelini ve etkili olması için gerekli bileşenleri oluşturuyor.

Psikanalist Adam Phillips, Hep Vaat Hep Vaat (2000) isimli kitabında, şair John Keats’in sözlerinden yola çıkarak, olgun bir insan olma yolunda kaçınılmaz üç “olumsuz yetenek” tanımlar: Baş belası olma, yolunu kaybetme ve güçsüz olma deneyimleri. Ben bu listeye bir tane daha yetenek eklemek istiyorum: Çelişkilerimizin farkına varma ve bazen onları görmezden gelmeye çalışsak bile çelişkilerimizi kabul etme yeteneği.
Yazar: David Berliner
Çevirmen: Burçin İçdem

Kaynak: Aeon 


Paylaşmak güzeldir..

İÇERİK SAĞLAYICI

Fizik bölümü mezunu olup kendini fizikçi olarak tanımlamayı çoktan bırakmış ve iyi bir çevirmen olmaya çalışan, edebiyat, müzik ve doğa aşığı bir vegan. Teoride insan dünyasındaki hız ve rekabet ve her türlü şiddete karşı; uygulamada kendini geliştirmeye çalışıyor. Çağına ayak uydurmakta biraz zorlanıyor. "Piano piano bacaksız", nedir bu acele!

Comments are closed.