Paylaşmak güzeldir..

“İşkencenin amacı işkencedir”. George Orwell’ın 1984’te belirttiği gibi, işkence, amaca yönelik bir araç değildir, amacın kendisidir. Daha önce de söylediğim gibi, bir mahkûmdan güvenilir bilgi almak amacıyla kullanılan işkencenin iyi bir yöntem olduğuna dair hiçbir bulgu yok. İşkence politikamızın mimarları da bunun etkili olup olmadığıyla hiç ilgilenmemekte. Esasen, en iyi istihbaratın cebri olmayan ve alelade sorgularla elde edildiği gözlemlenmiştir. Bu yüzden, işkence programımız tamamen bir fiyasko olagelmiştir. O halde niçin bunu sürdürme konusunda böylesine acımasızız?

Jennifer Pierce bir yazısında, işkencenin maksadının aslında belki de bilgi almak olmadığını söyler. Orwell’ın da dediği gibi, belki de işkencenin kendisi bir amaçtır. Pierce, Hannah Arendt’in epey bilindik olan şu düşüncesini hatırlatır; “İktidar ve şiddet birbirine zıttır; birinin kurallarının mutlak olduğu yerde diğerinin hükmü yoktur”. 1933’te Nazi Almanya’sından kaçmış bir Alman Yahudisi olan Arendt, işkencecinin mahkum üzerinde uyguladığı iktidarın aslında bir çeşit zayıflık olduğunu belirtir. Arendt’e göre gerçek iktidar, insanların tabiiyetini onları ikna ederek kazanma kabiliyetidir. Bu, demokrasinin vatandaşlarına uyguladığı iktidardır. Şiddet bu türden bir iktidarın antitezidir ve totaliter rejimlerin alamet-i farikasıdır. Bu bağlamda şiddetin amacı diğerleri karşısında galip gelmek değil, daha ziyade kontrol edilemeyenleri cezalandırmak ve tahrip etmek.

Aynı şekilde, işkencenin amacı herhangi stratejik bir hedefe ulaşmak yerine basitçe acı çektirmek de olabilir. Belçikalı partizanlarla çalıştığı için Gestapo tarafından işkenceye uğratılan Jean Améry, “Torture (İşkence)” başlıklı yazısında, işkencenin, zarar vermek suretiyle diğerleri üzerinde güç hissetmeyi sağlayan sadist bir arzu tarafından güdülendiğini söyler. Améry şunları kalem alır;

Bu şekilde, işkence, toplumsal dünyanın topyekûn değişimi haline gelir; ancak yoldaşımızın hayatını garanti altına alıyorsak, ıstırabını hafifletiyorsak, kendi egomuzu gemliyorsak içinde yaşayabileceğimiz bir dünyadır bu. Fakat işkence dünyasında, kişi ancak, karşısındaki kişinin hayatını yıkmak suretiyle var olabilir. Eli silahlı bir kimse tarafından uygulanan hafif bir baskı bile, kişiyi […] kasapta acı acı bağırarak ciyaklayan yavru bir domuza dönüştürmek için yeterlidir.

Kurbanı insandışılaştırmak, işkencenin uzun vadeli bir sonucu değildir. İşkencenin esas niteliğidir.

Carl Jung, “Sağlıklı bir kimse diğerlerine işkence etmez, genellikle, işkenceciye dönüşmüş bir kimse tarafından işkenceye maruz kalır” der. Aynı sebeple, sağlıklı bir ulus endişelerini, mahkûmların bedeni üzerinde giderme gereksinimi duymaz. Andrew Sullivan’ın itinayla açıkladığı gibi, işkence programımız ve bunun yasal gerekçesi, Nazi işkence programı ile oldukça benzerlik göstermektedir. Bizim gibi, Naziler de yaptıkları şey için “geliştirilmiş sorgulama” derler. Ve geniş çaplı bir biçimde raporlandığı üzere, kendi işkence programımız, dünyadaki en vahşi rejimlerin kullandığı teknikleri örnek almıştır. Bize 11 Eylül’de saldıran insanları yakalayıp cezalandıramadığımızda, teröristlerin bize yaşattığı korkunç hasara dair oluşan öfkemizi, onlarla bağlantısı olduğundan şüphelendiğimiz kişilere işkence ederek gidermeye çalıştık. Dokuz yılın ardından, işkence, ne bizi daha güvende kıldı ne de o gün ölen insanları geri getirdi. Dokuz yılın ardından, artık durma zamanı.

 

Yazar: Robert de Neufville
Çeviren: Müleyke Barutçu
Kaynak: Big Think 

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.


Paylaşmak güzeldir..

İÇERİK SAĞLAYICI

Fatih Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden lisansını ve Sosyoloji’den çiftanadalını tamamladı. “Sosyal mesafe”, “göç”, “toplumsal cinsiyet” konuları üzerine projeler ve çalışmalarda yer aldı. Çeşitli dergi ve online platformlarda yazarlık, çevirmenlik, editörlük deneyimleri edindi. Postmodern yazın, absürd drama, kültürel çalışmalar ve gündelik sosyoloji okumayı sever, playlist’inden “dünyadan sesler” hiç eksik olmaz.

Comments are closed.