Amerikalı kadın filozoflar sözde 20. yüzyılın ortalarına kadar yoktular. Elbette ki bu doğru değil, zira nasıl ki mevsimlerin sırası değiştirilemez, felsefi düşünceye yönelen bir aklı da felsefeden alıkoymak mümkün değildir. Lakin felsefik bir zihnin eğitilmesi tamamen farklı bir konu. Kadınların yüksek eğitimden mahrum edilmesi sebebiyle Judith Sargent Murray’in belirttiği üzere, felsefe alanındaki eğitim kadınlarca zor kazanılmış bir haktır.

Boston’dan çok da uzak olmayan Massachusetts, Glouscester’da doğan Judith, Mississippi Bölgesi’nde vali olan erkek kardeşine yazdığı mektuplarında kardeşinin Harward Üniversitesi’nde eğitim gördüğünü ama kendisinin sırf kadın olduğu için bu olanaktan yoksun bırakıldığına çok üzüldüğünü belirtiyordu. “On the Equality of Sexes” makalelerinde böyle yoksunlukların sonuçlarını inceliyordu Judith Murray. Sözü edilen bu makalede zihnin dört gücünden behsediyordu: hayal gücü, bellek, yargılama ve mantık. İlk üçünün hem kadında hem de erkekte eşit miktarda bulunduğunu kanıtlamış, dördüncü madde olan mantıkta eşitliğin ise kesin olarak kanıtlanıp kanıtlanamayacağının bu aşamada bilinemeyeceğini söylemişti zira mantık için sıkı bir eğitim gerektiğinin altını çiziyordu ki işte bu kadınların mahrum edildiği alandır.

Erkek filozoflar her daim eğitim almış oldukları için eğitime ihtiyaç duyduklarını kanıtlamak zorunda olmadılar. Tersine bilginin doğası üzerine yazan kadın filozoflar ilk önce eğitim hakkına sahip olmaları gerektiğini kanıtlamak gibi zaman tüketen uğraşlarla da meşgul oldular. Judith Sargent Murray, Mary Wollstonecraft’ın Kadın Haklarının Gerekçelendirilmesi eserinden bile önce yazdığını öne sürdüğü “Equality” makalesinde halletmesi gereken ilk görevi eğitimi hak edip etmediğini kanıtlamasıydı. Judith Murray’in ilk eseri ‘Constantia’ mahlasıyla basıldı, çünkü o zamanki görgü kuralları kendi ismini kullanmasına mahal vermiyordu. Evrenselci ve soru cevap üzerine kurulu eserinin ilk basımı erkek kardeşinin dikkatini çekince, Judith Murray, kardeşi tarafından sırf bu eseri bastırdı diye ağır bir şekilde eleştiri yağmuruna tutuldu.

Judith Murray felsefi fikirlerini şiir, mektup, antlaşma, tiyatro oyunu ve uzun hikâye gibi birçok alanda açıklıyordu. Empedocles ve sonrasında erkekler birçok kez felsefeyi şiir türü içinde yazmışlarsa da bu hiçbir zaman gerçek felsefe olarak görülmedi. Tiyatrolar Devrim Savaşı boyunca kapalı olduğundan, Judith Murray oyunların entelektüel ve ahlaki erdemleri yayma yöntemi olduğunu savunuyordu.

Judith Murray’in etik ve bilgi felsefesi onun hem Plâtoncu idealist hem de feminist özgürlüğü öne çıkaran Amerikan pragmatisti olduğunu ortaya koymaktadır. 1798 yılında hazırladığı üç ciltlik eseri The Gleaner‘da yayımlanan Observations on Female Abilities’ adlı dörtlü makale serisinde Judith Murray, siyasi liderlik ve evcil karakter için kesinkes gerekli olan uygulanacak ahlaki değerleri sıralıyor, kadınların yeteneklerini örnek kanıtlar sunarak açıklıyordu. Kendi cinsine tanımlanan “dar sınırlar” anlayışına net bir anlayış getirerek, Judith Murray, hem açık bir biçimde tartışmak, hem de tartışmanın sonuç kısmını zekice başta gizli tutmak amacıyla her bir söz sanatını kullanıyordu ki o da şu şekilde gelişiyordu: Mahkemeye dair klasik bir nutuk çekmenin ardından mahkeme heyetini davaya çağırır. Kadınların yüzyıllarca entelektüel toplumların oluşmasına, orduların zafere ulaşmasına ve milletlerin zenginliğe kavuşmasına vesile olduklarına ve tüm bunların yanı sıra ailelerini sadakat ve evdeki görevlerini yerine getirmeleriyle onurlandırdıklarını belirterek konuşmasına devam eder. Judith Murray ‘Dikkatli Okuyucu’ya manası gizli savı -Kadınlar geçmişte toplum içinde liderlik pozisyonunda yer alabiliyorken şimdi neden durum böyle değil? – fark etmesi için resmen yalvarır. Bu bağlamda, Judith Murray’in taraftar olduğu konu yeni bir millet yaratmada kadının sivil katılımı olmuştu.

Entelektüel ve ahlaki erdemler siyaset felsefesi ve sivil sorumluluk alanlarına sıkı bir şekilde bağıntılıdır. Judith Murray’a göre, ahlaki erdem, hayırseverliği aileden başlayıp topluma ve hükümete kadar uzaman tüm sosyal kurumlarda zorunlu kılmaktayken, liderlik sadece ailesel tarımdan ticarethaneye kadar uzanmakla kalıyordu. Judith Murray bu savını desteklemek için baştan sona kadın liderler, düşünürler ve aktivistlerin tarihleriyle ilgili yetmişi aşkın örnek vermiştir. Özellikle kadın yazarlar tarihsel miraslarını, tekrar ve içeriğine kendi felsefelerini de ekleyerek, desteklemişlerdir. Örneğin Marie de Gournay, Sor Juana Ines de la Cruz ve İkinci Cins adlı eserindeki liste her ne kadar İngilizce çevirisinden çıkarılmış olsa da Simone Beauvoir.

Kadın filozof teriminin oksimoron söz sanatı olarak kullanılmasının üstünden çok fazla zaman geçmemiş, kadınların filozof olarak varlıkları adeta inkâr edilmişti. Kadın filozoflar göz göre göre kabul görmemişlerdi. Benzetme yapmak gerekirse durum üniversite derslerine katılan kadınların (Anna Maria van Schurman ve Elizabeth of Bohemia gibi) derste arkasında oturmakta zorunlu oldukları perde sanki tüm kadın düşünürlerin üstüne çekiliydi.

Amerika’da kendini filozof olarak adlandıran ilk kadın Frances Wright (1795-1852) İskoçya’da doğup İngiltere’de büyüdü. Bilgi ve sorgulamanın doğası üzerine öğütler veren Wright, New York şehrinde onu dinlemeye gelen izleyicilerine bilgisini onlarla paylaşanın bir kadın olduğunu akıllarının bir köşesinde bulundurmalarını tembihliyordu. Faydacılığı benimseyen Wright’ın insan gelişimi prensipleri onun hayranı olan Jeremy Bentham’dan ve onu “harikulade”olarak adlandıran John Stuart Mill’den farklıydı.

Platon ise Diotima ve Aspasia dâhil birçok kadını filozof diye adlandırıp hayranlığını belirtmiştir. Yine de yüzyıllar boyu o kadınların gerçekte var olmadıkları tartışıla gelmiştir. Ilımlılık ve uyumum erdemleri konusunda yazı yazmış olan Pitagor kadınları sayılmayacak kadar önemsiz görülmüşlerdir. Batlamyus adındaki bilim insanı hakkındaki yorumları sayesinde üzerinde çalışmalar yapılan Hypatia ise sadece bir istisna sayılmıştır.

On beşinci yüzyıldan Laura Cerreta ise erkeklere yazdığı kurgusal mektup eserleriyle kadın düşünürlerin istisna olduğu mitini çürüttü. Ama Christine de Pisan’ın on dördüncü yüzyılda yazarak para kazanması ve kendi ihtiyacından ötürü feminist felsefe üzerine yazması hayret edilesidir. Aynı şekilde Bolonya Üniversitesi daha öncesinde birkaç kadına felsefe alanında doktora yapma imkânı ve üniversitede makam vermesine rağmen Batı geleneği bu örneği takip etmede çok yavaş kaldı.

Judith Murray’in listeleri içerisinde, yukarda bahsedilen her şeyden söz ediliyordu ama Murray aynı zamanda çağdaşları olan Amerikalı siyaset felsefecisi Mercy otis Warren ve İngiiz tarihçi Catherine Macaulay ile de iletişim halindeydi. Judith Murray ayrıca siyaset felsefesi, özgürlük, adalet ve federalizm konularında da makaleler yazdı. Fakat kadınların varlığını ve onların da hayat kurma yollarına ihtiyaçları olduğunu görmeyen adalet sistemini sorguluyordu. Yasaya göre kadınlar öteberi ve babaları veya kocalarının sahip olduğu nesnelerdi. On sekizinci yüzyılda birçok kadında olduğu gibi, mal sahibi veya maddi güvenceye sahibi olmak kadınların mahrum bırakılmış olduğu haklardı.

Judith Sargent Murray’i eleştirenler onun şöhrete olan isteğini ifade ettiği için hayal kırıklığına uğradıklarını ifade ediyorlar yine de asıl noktayı kaçırmaktalar. Şöhrete kavuşmadan o da diğer kadın düşünürler gibi unutulmaya yüz tutacaktı. Murray gelecekteki kadınların onun gibi kadınların var olduğunu kendi bilgi ve öz saygıları için öğrenmeleri gerektiğini anlamıştı. ‘Kendini referans alma’ onun kadınlara nasihatiydi. On dokuzuncu yüzyılda bir şair olarak kabul gördü, yirminci yüzyılın sonlarında tarihçiler tarafından sosyal adaleti savunan ‘cumhuriyetçi anne’ olarak keşfedildi ve son olarak da filozoflarca üzerinde düşünülen bir karakter oldu. Şöhreti olmasaydı Murray’in geçmişten ve kendi çağdaşlarından hazırladığı o uzun kadınlar listesi de unutulmaya yüz tutacaktı. Çok daha az sayıda filozof Elizabeth of Bohemia’nı sağladığı etkiyi biliyor, çok daha az sayıda düşünür Heloise ile Aberald arasındaki farkı ve hatta Sartre’ye atfedilen fikirlerin bir kısımının Simone de Beauvoir’in ilk günlüklerinde olduğuna dair kanıtın var olduğunu biliyor.

Artık kadınlar sırf cinsiyetlerinden dolayı eskiden olduğu gibi derslere ayrı yerde tutulan öğrenci olarak katılmıyor ki bunu örneğine yüzyılın sonlarında Mary Whiton adlı kadın öğrenci derse katıldı diye erkek öğrencilerin William James ile beraber protesto için dersi terk ettiği olayda rastlıyoruz. Artık kadınlar mantıkçı Christine Ladd- Franklin’e olduğu gibi doktora hakkından da mahrum bırakılmıyor. Yine de felsefe alanında kadınlara yeterince teşvik var mı diye sormadan da edemiyoruz? Kadın filozoflar yok sayılma ve alaya alınma tehlikeleriyle uzun zaman karşı karşıya kaldılar, asıl endişemiz ise elde edilen bu ilerlemeler acaba bir gün yine kaybedilecek mi?

Judith Sargent Murray bir nebze ünle beraber geç de olsa ortaya çıktı. Gloucester’da bulunan evi müzeye dönüştürüldü. Kasaba onun şerefine duvar resmi yapımına başladı. Gençler tarih dersleri için Murray ile ilgili araştırma yapmaya, uzmanlar ise- Murray’in yirmi dört ciltlik el yazma mektupları, makaleleri ve şiirleri son zamanlarda bulunduğundan ve eseri The Gleamer yayımlandığından ötürü- Murray üzerine onu filozof aynı zamanda Amerikalı bir yazar olarak gören ciddi çalışmalar yapmaya başladılar.

 

Yazar: Therese Dykeman
Çevirmen: Merve Erdoğdu
Kaynak: Philosophy Now, Eylül/Ekim 2002

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.