Künye | İletişim | Yazı Gönder | Bize Katıl | Yazarlar | Çevirmenler | Çizerler | Arşivler
Paylaşmak güzeldir..

“Kafkaesk” sıklıkla kullanılan ancak çok az anlaşılan bir kelimedir. İnsanların zihninde entelektüel ve sofistike düşünceler uyandırır ancak içinde barındırdığı bir damlacık ironi, onu kullananların, kelimenin gerçek anlamıyla özdeşleşmekten kaçınmalarına sebep olur.

Bir sözcük, ne kadar çok yanlış kullanılırsa, popülerliği o kadar artıyor. Geçen yıl, avukat-yazar John W. Whitehead, bir Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı skandalı hakkında “Kafka’nın Amerika’sı” başlıklı bir makale yazarken, ünlü yazara yaptığı atıf oldukça isabetliydi:

“Artık, bir insanın tam olarak ne yaptığını bile bilmeden herhangi bir cürümle suçlanabileceği bir toplumda yaşıyoruz. Bu kişi, gecenin bir yarısı devriye gezen bir Swat timi tarafından tutuklanmış olabilir. Kendisini tamamen açıklanmayan nedenlerle uçuş yasaklılarının olduğu bir listede bulabilir. Gizli bir mahkemenin verdiği gizli bir emirle, neden hedef alındığını sorgulama hakkı dahi olmaksızın telefonları dinlenmiş ve internet hattı takibe alınmış olabilir. Gerçeği söylemek gerekirse, bu Kafka’nın kâbusu ve yavaş yavaş Amerika’nın gerçeği haline geliyor.”

Gizli mahkeme kararlarının ve üstü örtük bürokratik işlemlerin hüküm sürdüğü ve mahremiyetlerin sıklıkla ihlal edildiği bir dünyada yaşıyoruz; bütün bunlara Kafka’nın en ünlü romanı Dava’dan oldukça aşinayız. Bu yıl, eserin yazılışının yüzüncü yılına işaret ediyor – yayınlanışı Kafka’nın 1925’te ölümünden sonra gerçekleşmiş olsa da.

[…] İktidardakiler, kitapta kendilerine ayna tutulmasından hoşnut değillerdi ve “burjuva çöküşü” etiketini Kafka’yla ilişkilendirdiler; çalışmaları doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği’nde yasaklandı. Komünist edebiyatçı ve toplum bilimci Georg Lukács, Kafka’yı en çok tenkit edenlerden biriydi; fakat 1956’da Budapeşte’de tutuklanmasından sonra, “sonuçta, Kafka gerçekçiydi” sözleriyle yaptığı hatayı itiraf ettiği söylenir. Fakat bu U dönüşü de, daha önceki iddialarında olduğu gibi dar görüşlü olduğuna işaret eder; çünkü her iki ifade de Kafka’nın çalışmalarındaki asıl noktayı kaçırıyordu.

Kafka [Max Brod’un onun hakkında söylediği gibi] bir kahin değildi. Üç kız kardeşinin de kurbanı olduğu Yahudi soykırımının sistematik zulmünü öngörememişti. Gençliğinde Prag’da soykırım benzeri koşulları deneyimlemişti. Ailesi, kendilerini günlerce bir apartmana kapatmak zorunda kalmıştı ve yazarın okuduğu Alman-Yahudi lisesi harabeye dönmüştü. Fakat bu eziyetler, zamanla cinayete dönüşecekti. Rusya’da düzenli olarak meydana gelen devlet destekli Yahudi cinayetleri, konu çok uluslu Avusturya-Macaristan ya da “ “yüksek medeniyet seviyesine” ulaşmış Alman İmparatorluğu olunca imkansız olarak niteleniyordu.

Dava’nın dikta rejimi altında yaşayan insanlarla nasıl özdeşim yaratabildiğini görmek kolay. Bununla birlikte, romana üstünkörü bir bakış bile, Kafka’nın masum kurbanların acısını tasvir etmediğini açığa çıkarıyor. Kahraman Josef K, dış dünyayla ya da başka bireylerle herhangi bir ilişki kurmuyor ve mahkemenin kendisine sürekli olarak hatırlattığı bazı gizli suçlardan dolayı acı çekiyor. Finalde, infaz, K’nın rızasıyla intihar şeklinde gerçekleşiyor. Kafka, bu noktada, mahkemenin zar zor karar verdiğini göstermek için çok çabalıyor. Bu romanda, suçlanan adamın iradesine karşı çıkan hiçbir olay gerçekleşmiyor.

Kafka, bu kitapta, insanların nasıl kurbana dönüştüklerini tasvir etmekle kalmaz, aynı zamanda iktidarın, kurbanlarının suça ortaklığına ne ölçüde dayandığını da gösterir. Bu fenomen, politikanın ötesine geçer ve psikanalizin iç görülerine de değinir. Bir oğul, babasının ölümünden çok sonra babasına itaat etmeye devam ederse, bir zamanlar kendisine boyun eğdiren kırbacı kendi eline almış demektir. Freud, süperegonun, yani babayı temsil eden ve onu ölümsüzleştiren baskılayıcı değerler sisteminin sonraki kuşaklara aktarıldığından emin olan psikolojik bir varlığın mevcudiyetiyle bu durumun nasıl mümkün olabileceğini açıklamıştı.

Kafka, psikanalizin sağaltıcı/teröpatik vaatlerinden kuşku duyuyorduysa da, ekolün iktidarın yayılımını anlatış biçiminden etkileniyordu, zira kendi öznel tecrübeleriyle de örtüşüyordu. Kendisine, sürekli olarak beceriksiz ve aşağılık olduğu veya suçluluk duygusuyla hareket ettiği söylenen biri, böylesi bir imaja direnmek ve kendi gözünde dahi suçlu duruma düşmemek için oldukça fazla enerji harcamak zorunda kalacaktır. Sadece baskıcı kuvvetler kendisini çiğnediği ve küçümsediği için değil, bu güçlerce ele geçirildiği için savaşmak zorundadır. Zehir, (artık) kendi vücuduna misafir olmaktadır.

Dava’daki bu nüfuz etme süreci, ağır çekimde takip edilebilir: Josef K.’nın infaz alanına yaptığı gönüllü yürüyüş, sadece mutsuz bir sondur. Süreç, son derece incelikli biçimde, K.’nın gözetime tabi tutulmasıyla başlar. Kendisine, o andan itibaren durumuyla büyük ve güçlü bir otoritenin ilgileneceği söylenir. Bu, birçok gözün kendisine yönelmesiyle doğrulanır: Komşuları penceresinden içeriyi gözetlerler, çalışma arkadaşları evine davet edilmeden gelirler ve yabancı insanların davası hakkında her şeyi bildiklerini öğrenir.

Suçlanan adama dönüştüğü andan itibaren şüphenin de öznesi haline gelir ve artık mahremiyetini kaybetmekten muzdariptir. Hiç kimse ona zarar vermez ya da onu hapsetmeye kalkmaz; hiç kimse bir bankada yönetim pozisyonunu sürdürme hakkına itiraz etmez ve hatta mahkemenin başındaki kavgacı taşkınlıkları bile cezasız kalır. Buna rağmen, K. tuzağa düşmüş bir hayvan gibi hisseder; bu durum, Kafka’nın okuyucuyu bile gerçek tehditler ve paranoyalar arasında ayrım yapma yeteneğini kaybetme noktasına getirdiği izlenimini yaratır.

Bugün, bu fiziksel temas içermeyen nüfuz etme durumuna Kafka’nın ilk kuşak okuyucularından çok daha duyarlı durumdayız. Bu, toplumumuzdaki atmosferik değişimlerin bir sonucudur. 2004 yılında Avrupa Birliği, tüm pasaport sahiplerinin parmak izlerini toplamaya ve yüzlerinin dijital fotoğraflarını çekmeye karar verdi. Bu, ABD’den gelen ve güvenlik meselelerini içeren muazzam baskının bir sonucu olarak ortaya çıktı. Artık herhangi bir Avrupa ülkesinde parmak izi vermeden yeni bir pasaport almak mümkün değil. Devletin, vatandaşlarının bedenlerini, herhangi bir temele dayanmayan uygulamalarla taciz etme hakkı olmadığı gerekçesiyle bunu reddetmek, kişiyi gülünç ve şüpheli gösterebilir. Yakın bir geçmişe kadar, bir dedektif filminde bir karakterin parmak izinin alınması, o karakterin damgalanmasının net bir işareti, sosyal ve ahlaki yozlaşmışlığın bir göstergesiydi.

Yüz tanıma konusunda da benzer bir durum söz konusu. Pasaport dairesi bana, ayakta duran bir vatandaşa bir kamera yöneltiyor. Diğer devlet kurumları da şehirde gezinirken binlerce kamerayı bana doğru yöneltiyorlar. Bu kameralar, ben ve metroda karşımda oturan iyi giyimli kadın da dahil herkesin potansiyel birer suçlu olduğu mesajını veriyor.

İkinci bir mesaj da, herkes gözlem altında olduğunun farkında olduğu için, her zamankinden daha güvenli bir yaşam sürdüğümdür. İnsan gerçekten bilmek ister mi? Detaylara dair bir araştırma süreci, anonim güçlerle yüzleşme tutkusu ile en sonunda yaşama gücünü baltalayan Josef K.’nınki gibi bir kaderle sonuçlanabilir.

Sınırsız izleme ekipmanlarının çoğalmasının toplumları nereye götüreceği hakkında fikir sahibi olmak için çok iyi bir hayal gücüne gerek yoktur. Şüpheli olmak kaçınılmaz ve doğal bir sosyal durum haline gelecek ve gözetim personeli görünmez olacaktır. Bu durum, NSA skandalından çok önce de açıkça görülebiliyordu; çünkü veri depolama cihazları, kimlerin ellerinde bulunduklarından bağımsız olarak son derece açgözlüdürler; elektronik bilgi giderek daha ayrıntılı profiller toplama eğilimindedir. Hangi ahlaki endişe, ciddi güvenlik problemleri olan ya da bir gün böylesi bir problemle boğuşabilecek bir devleti bu tür aygıtları kullanmaktan alıkoyabilir?

Veri toplama Kafka’nın romanlarında önemli bir role sahiptir: Şato’da kayıt tutma konusunda neredeyse kesintisiz bir konuşma vardır ve kişisel verilerin toplanması tüm acayip ayrıntılarıyla tasvir edilir. Bunun da Kafka’nın açısından herhangi bir kehanet yeteneğiyle çok az ilgisi vardır; bunun yerine, yazarın profesyonel deneyimleriyle daha ilgilidir: Kafka, devlet tarafından işletilen bir sigorta şirketinde yetkiliyken, istatistiksel değerlendirmeye verilen önemin yeni ve yıldırıcı bir şey olduğunu hemen fark etti. Ofisinde, bireylerin hayatları ve felâketler, dosyalar ve istatistikçiler için sadece birer veriden ibaretti. Kafka, bu modern bürokrasi araçlarının toplumsal etkilerine duyarlıydı; tesir ettikleri insanların düşüncelerini değiştirdiklerini de fark etmişti. Bu tür kurumlarla iş yapan herkesin onların rutinlerine uyum sağlamaktan başka çaresi yoktu. Kafka, sistemin en kötü durumdaki kurbanlarının, zorla onun ofisine girmek yerine itaatkâr bir şekilde formları doldurarak bildirim beklediklerini görerek hayrete düşmüştü.

Bu aynı zamanda, nüfuz edişin sonucu olarak da görülebilir. Kafka, Dava’da, suçlanan adamın tutanakları ilk başlarda oldukça zorlayıcı şekilde sorguladığını ancak sonraları giderek daha az soru sormaya başladığını açık ve canlı bir şekilde tasvir eder. Şato’daki K. gibi o da bürokratik işlemlerin çapraşık tanımıyla satın alınmaya ses çıkarmaz. Ve bir süre için bu durumun, kendisini kaderini anlamaya yaklaştırdığına dair bir yanılsama içine düşer.

Okuyucular, bu çıkmaz sokakta ilerlerken tanıdık bir şokla sarsılıyorlar. Gözetim ve terörle mücadele konusundaki kamusal tartışmalarda -ki bunlar çoğunlukla teknik çözümlerin en uygun cevap olduğu düşüncesi üzerinde dönerler- yasal ve teknik detaylar içinde boğulmanın nasıl bir şey olduğunu biliyorlar. ABD Dış İstihbarat Gözetleme Mahkemesi’nin neden gizli çalıştığını, ne sebeple 34.000 hükümet gözetim talebini onayladığını ve neden yalnızca 11 tanesini reddettiğini (kısmen reddettikleri talepler *onayladıkları için değil, yazılı sebep bildirmek zorunda olduklarından) bilmek veya bulut bilişiminin güvenliğini ve online depolamayı göz önünde bulundurmak yararlı oluyor. Ve Avrupa hükümetleri için, ABD merkezli veri çizgilerini kendi ülkelerininkiyle değiştirmeyi düşünmek yerinde bir tavırdır. Bununla birlikte, teknik konulardaki bu kararlılık, uzun vadede bizleri kesinlikle şaşkına çevirecektir.

Josef K mahkemede kaybeder çünkü davayı harekete geçiren şeye dair görüşünü yitirir. Şato’da K neden kendisine ihtiyaç olmayan uzak bir köye arazi araştırmacısı olarak çalışmak üzere çağrıldığını bilmek ister. Aldığı dolambaçlı cevap, bu türden bürokratik işlemlerin son derece karmaşık olduğu ve sonuç olarak da ölümcül kararların bazen kendiliğinden geldiği anlamına gelir. Hiç kimse sorumlu değildir ve şikayetleri yöneltecek bir merci de yoktur.

Bu durum, iktidara sahip olanların sadece gizliden gizliye diledikleri şeyi uygulamaya koyduklarını iddia ettiklerinde daha sorunlu hale geliyor. Yıllar boyu, Facebook gibi sosyal medya sitelerinin kişisel verilerle nasıl alışveriş yaptıklarına dair herhangi bir eleştiri, klasik gizlilik fikrinin her şekilde modası geçmiş olduğuna dair küstah bir yanıtla karşılaştı.

Bu tartışmada bir gerçeklik payı var. Google Street View’ın mülkümün dijital kaydını yapmasına ve görüntüyü çevrimiçi paylaşmasına izin vermek zorunda değilim fakat bunun olmasını engellemek için çok sinir bozucu bir mücadele vermek zorundayım ve bununla ilgilenmiyorum. Hiç kimse beni bir kutucuğu işaretlemeye ve Facebook’un şart ve koşullarını kabul ettiğimi teyit etmeye zorlamıyor ancak bunu her şekilde, metindeki karmaşık dili anlamaksızın yapıyorum. Sonuç olarak, sözleşmeden doğan yükümlülükler altına körü körüne girmiş oluyorum -ki bu sözleşme güvenimin bir kanıtı olarak kabul ediliyor. Sonunda, “görünürde gizliliğin” (Alman blogger Sascha Lobo’nun adlandırdığı gibi) tarihsel olarak eşi benzeri görülmemiş bir biçimiyle uzlaşıyorum. Ve komşular benim hakkımda hiçbir şey öğrenmedikçe devletin benim özel işlerimi ustalıkla incelemesine izin veriyorum.

Aşırı karmaşık, sersemletici bir dünyada ahlaki tecrit duygusu anlayabileceğimiz bir şeydir. Kafka, insanların istatistiksel varlıklara dönüşmesinin ve yaptıkları her hareketin veri olarak derlenmesinin ne anlama geldiğini anlamaya başlayan ilk yazardı. Kafka’ya göre problem makine değildir, bürokrasinin kendisi suçsuzdur; aktif bir etmen değildir. Suç bizimdir. Kutucukları işaretleyen, fotoğraflarımızı paylaşan ve silmeyi unutanlar bizleriz.

Resmi olarak, kişisel hayatımızda ne istersek yapma özgürlüğümüz var ve yine de bu özgürlükten vazgeçtiğimiz duygusuyla gittikçe daha da kuşatılmış hale geldik. “Yani o zaman özgür müsünüz?” diye soruyor birisi Kafka’nın The Man Who Disappeared romanının romantik karakteri Karl’a: “’Evet özgürüm,’ dedi Karl ‘ve hiçbir şey onun özgürlüğünden daha değersiz gözükmüyordu’”. Bir kez olsun, son sözü Kafka’ya bırakmamalıyız.

Yazar: Reiner Stach  
Çeviri: Zeynep Şenel Gencer
Kaynak: NewStatesman 

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.


Paylaşmak güzeldir..

İÇERİK SAĞLAYICI

11 Ekim 1980’de Antalya’da doğdu. Mühendis bir baba ve doktor bir annenin tek kızıdır. Eğitim öğretim hayatını İstanbul’da tamamlayan Gencer, İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Sinema ve Televizyon bölümünü bitirdikten sonra, eğitimine New York Film Akademi’de devam etti. 2008 yılından beri çeşitli platformlarda çeviri ve sinema eleştirileri ile yer almakta. Evli ve bir çocuk annesi olan Gencer, David Guetta hayranı. Gerilim ve cinayet romanları okumaktan hoşlanıyor.

Comments are closed.