Geçenlerde daha önce duymadığım Norveçli filozof Lars Svendsen’in kitabı A Philosopy of Evil’ı aldım. Bu kitap bana durduğu raftan seslendi. Sert kapağında taşıdığı başlık, çok zor bir konuyu ele almak için cesur bir girişimi vaat etmekte.

Kötülüğün doğası – iyiliğin doğası sorusu ile beraber – etik felsefenin çözülmemiş temel sorularından biridir ve Platon çağından bugüne kadar çözülmeden kalmıştır. Felsefi bir ortamda ‘‘iyi’’ ve ‘‘kötü’’ terimlerini çerçevelemek bunların anlamlı, pragmatik ve evrensel biçimde tanımlanabileceğini önermektir. Ancak bu tanımları yapmaya yönelik az sayıda girişim başarısız sayılmıştır. Dinler ve katı politik doktrinler iyi ve kötüyü tanımlar tabii… Ancak akademik felsefe farklı bir nesnellik standardına bağlıdır ve her türden ahlaki dil için sağlam bir demir atma noktasından çok uzaktır.

Friedrich Nietzsche, 1886’da ahlaktan vazgeçip onu “iyi ve kötünün ötesinde” aramamızı önerdi. “İyi” ve “kötü” terimlerinin tüm yaygın ve kabul gören anlamlarının ötesinde, akademik felsefenin o zamandan beri Nietzscheci tarafta kaldığını söylemek galiba adil olacaktır. Modern felsefenin durduğu yer burasıdır.

Bu yüzden, soruya yeni bir açısıyla bakan Lars Svendsen‘i keşfetmek heyecan verici ve birinin bu işe nasıl devam edeceği düşüncesi merak uyandırıcı. “Kötülük” terimini kullanmak yanında biraz ironi barındırır, çünkü hepimiz bu terimin kaygan olduğunu biliriz. “Kötülüğü” usulca reddetmek ve onu bize zarar verenlerle denk tutmak insanın doğasıdır. Bununla birlikte, dünyada başkaları tarafından kötü olarak kabul edilmeden var olmanın imkansız olduğunu biliriz. “Kötülük” her ne ise hem çevremizde hem de içimizde mevcut görünüyor. Bu kelime hakkında inandırıcı bir şekilde yazmak, oldukça dürüst bir filozof olmayı gerektirecektir.

Lars Svendsen kötünün anlamı hakkında güçlü, orijinal bir teori getiren bir kuramcı olmaktan ziyade, daha çok A Philosophy of Boredom ve A Philosophy of Fear kitaplarını yazan bir üstat olarak karşımıza çıkıyor. Bu kitap bir teorinin açıklanmasına değil, teoriyi aramaya denk düşüyor. Svendsen kitabın yazarı olarak biz okuyucular ile aynı pozisyonda: Kötünün anlamını bilmiyor ve bulmak istiyor.

Svendsen’in ön koşullarından biri hayranlık uyandıran bir şekilde pragmatik ve iddialı: Kötülüğün doğasını bağımsız veya teorik olarak tartışmayı reddediyor, bunun yerine bizi daha iyi bireyler haline getirecek bir cevap bulmayı umuyor. Bu kitabın bir fark yaratmak için var olduğu görülüyor. Svendsen, “Kötülük asla haklı gösterilmemeli, hiçbir zaman açıklanmamalı,” diyor. “Onunla savaşılmalı.”

Kitap, kötülüğün doğasıyla ilgili açıkça yetersiz olan bazı teorileri reddederek başlıyor. Bunu Svendsen’in kötülüğün dört türü olarak tanımladığı faydalı bir kırılma izliyor.

Şeytani Kötülük

Şeytani kötülük kişinin kendi iyiliği için olan kötülüktür, başkalarına zarar vermeye veya başkalarının acı çektiklerini izlemekten zevk almaya yöneliktir. Kurbanlarına yavaşça işkence eden bir seri katil buna örnek olabilir

Araçsal Kötülük

Araçsal kötülük, başka bir amaca ulaşmak için ortaya çıkan kötülüktür. Meksika Körfezi.2ndeki petrol sızıntısı, agresif bir ticari girişimin tehlikeli yan ürünü ve uygarlığımızın toplu yakıt ihtiyacı buna örnek olabilir.

İdealist Kötülük

İdealist kötülük, daha büyük bir sebebin “haklı” çıkardığı kötülüktür. Buna büyük örnekler bulmak zor değil. Adolf Hitler, Mao ve Usame bin Ladin yüce idealler olarak gördükleri şeylere işaret ederek harekete geçmişlerdi. 

Şaşkın Kötülük

Şaşkın kötülük, kimsenin istememesine rağmen gerçekleşen, insanın beceriksizliğine dayalı olan kötülüktür. Kolayca önlenebilecek olmasına rağmen bir pilotun hatasına bağlı bir uçak kazası, şaşkın kötülüğe örnek olacaktır.

Şimdiye kadar her şey iyi. Bu noktada Lars Svendsen‘in girişimiyle ilgili iyimserim. Kitabın tüm yapısını, çoğunluklu olarak bu kırılmaların sağladığını görmek ilgimi çekiyor. Ancak daha sonra Svendsen, listede kötülüğün birinci türü için şeytani kötülüğe yer vererek ve ardından bunun belki de hiç var olmadığını beyan ederek beni şaşırttı. Svendseni her şey bir sebeple yapılmalıdıri diyor. Bu yüzden kişinin yaptığı her şey kötülük olarak algılansa da, bir şekilde kişinin iyilik kavramını tatmin ediyor olmalı. Dolayısıyla kişi kötülüğe kötülük için değil, iyilik için kalkışır.

Her arzu bir çeşit “iyilik” ile bağlantılıdır. İyilik sadece kişinin kendisi için olsa bile, genel bakışta, kötülük olarak kabul edilebilir. Arzuları tatmin etmek iyidir – tecavüz ve cinayet bir arzuyu tatmin eder, bu yüzden öznel olarak iyi bir taraftadır. Bununla birlikte, açık bir şekilde, tecavüz ve cinayet kötülüktür.

Bu beni şaşırtıp duruyor ve böyle hisseden tek kişi olduğumu sanmıyorum. Svendsen, sözde şeytani kötülük dediği şeyin, aslında araçsal kötülüğün çarpık ya da sorunlu bir şekli olduğunu ispatlayarak, kötülüğü dört türden üçe indirmeye çalışıyor gibi görünüyor.

Onun buradaki mantığını anlamış değilim ve aslında bu fikre çeşitli sebeplerden dolayı itiraz etmekteyim. Bunlardan ilki ‘‘Arzunun tatmini iyidir,’’ söylemi. Gerçekten mi? Bu bir dereceye kadar doğru olabilir – bir arzuyu tatmin etmek onu engellemekten daha iyi gibi görünüyor. Ama arzuyu tatmin etme ile ‘‘iyilik’’ kavramını tanımlamaya hiç de istekli değilim. Budistler arzuların yanıltıcı olduğunu düşünür ve gerçek hayat deneyimi, hepimize zevk ve iyilik arasında bir fark olduğunu öğretmiştir.


Yazar: Levi Asher

Çeviren: Özlem Zeytin
Kaynak: Literary Kicks

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.