Paylaşmak güzeldir..

Arendt’ın Eichmann hakkındaki kitabı etrafında dönen tartışmadaki basiretsizlik, onun “kötülüğün sıradanlığı”na dair olan ana fikrini güçlendiriyor yalnızca.

Hannah Arendt’ın tartışmalı eseri Eichmann Kudüs’te (1963) yayımlandığından bu yana, on yıllar içinde “kötülüğün sıradanlığı”nın nasıl sıradan hale geldiğini anlatan bir kitap gerek. Düşmanlarına göre o, Eichmann’ı “makinedeki dişli” olarak göstererek temize çıkarmış, hem de (daha kötüsü) bunu söyleyerek yaptıklarını sıradanlaştırmıştı; dostlarıysa, onun, hepimizin içinde kötülük yapmaya hazır bir Eichmann olduğunu söylediğini düşünüyordu. Bu gibi yanlış yorumlamalarla yıpranan ifade, antik bir hiyeroglif haline gelmişti: olağanüstü fakat okunaksız.

Peki, o ne anlatmaya çalışıyordu? İlk ve öncelikli olarak, 1961 yılında Kudüs’teki mahkeme salonunda gördüğü adam bir tür III. Richard değildi; “câni olduğunu kanıtlamak” için ortaya çıkmamıştı.

Onun tanıklığı, intikam veya güç arzusu gibi derin motivasyonlara sahip olmadığını ortaya koydu – belki de aynı şey için iki sözcük. Görev aldığı bürokratik Almanya’da psikopatlığa dair bir emare, acı çektirmekten duyulan sadistçe zevk yoktu. Bazı Naziler şüphesiz, radikal biçimde kötüydü; eylemleri derin ve çarpık nedenlere dayanıyordu, fakat Eichmann’ın güdüleri Arendt’e sıradan gibi görünmüştü – aynı zamanda yüzeyseldi de. Örneğin mahkemede Nazi bürokrasisi içinde terfi etme arzusundan bahsetmişti. Onun gayesi Führer’in fikir ve programlarının iyi bir hizmetlisi olabilmekti.

Arendt, Eichmann’ın sıradanlığını açıklamak için sürekli “düşüncesiz” kelimesini kullandı. Ahlâk kurallarını ezberden okuyabilirdi; hatta mahkemede bunu istedikleri takdirde Kant’ın meşhur koşulsuz buyruğunu (kategorik imperatif) dâhi ezberden okuyabilirdi Eichmann.

Fakat ona göre bütün kurallar “Führer’in iradesi” ile alakalıydı, hepsi Führer’in emirleriydi. Arendt’in ahlâki deneyim için zorunlu olduğunu düşündüğü şey kurallara uymak veya herhangi bir liderin iradesine hizmet etmekle alakalı değildi; Eichmann, şunu kendisine ne sormuş ne de üzerinde düşünmüştü: “Bunu yapsaydım, kendimle yaşayabilir miydim?”

Eichmann’ın kariyerciliğiyle ilgili bir soru ve onun düşüncesizce sadakati, Arendt’i harekete geçirdi: sıradan güdüler insan evladının hislerini engelleyebilir ya da bastırabilir, bir insanı düşünemeyecek kadar zalim hâle getirebilir miydi? Mahkeme raporunda Arendt, bu sorunun psikolojik olarak eksiksiz biçimde araştırılmasının temelini atıyordu. Örneğin, Eichmann’ın tereddüt etmeden itaatkârca kendini Führer’in iradesine adadığı anı tarif etti: SS istihbarat servisi başkanı Reinhard Heydrich’ın onu bilgilendirmesinden dört hafta sonra, 31 Temmuz 1941’de, Yahudi sorununa bulunan nihai çözüm – Yahudilerin imha edilmesi – resmi politika haline gelmişti.

Eichmann, bir ay boyunca Polonya’daki tüyler ürpertici öldürme operasyonlarını doğrudan gözlemledi – yani “olay yerinde” idi – ve kendini iğrenmiş hissetti. Fakat bu dönemden sonra, iğrenme duygusu kayboldu ve yönetmeliği bilinçli şekilde uygulayan basit bir nakliye subayı oldu. Arendt bu durumu, “Ortalama bir insan ne kadar uzun bir sürede suça karşı doğuştan gelen isteksizliğinin üstesinden gelebilir ve o noktaya ulaştığında ona tam olarak ne olur, büyük bir merak konusuydu … Evet, onun vicdanı vardı ve dört hafta boyunca beklenen yönde işlevini yerine getirmişti, bunun ardından civardaki diğer görevleri yerine getirmeye başladı,” şeklinde açıkladı.

“Ona tam olarak ne olmuştu?” – Arendt bunu yorumlarken üç ana etkenin üzerinde durdu. İlk olarak, akranları ya da üstleri arasındaki siyasî tartışmalarda en ufak bir sorgulama işitmemişti.

İkincisi, SS’in başı olan Heinrich Himmler’den berrak bir fikir, bir “gerçek” almıştı. Himmler’in söylediğine göre, kitle katliamları cesaret gerektiren destansı bir görevdi; Führer’e sadakât ve bir cellat olmayı da kapsayan acı çekme becerisiydi. Devletin celladı bir kahramandı; sert, sadakatli ve cesur.

Üçüncüsü, Eichmann (kendi deyimiyle) “farklı bir kişisel tutum” benimsemişti. Dört bir yanında ölü insanlar görmeye alışmıştı: “Bugün veya hemen yarın ölseydik, bunu umursamazdık.”
Eichmann, kendi de dahil olmak üzere cellatları kahramanca acı çekenler olarak yeniden tanımlamış, ızdırap içindeki insana karşı empatisini bastırmıştı; böylece yeni bir vicdanı takip etmek için yeterince hissiz hâle geldi.

Bereket versin ki, gerçek cani ve psikopatlar daha nadir; fakat, uygun koşullarda, insafsız bir itaatkâr ve zalim biri haline gelmek yaygın bir durum. Özenli ahlâki deneyim içtenlikle engellendiği sırada politik canlılık köreldiğinde, tartışma ve sorgulamaya ket vurulduğunda, ortaya çıkan kötülük kapasitesi bir salgın gibi yayılabilir. Arendt, Kudüs’e gitmeden önce bu düşüncesizlikten korkuyordu – “önemsiz ve boş ‘hakikatlerin’ aptalca umursamazlığı, ümitsiz keşmekeşi ve kayıtsız yinelenmesi”, İnsanlık Durumu’nda (1958) tanımladığı şekilde – “zamanımızın göze çarpan vasıflarından biri” haline geliyordu.

Eichmann, onu bu yargının doğruluğuna ikna etti. Ayrıca, Arendt’ın kitabı etrafında dönen tartışmanın basiretsizliği, bana yeni bir kanıt gibi görünüyor.


Yazar: Elisabeth Young-Bruehl

Çeviren: M. Kaan Erdoğan
Kaynak: The Guardian 

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.


Paylaşmak güzeldir..

İÇERİK SAĞLAYICI

Ege Üniversitesi Reklamcılık bölümü öğrencisi. İlgi alanları arasında edebiyat, felsefe, din ve sosyoloji bulunuyor. Klasik müzik dinlemekten keyif alıyor.

Comments are closed.