Paylaşmak güzeldir..

Sigmund Freud bir keresinde şöyle demişti; “Resimlerle düşünme, sözcüklerle düşünmeyle kıyaslandığında, bilinçsiz işleyen bir sürece çok daha yakındır, ayrıca hem ontogenetik hem filogenetik bağlamda tartışmasız bir şekilde daha eski bir tarihe sahiptir”. Bir başka deyişle, görsel olarak düşünmeye dair iptidai ve temel bir şeyler vardır.

Bu tarz bir bakış açısı, tüm düşüncelerin kelimeleri kullanmak suretiyle oluşturulan önermeler olduğuna inanan çoğu filozof için adeta aforozdur. Tarihteki en seçkin filozofların bazılarına göre, düşünme eylemi ve sözcüklere dökmek pratikte aynı şeydir. Bertrand Russell bazen hayal kırıklığına uğrardı, zira görselleştirme konusunda umutsuzdu ve görsel sanatlara kısmen kayıtsızdı. Düşünce dünyası imgelerden ziyade neredeyse tümüyle sözcüklerden müteşekkildi. Arkadaşı Rupert Crawshay-Williams bir keresinde ona karmaşıklığı aşamalı olarak artan geometrik şekilleri eşleştirmeye dayalı bir zekâ testi verdi. Russell bir noktaya kadar çok iyi gitti fakat sonrasında müstesna bir başarısızlığa imza attı. “N’oldu ki?” diye sordu Crawshay-Williams. Russell de şöyle yanıtladı; “O şekillerin isimlerini bilmiyordum.”

Bu bağlamda, diğer pek çok bağlamda olduğu gibi, Ludwig Wittgenstein’ın Russell’in zıddı olduğunu görüyoruz. Wittgenstein için düşünmek, anlamak birincildir ve resimden önce gelir. Arkadaşlarıyla muhabbet ederken, birkaç kere, kendisinden Freud’un “havarisi” ya da “takipçisi” olarak bahsetmişti ve pek çok insan bunu demekle neyi kastettiği konusunda epey kafa karışıklığı yaşamıştı. Bence yukarıda Freud’dan alıntıladığımız ifade burada bir anahtar görevi görür, “resimlerle düşünmenin” ilkelliği üzerine Freud’un sözlerinden faydalanılabilir.

Freud gibi Wittgenstein da rüyalarımızın bir dizi imgeyle bizi yansıttığı fikrini, bilinçdışına sürdüğümüz düşünceleri ortaya çıkardığı fikrini ciddi bir şekilde benimser. Wittgenstein bir keresinde şöyle demişti: “Şayet Freud’un rüya tabirlerine dair teorisinin elle tutulur bir yanı varsa, bu insan zihninin olguları resimlerle yansıtma biçiminin ne kadar karmaşık olduğunu göstermesindendir. Zira gösterilme biçimleri öyle karmaşık, öyle düzensizdir ki, artık onu zar zor temsil olarak niteleyebiliriz.”

Wittgenstein’ın düşüncesinin temelinde her şeyi göremediğimiz ve bu sebeple her şeyi sözcüklere dökecek kadar zihinsel anlamda kavrayamadığımız fikri vardır (Bunu hem ilk çalışması olan Tractatus Logico-Philosophicus hem de Felsefi Soruşturmalar kitabında görürüz). Tractatus’ta bu, söylenebilen şey ve gösterilmiş şey arasındaki ayrım olarak karşımıza çıkar. “Konuşamadığın şey hakkında sessiz kalmalısın” der kitabının o ünlü son cümlesinde, fakat özel bir diyalog ve mektuplaşmasında belirttiği gibi Wittgenstein, hakkında sessiz kalınması gereken şeylerin en önemli şeyler olduğuna inanır.

Bu önemli noktaları kavramak için, sözel bir sorgulamaya girmemize gerek yok, fakat önümüzde duran şeylere çok daha dikkatlice bakmalıyız. Felsefi Soruşturmalar’da Wittgenstein “Düşünmeyin, bakın!” der. Ona göre, felsefi keşmekeşin nedeni, sözcüklerle ifade edilen görece yüzeysel düşünce değil de Freud’un çalıştığı daha derin bir alan olan görsel düşünmedir. Bu düşünme biçimi biliçdışımızla ilgilidir ve düşüncelerimiz sadece rüyalarımız, öylesine çizdiğimiz karalamalarımız ve “Freud sürçmelerimiz” gibi durumlarda istemsiz olarak açığa çıkar. Wittgenstein Soruşturmalar’da “bizi esir alan bir resim” ifadesini kullanır. Ve ona göre, bir filozof olarak görevi bu veya şu önermenin doğruluğu ya da yanlışlığını savunmak değildir, bundan ziyade daha derin araştırma yapmak ve bir resmi diğerinin yerine geçirmektir. Bir başka deyişle, şeyleri farklı bir biçimde görmemizi sağlamayı kendisine görev addetmiştir.

Wittgenstein’ın görmeye atfettiği önem, bu yazın başında London School of Economics’te ve bundan önce de University of Cambridge’de “Wittgenstein: Philosophy and Photography” isimli çalışmada – elbette ki olması gerektiği gibi görsel bir biçimde – canlı bir şekilde resmedilmiştir. Sergi bir dizi büyüleyici fotoğrafı bir araya getirir. Bunların içinde Wittgenstein ailesinin (4 erkek, 3 kız kardeşi vardı) Viyana’daki saray yavrusu evlerinde çekilmiş resimleri; Wittgenstein’ın kendisinin bebekken, bahriye üniformasıyla genç bir erkekken, öğrenciyken, askerken ve son olarak akademisyenken çekilmiş fotoğrafları; kız kardeşi Gretl için Viyana’da tasarladığı modernist evin resimleri; Woolworths’tayken satın aldığı ucuz bir kamera ile çektiği tatil şipşakları; kendi arkadaşları ve aile üyelerinin küçük resimlerinin olduğu fotoğraf albümünden sayfalar; bir araya getirsek büyük filozofların neredeyse hareketli görüntülerini elde edeceğimiz, her görüntüden sonra Wittgenstein’ın yüz ifadesini ve baktığı yönü değiştirdiği bir dizi (açık söylemek gerekirse tuhaf) fotoğrafı vardır.

Sergi, en ilgi çeken parça ile başlar: Wittgenstein ve üç kız kardeşine ait dört portreden müteşekkil bir kolajdır bu. İlk bakışta, cinsiyeti hemen anlaşılmayan tek bir insan gibidir; feminen bir erkek ya da erkeksi bir kadın görüntüsü vardır. Fakat sonra fotoğrafın çeşitli bölümlerindeki detaylar fark edilir. Örneğin boynunda değişik bir aksesuar görürsünüz: Helene’nin Gretl’in kolyesine tuhaf bir şekilde bağlanmış fuları ve Ludwig’in boynu açık tişörtünün silüeti. Fakat, gözler, burun ve ağız aynı kişiye aitmiş gibi görünür, bu da bu dört kardeş arasında yüksek seviyede var olan aile benzerliğini doğrudan görmemiz sağlar.

“Aile benzerliği” kavramı Wittgenstein’ın sonraki felsefi çalışmaları için önemlidir. Felsefi keşmekeşin kaynağı olarak kabul ettiği, resmi mevkisinden etme girişiminde hayati bir rol oynar. Burada “anlamın Augustinci resmi”nden bahsedebiliriz. Felsefi Soruşturmalar bir felsefe metniyle değil de otobiyografik bir metinle başlar: St. Augustine’in İtirafları. Burada Augustine konuşmayı nasıl öğrendiğini anlatır. “Büyüklerim bazı nesnelerden bahsederken, bu şeylerin söylenen seslerle adlandırdığını anladım,” der; böylelikle mükerreren aynı şekilde kullanılan sözcükleri işiterek “bu sözcüklerin hangi nesnelere karşılık geldiğini anlamayı aşama aşama öğrendim” der.

Wittgenstein bu metnin “insan dilinin özüne dair hususi bir tablo” çizdiğini söyler. Bu tablo, bir sözcük ve bir nesne arasındaki ilişkinin anlamını resmeder. Bu tablo “masa”, “sandalye” gibi kelimelerle sınırlı kaldığımızda görece zararsızdır. Fakat, filozofların ele aldığı (zihin, ruh, adalet, hakikat, mana gibi) daha karmaşık kavramlara bu tabloyu çerçeve yapmak keşmekeşe yol açar. “Zihin nedir?” diye sorarsınız ve cevabın “zihnin” işaret ettiği şey biçimini almasını beklersiniz.

Bunun üstesinden gelmek için, Wittgenstein şöyle düşünmemiz gerektiğini öne sürer; sözcükleri münferiden değil de ortaklaşa bir şeyleri olması gerekmeyen bir grup olarak anlamalıyız. Tıpkı aynı ailenin üyeleri gibi; bir dizi benzerlikleri ve bir dizi farklılıkları vardır, bunlar çeşitli karmaşık yollarla örtüşür ve çakışırlar. Wittgenstein’ların bazıları (Ludwig ve kız kardeşi mesela) aynı burun, ağız ve göz yapısına sahiptirler fakat alın yapıları farklıdır. Tüm aile üyelerinin ortaklaşa sahip olması gereken bir şey yoktur. Aynı şekilde, “hakikat” kelimesinin tüm temsillerinin de aynı olması gerekmez. O halde felsefi bir görev olan hakikatin özünü aramak sonu gelmez bir eylemdir. Bu, derin bir eylem olmasından değildir, bir resim tarafından tutsak edilebileceğimiz türlü yollara bir örnek teşkil etmesindendir.

Böylelikle, Wittgenstein’ın felsefesinin merkezinde “‘bağlantıları görmeye’ dayalı anlayış” şeklinde adlandırdığı düşünce vardır. Buradaki “görmek” mecaz anlamda değildir, asıl anlamıyla görmek eylemidir. Bu nedenle kitabın sonlarına doğru, ördek-tavşan gibi muğlak figürleri görme olgusuna dair geniş bir tartışmaya yer verir. “Açıyı değiştirdiğimizde” ördek olarak gördüğümüz şeyi tavşan olarak görürüz; öyleyse değişen nedir? Değişen resim değildir, çünkü olduğu gibi kalmaya devam eder. Değişen herhangi bir nesne de değildir. Değişen bizim ona bakış şeklimizdir; ördek-tavşan figürünü farklı farklı görürüz, tıpkı bir çehreye baktığımızda ilk olarak mutlu sonra da gururlu bir ifade görmemiz gibi.

Wittgenstein bir keresinde arkadaşı Maurice Drury’ye, “İnsanların yüzüne yeterince dikkatli bakmıyorsunuz” demişti. “Bu hatayı düzeltmelisiniz.” “Wittgenstein: Philosophy and Photography”nin en büyük meziyeti, bu tavsiyesine uyma fırsatı sunmasıydı.


Yazar: Ray Monk

Çeviren: Müleyke Barutçu
Kaynak: NewStatesman 

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.


Paylaşmak güzeldir..

İÇERİK SAĞLAYICI

Fatih Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden lisansını ve Sosyoloji’den çiftanadalını tamamladı. “Sosyal mesafe”, “göç”, “toplumsal cinsiyet” konuları üzerine projeler ve çalışmalarda yer aldı. Çeşitli dergi ve online platformlarda yazarlık, çevirmenlik, editörlük deneyimleri edindi. Postmodern yazın, absürd drama, kültürel çalışmalar ve gündelik sosyoloji okumayı sever, playlist’inden “dünyadan sesler” hiç eksik olmaz.