Paylaşmak güzeldir..

Aralık 1944’te Bulge Muharebesi esnasında, Nazi SS mensupları, 84 esir Amerikan askerini Malmedy isimli bir Belçika kasabası yakınında katletti. Bu muharebe Amerikan ve Alman kuvvetleri arasındaki en ölümcül karşılaşmaydı. General Dwight Eisenhower, faillerinden hesap sorulacağına yemin etse de Amerika’nın yürüttüğü incelemeler kısa süre içinde bir sürü tartışmanın arasında kayboldu. Bu olay, profesyonel yetkililerin bugün bile böylesi bir incelemede nasıl sahte haber yağmuru arasında kaybolabileceğinin ve dönemin en tehlikeli laf cambazı ile nasıl mücadele ettiklerinin bir örneğidir.

Amerikan ordusundan küçük bir müfettiş ekibi, 1945 ve 1946’da 16 ay boyunca, zorunlu askerlerden ve subaylardan oluşan 74 eski SS üyesini adeta lanetleyen bir rapor hazırladı. Ekipteki baş sorgu yargıcı, Nazilerin elinden kurtulup Amerikan ordusuna katılan binlerce Yahudi’den biri olan William Perl idi. Fiziksel güç kullanmadan bilgi almak için eğitilmiş olan Perl ve ekibi, yüzlerce eski SS üyesini sorgulamaya başladı ve muharip olmayan personel hakkında dahi büyük miktarda bilgi edindi. Hiçbir bilgi önemsiz olarak görülmedi; lakaplar, dedikodular, hatta güzergâh üzerinde nerelerde ihtiyaç molası verdikleri bile kayıt altına alındı. Daha sonra elde ettikleri bu bilgileri birliğin tüm görevlerinde bulunmuş bir şüpheliyi bulmak için kullandılar. Bu bilgiler ışığında yapılacak sorgulamada şüpheli, suçun sorumluluğunu itiraf ederek sorgu yargıçları için geriye kalan boşluğu dolduracaktı. Süreç sıkıcıydı ve çok zaman alıyordu. Yine de bu yöntemle yapılan sorgulamalarda çoğu şüphelinin kendiliğinden konuştuklarını ortaya koymuşlardı. 

Haziran 1946’da, Amerikan ordusuna bağlı bir mahkeme 73 kişiyi Cenevre ve Lahey antlaşmalarının hükümlerini ihlal etmekten suçlu buldu. Ama birkaç ay içinde, baş savunma avukatı Albay Willis Everet, davanın yeniden görülmesi için orduya baskı yaptı. Bazı sanıklar ona sorgu yargıçlarının kendilerine işkence yaptığını söylemişti. Sadece altısının şüpheli ifadelerle itiraflarını geri çekmek yönünde tavır sergilemelerine rağmen Everet, sorgu yargıçlarını yaygın ve sistematik işkence ile suçladı.

Everet Nazilerin kurbanlarından ziyade, yenilen Almanlar hakkında merak sahibiydi. Ayrıca, hikâye kamuoyuna açılırsa çok para kazanabileceğini de düşünüyordu. Aslında Everet blöf yapmıştı; yargıçların kimseye işkence yaptığına dair kanıtı yoktu. Yine de, öfkeli ordu yetkilileri sorgulamaların birden fazla incelemesini yaptı, işkence iddiasını destekleyecek herhangi bir kanıt bulunamadı ve davanın yeniden görülmesi talebini reddettiler.

İşkence suçlamaları ABD’de halk arasında yayılmaya başladı ve bazı hükümlülerin bu tarz işkence hikâyeleri yazarak avukatlara göndermesi üzerine olay tüm Almanya’ya yayıldı. Almanya’nın en etkili iki din adamının da desteğini alarak olayı basına taşıdılar ve yeniden yargılanma talep ettiler.  

Amerikan ordu avukatları bu oyuna gelmedi. Zira mahkûmların acımasız dayak, tehdit ve sahte infaz betimlemeleri, bir senaristin işkenceyi dramatize etme girişimi gibi görünüyordu. Ama Time dergisinin de aralarında bulunduğu Amerikan ve Alman dergi ve gazeteleri olayları gerçekmiş gibi yayınlıyorlardı ve hatta editörler sorgu müdürlerinin yargılanmasını istediler. 1949’un başları itibariyle, suçlamalar kongre soruşturması başlatmaya yetecek düzeyde tartışmaya yol açmıştı ve ABD askeri mahkemelerinin güvenilirliği tehlikeye girmişti. Aynı yıl içinde Senato Silahlı Hizmetler Komisyonu ilk duruşmaları gerçekleştirdi ve 65 yıl sonra toplanacak olan Freinstein Komitesine kadar, ABD sorgu yargıçlarının davranışlarına ilişkin en kapsamlı soruşturma başlamış oldu.

Duruşmalara vicdanlı ve düşünceli bir cumhuriyetçi olan Reymond Baldwin başkanlık etti. Baldwin olayın gerçeklerini ortaya koymakta kararlıydı. Önceki sorguculara yöntemlerini açıklama şansı verdi ve orduyu sütten çıkmış ak kaşık haline getirmek amacında olmadığı için, işkence iddialarının ilk kaynaklarından bazıları da dâhil olmak üzere tüm taraflara kendilerini açıklama şansı verdiğinden emin olana kadar söz hakkı tanıdı.

Eski yargıçlar aslı olmayan ve zaten bir defada aklandıkları bu işkence iddialarının ülke genelinde yayınlanmış olmasına şok oldu. Her biri, sorgulamayı fiilen nasıl yürüttüğünü açıklayarak ifade verdi. ABD cezaevi tıbbi personeli de tutuklu istismarının olmadığını doğruladı. Komite, sorgucuların çenelerine, testislerine ve bacaklarına kalıcı hasarlar verdiklerine dair yemin eden hükümlülerin doktor muayenesinden geçirilmesini dahi sağladı. Ancak doktorlar iddia edilen yaralanmalara dair herhangi bir kanıt bulamadılar. Almanya’daki ABD istihbarat birimleri, komitenin gayretli ve adil fikirli bir avukatına, eski Nazilerden ve onlara sempati besleyen bazı din adamlarından oluşan bir ağın, işkence iddialarını ordunun davalarını gözden düşürmek için kullandıklarını bildirdi.

Baldwin’in komitedeki karşıtı Wisconsin’den genç bir senatör olan Joseph McCarthy idi. Ne vicdanlı ne de düşünceli hareket eden McCarthy daha başından, duruşmalar başlamadan önce işkence iddialarının gerçek olduğuna karar vermişti. Haftalarca, tanıklığı onun şüphelerini desteklemeyen tüm tanıkları azarladı. Bilinçli davranmıyor ve tanıkları tutarlı bir şekilde sorgulayamıyordu; bu nedenle de hakarete başvuruyordu. Hatta bir keresinde, Perl’in yalan detektörü testine tabi tutulmasını istedi. McCarthy; “Bence sen yalan söylüyorsun. Daha önce de söylediğim gibi çok zeki olabilirsin ama yalan detektörünü kandıramazsın,” demişti Perl’e. Perl’ün anında kabul etmesine rağmen Baldwin ve diğer komite üyeleri fikrin yanlış yönlendirildiğini ve yalan detektörünün henüz tam olarak doğrulanmadığını düşünüyorlardı.

McCarthy konumunu tekrar değerlendirmek yerine duruşmalarda daha öfkeli, daha kışkırtıcı, daha suçlayıcı olmaya başladı; Baldwin’e hakaret etti, orduyu olayı örtbas etmekle suçladı ve sonunda utanç verici bir yenilgiye uğradı. Meselenin çözülmesine izin vermezken, aylar sonra bile senatoda Baldwin’e ve orduya karşı protestoda bulundu.

Baldwin’in sakin duruşu ve eksiksiz, kontrollü bir soruşturma yürütme kararlılığı, McCarthy’nin kasıtlı bilgisizliği ve küstah davranışları karşısında galip geldi. Komitenin nihai raporu ordunun tavrında kritik değildi, ancak sanıkların adil yargılandıklarına ve işkence hikâyelerinin tamamen saçmalık olduğuna karar verildi. Eski yargıçlar haklı olduklarını görseler de ordunun itibarının zarar gördüğünü de anladılar. 

Malmedy katliamının faillerinin hepsi 1956’da cezaevinden salındı. NATO ile bütünleşik olarak silahlanmış bir Batı-Almanya’nın Washington için diplomatik yaptırım gücünün olduğu bir dönemde, herhangi bir Almanın ülke dışında tutuklu bulunması Alman halkı için onur kırıcıydı. Aynı dönemde şartlı tahliye ve ihtiyati yönetim kurulunun kurulması bu sorunu çözdü. 

Malmedy katliamı duruşmasının tartışmalı mirası hala belirsizliğini koruyor. Yine de açık olan bir şey var: Ehil profesyonellik, sivil cesaret ve açık bir zihin gerçeği açıkça görmezden geldi. Ordu savaş suçları biriminin yetkilileri, sahte işkence hikâyelerine dayanan kararı bozmak adına yapılan baskılara dayanmak konusunda kararlılardı. En eleştirel ifadeyle, Baldwin, kişisel hırslarını ülkesine karşı olan sorumluluklarının ötesine taşıyan bir demagogu savundu.

 

Yazar: Steven P. Remy
Çevirmen: Cihan Tunca
Kaynak: Aeon 

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.


Paylaşmak güzeldir..

İÇERİK SAĞLAYICI

1991 yılında temiz bir iç Anadolu insanı olarak doğdum. İlkokulu köyümde ve orta okulu da o yıllarda taşındığımız küçük bir kasaba okuduktan sonra hayat başladı, ben kirlendim. Liseyi eski adı ile Köy Enstitüsü, o zamanki adı ile Anadolu Öğretmen Lisesi bugünkü adı ile Anadolu Teknik Meslek Lisesi olan Yunusemre Anadolu Öğretmen Lisesi’nde yatılı olarak okudum. Lise yıllarımı hayatımın başladığı dönemler olarak tanımlayabilirim. Sıra Üniversite okumaya geldiğinde ise Ankara’da idim. Ankara Üniversitesi’nden günü kurtararak mezun oldum ve halen Ankara’da yaşıyorum. Lise dönemlerimde başlayan okuma arzum beni çok farklı kaynaklara götürdü. Bu sayede bugün çok kirliyim ve bu beni, etrafımdakileri rahatsız ettiği kadar çok rahatsız etmiyor olacak ki hala hayattayım.

Comments are closed.