Klasik Hollywood filmleri, seyirciyi sırf filmi izlediği için rahat hissettirmeyi amaçlayan bir bakış açısıyla çekilir ve kurgulanır. İki ayrı çekimi bir arada montajlamak tek bir çekimde sergilenen sahnenin devamlılığını keser. Bu sebeple, izleyiciler için, sonraki çekimin öncekiyle ne bağlamda ilişkili olduğunu kolayca tahmin etmeye yarayan bir sistem geliştirildi. Montaj ve diğer kamera düzenlemelerinden dolayı seyircilerin film deneyimlerinin kesik kesik ilerlemesine karşı bir dizi kural –bakış çizgisi uyumu, tanıtma planları, 180 derece kuralı, vb.- geliştirildi. Ve neticede, bu tarz çekime saydam film çekme denildi. Bu şu anlama geliyor; film öyle bir kurgulanacaktır ki seyirci, izleme deneyiminin yapımcı tarafından nasıl şekillendirildiğinin farkına bile varamayacaktır.

Hollywood’a isyan edenler arasındaki en yaygın eğilim, seyircinin bilincine girmeye müsaade eden film yapma arzusudur. Jean Luc Godard’ın Breathless (1959)’taki sıçramalı kurgu kullanımı bize bugün manasız gibi gelebilir, fakat o zamanlarda cüretiyle seyircileri şaşkına çevirmişti. Burada gördüğümüz bir film yapımcısı ve elbette o gibilerin ekolüdür (Fransız Yeni Dalgası). İstenilen şey, seyircinin bir film izliyor olduğunun farkına varması ve bu amaca hizmet eden bir çekim ve kurgu sisteminin varlığından haberdar olması.

Tabi ki bugün bu tekniklerin pek çoğu ana akım film yapımlarına hatta televizyon yapımlarına bile dahil edildi, bu yüzden bu tekniklerin seyirciyi rahatsız etme potansiyeli azaldı. Bununla birlikte, filmlerin yapıntı olduğuna dair seyircide daha çok farkındalık uyandırma arzusu daha maceracı yapımcıların kalbinde sönmeyen bir ateş. Cristopher Nolan’ın filmi Memento bu bağlamda ilginç bir işe el attı. Film bir cinayet sahnesiyle başlıyor – biz sadece olayların tersine akışını görüyoruz. Siyah-beyaz bir fotoğraf beyazlaşıyor; bir adamın kafasından çıkan kurşun namluya geri giriyor. Bunları izlerken, olayları konumlandırabileceğimiz bir bağlam olmadığı için, tamamıyla huzursuz ve kafası karışmış hissediyoruz. Böylesine tuhaf bir sıralamadan tutarlı bir anlatım inşa etmeye çalışarak neler olduğunu merak ediyoruz. Başka ne olursa olsun, burada filmin alışılmadık yapısının tüyosunu alıyoruz ve bu yapı, bizi sürekli olarak yönetmenin hikayeyi neden bu şekilde anlatmayı tercih ettiği sorusunu sormaya yöneltiyor.

Genel olarak ele aldığımızda, film, paralel kurgu olan iki sahneden oluşur. İlki, renkli çekimdir. Leonard Shelby (Guy Pearce)’nin hayatındaki olayları tasvir eder. Kahraman eski bir sigorta müfettişidir. Karısı vahşi bir şekilde tecavüze uğrayıp öldürülür ve bunun üzerine kahraman bir kafa travması geçirerek kısa erimli belleğini kaybetmiştir. İkincisi, grenli siyah beyaz çekimdir. Leonard’ın (konuştuğu kişinin sesini asla duymadığımız) telefon görüşmesini sahneler. Kendisi de bu alışılmadık zihinsel durumdan muzdarip olan ve bu sebeple durumu Leonard’ınki ile benzerlik gösteren Sammy Jankis (Stephen Tobolowsky)’in hikayesi anlatılmaktadır.

Fakat filmi emsalsiz kılan şey, zaman sıralamasıdır: her renkli sahne, bir öncekinin başladığı yerde biter, böylelikle seyirci Leonard’ın hikayesini geriye doğru birleştirir; final olayı olan, başlangıçta kimliğini bilmediğimiz bir cinayet sahnesinden başlayarak. (Sonradan öğreniriz ki bu adam, bir müddet Leonard ile etkileşimde bulunan polis Teddy [Joe Pantoliano]’dir). Neler olup bittiğini anlamak için başlangıçta hiçbir bağlam olmadığından, en popüler filmleri izlerkenki deneyimden oldukça farklı bir deneyim seyirciyi beklemektedir. Çünkü seyirci, yapımcının kasıtlı olarak, kolayca anlaşılmayacak bir film yaptığının tamamıyla farkındadır ve genel beklentimizin bu tersineliğindeki mantığın ne olduğunu merak etmeye başlarız.

Memento, Altıncı His ve Olağan Şüpheliler’e benzetilir. Zira bu üç film de, görmüş olduğumuz şeyleri ters yüz eden bir aydınlanma ile bittiği için, bu benzetimi yapmak yanlış olmaz. Tam ne olup bittiğini anladıkları anda sırf seyircinin ayağını kaydırmak için, seyirci filmi yorumlarken daha aktif bir rol üstlensin diye karmaşık bir anlatım sunarak, bu filmler klasik Hollywood filmlerinin yapageldiklerinin itibarını sarsar. Fakat Memento’da benzersiz olan şey, diğer filmlerin pek el sürmediği, anlatımın zaman sıralamasıyla ilginç bir şekilde oynamasıdır.

Memento, anlattığı hikaye sebebiyle bir felsefeci için de oldukça dikkat çekicidir. Çünkü Leonard kısa erimli belleğini kaybetmiştir, yakın geçmişte olan hiçbir şeyi hatırlamamaktadır. Bir şeyleri unutmasının ne kadar sürdüğü konusunda film daima tutarlı gitmese de, niçin bir eylem dizisine başladığını hatırlayamadığı anlar vardır. Mesela, yarısı boş bir şişe viski bulur ve içip içmediğini sorgular; içkili görünmemektedir o halde şişenin onda ne işi vardır. (Bu arada, içmemiştir. Şişeyi silah olarak kullanmayı planlamıştır). Bu zihinsel sorunu, aynı zamanda insanlarla ilişkilerini de zora sokmaktadır. Çünkü ya kişileri hatırlayamaz ya da onlara ne söylediğini. Böylelikle diğerleriyle ilişkileri sürekli olarak bir çeşit manipülasyon içerir; daha önceden sizinle olduğunu bile hatırlamayan bir insanla ne sebeple vakit harcamaya meraklı olasınız ki?

Leonard bu hafıza kaybını dengelemek için, bir Polaroid makine ile tanıştığı insanların şipşak fotoğraflarını çeker. Üzerlerine isimlerini, o kişiyle ilgili kendi hissettiklerini, kişinin nerede ne iş yaptığını, hatta karısının tecavüzcüsü ve katilini tanımasına yardımcı olabilir diye kişinin dış görünüşü ile ilgili önemli detayları not eder. O mukadder geceden beri hafıza kaybı yaşadığı için, pek çoğumuzun sahip olduğu olağan içselleştirilmiş anılarla eşdeğer harici bir arşiv yaratıyor görünmektedir Leonard. Bu bir dizi yazılı hatırlatıcının gerçek bir kısa erimli bellek yerine yeterli ölçüde geçip geçmediği filmin yönelttiği sorulardan biridir.

Deneyimlerimiz süresinde hep aynı kişi olduğumuza dair benlik algısına olmamızı sağlayan şeyin ne olduğu sorusu ilk olarak John Locke tarafından İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme‘de ortaya atılmıştır. Locke, bilincimizin sürekli oluşunun bizde bu algıyı oluşturduğunu söyler; dün olduğum kişi ile şu an hala olduğum kişinin aynı olduğuna dair farkındalığım, dünden bugüne kendim hakkında devam eden bir hikaye kurgulama yetim tarafından teminat altına alınır. Fakat bu, tam olarak Leonard’ın yapamadığı şeydir. Fakat Leonard, karşılaştığı kişilerin aksine, aynı kişi olarak kaldığını iddia eder çünkü kısa erimli belleğini kaybetmesine neden olan kazadan önce olduğu kişiyi bilmektedir.

Filmin sarsıcı sonu mevzunun basitçe işlenmediğini ortaya çıkarır, çünkü Leonard o geceden beri bulunduğu eylemlerin hiçbirine zihninde erişim sağlayamamaktadır. Filmin sürpriz sonunun detaylarını vermeyeceğim, fakat Leonard’ın kazadan önce olduğu kişiyle şu an aynı kişi olduğu iddiasının çürütüldüğünü söylemeliyim. Böyle yaparak film, yeknesaklık algısından ziyade bireyin kimliğinin çoklu yönünü destekler. Böylelikle de, seyirci kişinin yaşam öyküsünü yeniden kurgulayabilmek zorunda kalır. Bu tam olarak, Leonard’ın umutsuzluk içinde yapmaya çalışıyor göründüğü şeydir ve film de, kısa erimli belleğine erişemediğinde Leonard’ın bunu gerçekleştiremediğini ileri sürer.

Öyleyse, felsefi bir açıdan, Memento ilginç ve şahsına münhasır bir girişimde bulunur; bireysel kimlik algısını devam ettirmek için gerekli olanın ne olduğunu sorar. Locke’tan Hume’a klasik empiristlerin de benimsediği gibi, bilişsel bilimden, hafızanın münferit bir işlevinin olmadığını öğrendiğimiz için, zaman geçse de aynı kalan biricik bireyler olarak benlik algımızı nasıl geliştirdiğimiz sorusu daha da muammalı hale gelmiştir. Memento, kısa erimli belleğin elzem rolünü bizlere göstererek, bu tartışmaya önemli bir katkıda bulunmuştur.

Yazar: Thomas E. Wartenberg
Çevirmen: Müleyke Barutçu
Kaynak: Philosophy Now, sayı 33. syf. 50-51

 
Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.