Künye | İletişim | Yazı Gönder | Bize Katıl | Yazarlar | Çevirmenler | Çizerler | Arşivler
Paylaşmak güzeldir..

Geçtiğimiz yıllarda, mutluluğun psikolojisini ve tarihini ayrıntılarıyla anlatan erişilebilir birkaç kitap raflarda yerini aldı. Özel istisnalar dışında, çağdaş filozoflar mutluluk hakkındaki bu yeni ve kabul görmüş tartışmalarda pek bir şey yazmadılar. Jonathan Haidt gibi “pozitif psikologlar” Eski Yunan felsefesindeki mutluluk anlayışına sıcak bakmalarının yanında modern dönemdeki filozofların mutluluktan vazgeçmelerine de eleştirisel gözle yaklaşırlar. Mutluluğu araştıran Daniel Gilbert ve Daniel Nettle gibi yazarlar, Yunanlarla başlayan mutluluğu ahlâki kılmaya yönelik felsefi eğilimin karışıklık, belirsizlik ve düşünsel bağnazlığa neden olabileceği konusunda uyarıda bulunurlar. Öyleyse, mutluluğun psikolojik ve felsefi yönleri arasında nasıl arabuluculuk yapabiliriz? Ampirik gerçeklerin ötesinde düşüncelere sürüklenmeksizin, “gerçekten” mutluluğun ne olduğunu ve hangi tür mutluluğun takip edilmesi gerektiğini nasıl tartışabiliriz? Ayrıca bu, aşırı bir mutluluk bağnazı olmadan nasıl yapılabilir?

Psikoloji Bozukluğu ve Erdemin İhmali

Jonathan Haidt, 2006’da yayımlanmış olan The Happiness Hypothesis adlı eserinde aydınlanma dönemi filozoflarının tek bir ilkeye indirgemeye çalıştıklarından beri Batı felsefesi geleneğinin mutluluğu görmezden geldiğini ileri sürer. Sokrates, Platon, Aristoteles, Epikür ve Epiktetos mutluluğun ahlâki ve zihinsel erdemlerin ilerlemesiyle ilgili olduğunu söylemişlerdir. Bununla birlikte, 18. yüzyılda Kant, ahlâkın insanın mutluluk arayışına dayandırılabilir olduğu fikrini reddeder. Kant’a göre mutluluk insan yaşamının nihai amacı olsaydı, doğa bize akılcılık değil, daha iyi içgüdüler verirdi, çünkü akıl mutluluğu sağlamak konusunda çok da iyi değildir. Alman filozof, istediğimiz işi ya da daha büyük bir ev gibi şeyleri güvence altına almanın bizi daha mutlu edeceğini söyler. Ancak bir kez bu şeyleri almaya başlayınca, bizi tamamen mutlu etmediklerini görürüz. Daha fazla haz, daha fazla eşya veya daha fazla güvenlik arzusunu sağlamaz. Kısacası, zamanla bizi mutlu eden şeylere alışırız ve onların mutluluk yaratan etkileri azalır. Bu yüzden de mutluluk kalıcı olarak güvence altına alabileceğimiz bir şey değildir. (Tuhaf bir şekilde, son zamanlarda yapılan psikolojik araştırmalar da bu iddiayı ortaya koyar.) Daha da kötüsü, mutluluk arzusu çoğu kez bizi ahlâki yoldan saptırır. İnsanlar, mutluluk ya da haz adına her türlü kötü davranışta bulunabilirler: Vergi kaçırmak, başkalarıyla dalga geçmek, yavru kedileri ateşe vermek gibi pek çok şey. Bu eylemlerin ahlâki açıdan sorunsal niteliği, başka şeylerin mutluluktan daha önemli olduğunu açık bir şekilde göstermektedir. Kantçılara göre, görev ve âhlak yasası kendi mutluluğumuza dayanmamalıdır.

Haidt, Aydınlanma dönemi âhlak felsefecilerinin mutluluğu görmezden geldiklerine inanır. Paradoksal bir biçimde, aynı şey faydacı gelenek için de söylenebilir. Her ne kadar faydacılar mutluluğu tüm âhlaki eylemlerin hedefi yerine koysalar da, “mutluluğun” gerçekten de ne olduğunu kanıtlamak için kötü bir zaman geçirmişlerdir. Bentham’ın da bahsettiği gibi, mutluluk basit bir şekilde haz ve acıdan kaçınma durumuysa, öyleyse faydacılığa karşı bir takım itirazlar olabilir: Herkese alkollü içecek vererek genel mutluluğu arttıramaz mıyız? İstenmeyen bir grup suçlu azınlığı yok ederek çoğunluğu daha mutlu yapamaz mıyız? O halde duyusal hazlar insanlardan ziyade domuzlara daha uygun değil mi? Diğer yandan, Mill’i izleyerek hazları domuz gibi ve domuzca olmayan* şeklinde ayırırsak mutluluk zübbesi olma riskini taşırız: Sırf ben bir tabak dolusu yemek ya da sıcak bir ev ile mutlu olamıyorum diye, aslında kendi basit ilkeleriyle mutlu olan birine aslında gerçekten mutlu olmadığını nasıl söyleyebilirim?

Haidt’e göre, Aydınlanma âhlakıyla ilgili sorun dar kapsamlıdır. Kantçılar ve faydacılar için âhlak problem çözen bir girişim olduğundan âhlak filozofunun amacı âhlaki ikilemleri çözen yararlı ilkeler geliştirmek olmalıdır. (Biriktirdiğim parayı UNICEF’e mi vermeliyim yoksa bir oyun konsolu mu almalıyım? Gelecek yaz Avrupa’da yapacağım geziyi daha önce planladıysam kürtaj yaptırmak sorun olmaz mı? Bu tren yolu için yapılmış kaldıracı kaldırıp bir kişiyi parçalamalı mıyım yoksa beş insanı öldürmesine izin mi vermeliyim?**) Bu görüşler âhlaki özelliklerin ve karakterin geliştirilmesi gibi meseleleri ihmal ederek, âhlaki kuramların hassas ayarlarına ve sıklıkla inanılması zor olmak üzere belirli meselelere odaklanarak âhlakın kapsamını daraltmaktadır. Haidt, Antik Yunan’ın erdemi ve eudaimonia’yı geliştirme konusundaki kaygısının, iyi yaşama arayışımızın kalbinde, mutlak bir yer haline geldiğini ve âhlakı, genellikle âhlaki ikilemleri içermeyen günlük endişelerimize bağladığını iddia eder. Bu yüzden Aydınlanma filozoflarının sormuş olduğu “Ne yapmalıyım?” sorusuna cevap vermek için gerçekten de Sokrates ve çağdaşlarının meşgul oldukları “Nasıl yaşamalıyım?” sorusunu ele almalıyız.

Haidt ayrıca erdem âhlakının dürtüsel âhlaktan daha iyi bir yerde olduğunu iddia ederek psikolojik bozukluğa sebep olduğundan dolayı aydınlanma âhlakını eleştirir. Kant ve faydacı filozoflar aklın doğal olarak güdüleyici olduğunu ve âhlak yasasını ya da yarar ilkesini kavrayan herhangi birinin akla bağlı olarak onun emirlerine uyacağı varsayımını öne sürer. İnsanlar aslen mantıklı, akla uygun hareket eden varlıklardır ve aklın özgürce kullanılması her birimizin layıkıyla yaşamasına yol açacaktır. Bu varsayımla ilgili sorun, aklın istek ve arzuları kontrol edebileceğine dayanmasıdır. Aklın kontrol altında tutulması gerektiği doğru olsa da, Hume’un aklı “tutkuların kölesi” ilan ettiği gibi, Haidt de aklın çoğunlukla kendi kendine karar verdiğini savunur. Haidt, aklı fil üstündeki bir biniciye benzetir. İyi bir binicinin fili kontrol etmesi mümkündür, ancak fil bir şeyler ister ya da bir şeyden kaçmak isterse, binicinin yapabileceği tek şey sıkıca tutunmaktır.

Yunanlar, insanların doğru olanı yapması için sağlam bir argümandan daha fazlasının gerektiğini kabul ettiler. İnsanlar, çocukluklarından başlayarak, doğru şeylere karşı arzu duymak ve motive olmak için eğitilmelilerdir. Ahlaki eğitimle ilgili Aristoteles’e göre, insanlar sınıfta ya da hafta sonu seminerinde insanın erdemli bir şekilde nasıl yaşaması gerektiğini öğrenmezler, çünkü erdemin iyi ders notlarına değil, uygulamaya ihtiyacı vardır. Davranışlarımızı haklı göstermek veya eylemlerimizin doğru olduğunu anlamak için iyi argümanlar gerekebilir, fakat bu bizi ahlaklı insanlara dönüştürmek için kesinlikle yeterli değildir. Yunanlar, aklı övmenin yanı sıra, erdemi ve uygulamayı geliştirmenin önemini vurgulayarak ve erdem için çaba harcamanın kendisinin de mutluluk arayışının bir parçası olduğunu söyleyerek, yaşamak için neyin iyi olduğuna dair daha derin bir anlayış sunarlar.

Nedensel Bulanıklık: Erdem ve Mutluluk Arasındaki İlişki

Haidt ve diğer pozitif psikologlar, (örneğin Authentic Happiness’ın yazarı, bu akımın kurucusu Martin Seligman) “erdeme geri dönülmesi” gerektiğini yeterince mantıklı bulurlar. Aristoteles hayranları, psikologların erdem ile mutluluk arasındaki bağ kurduklarını bilerek rahatlayabilirler. Mutluluğu araştıran pek çok psikolog daha çok “öznel iyi olma durumu” olarak adlandırılan şey üzerine çalışır. Bu, kişinin hayatının ne kadar iyi gittiği ya da hayatından ne kadar memnun olduğu üzerinedir. Mutluluk, öznel iyi olma durumu ile eşit tutulursa, insanların büyük çoğunluğunun nispeten mutlu olduğu görülür. Ancak Aristoteles ve diğer Yunan filozoflar göreceli ya da öznel mutluluk ile ilgilenmiyorlardı. Tam olarak mutlu bir hayatın öznel özelliklerinin ne olduğunu bilmek istiyorlardı. Bu dönemdeki insan yaşamına ilişkin sorular, en iyi yaşamın doğası üzerine yapılan araştırmalardı. Bu nedenle, mutlu yaşamak için erdemlerin geliştirilmesini tavsiye eden pek çok Yunan filozofu, “erdem” sözcüğünü mükemmellik olarak tercüme ederek bize tam olarak en mutlu ve en iyi hayatın mükemmel hayat olduğunu söylemişlerdi.

Kişi, mükemmelliğin içerdiği ayrıntıları doldurana kadar bu oldukça önemsiz gibi görünür. Pozitif psikologlardan oluşan bir ekip, hemen hemen tüm belirlenmiş erdemlerin (tüm zamanlarda ve tüm kültürlerde) altı çeşit mükemmellik içerdiğini söyler: Bilgelik ve bilgi, cesaret, merhamet, adalet, ölçülü olma ve üstünlük (daha fazla bilgi için viastrengths.org’u ziyaret edin.) Yani, mutluluğun erdem teorisi; bilginin, cesaretin, merhametin, adaletin, ölçülü olmanın ve üstünlüğü geliştirmenin kişiyi mutlu olmaya götüreceğini söyler.

Bununla birlikte, mutluluğa götüren şey ile mutluluğun ne olduğunu açıklamak farklı şeylerdir. Daniel Gilbert, mutluluk ve nedenlerini bir araya getirmek için erdem kuramcılarını eleştirir: “İki bin yıldır filozoflar mutluluğu erdem ile birlikte tanımlama mecburiyetinde hissettiler, çünkü bunun istememiz gereken mutluluk çeşidi olduğunu düşündüler. Haklı olabilirler, ancak bir canlının hayatı için erdemli olmak mutluluğun nedeni ise bu, mutluluğun kendisi olmaz. Hem sebebi hem de sonucu aynı isimle adlandırarak tartışmaya perde çekmek doğru değildir.” (Stumling on Happiness, 2006, s. 36.) O halde şunları sormalıyız: Mutluluk iyi hissetmek midir? Kendine özgü bir tatmin duygusu mudur? Erdemin sağlamış olduğu mutluluk hali nedir?

Onlar mutluluğu zihinsel bir durum olarak gördüklerinden, Aristoteles muhtemelen bu tarz soruları reddederdi. Aristoteles, Nikomakhos’a Etik isimli eserinin I ve X bölümlerinde mutluluğun zihinsel durum olarak görülemeyeceğini, çünkü uykudaki ya da komadaki birinin belirli bir duruma sahip olabileceğini, bu şekilde onun mutlu sayılabileceğini söyler. Aristoteles’e göre böyle insanlara “mutlu” demek mantıksızdır. İnsanlığın gelişmesi ya da mutluluk için (eudaimonia) bizim çabamız gereklidir. Bu yüzden, mutluluğun, zihinsel bir durumdan ziyade faaliyet olarak anlaşılması gerekir.

“Mutluluk” yerine faaliyet sözcüğünü kullanarak faaliyetin sonuçları üzerinde sessiz kalmaktan ziyade, Gilbert daha çok 21. yüzyıldaki insanların genel olarak mutluluk sözcüğünden ne anladığı ile Yunanların eudaimonia sözcüğünden ne anladıkları arasındaki farkı düşünmemiz gerektiğini belirtir. Özellikle olmasa da, çoğunlukla mutluluğu, hissetmek ve hoşlanmak olarak düşünürüz. St. Louis Üniversitesi’nden Dan Haybron şunları belirtir: “Amerikalılara ne kadar mutlu olduklarını ya da Yunanlara ne kadar eudaimon olduklarını sorarsanız, iki farklı soru sormuş olursunuz. İlki psikolojik, diğeri ise âhlakidir.” (‘Philosophy and the Science of Subjective Well-Being’, 2007.) Ne kadar mutlu olduğumuzu sorarsanız, hayatımız hakkında nasıl hissettiğimizi sorduğunuzu düşünme eğilimindeyiz. Eğer Aristoteles’e ne kadar eudaimon olduğunu sormuş olsaydınız da ona hayatının âhlaki bir değerlendirmesini yapmasını rica etmiş olurdunuz. Ancak, öznel iyi olma durumu anlamında, ne kadar mutlu olduğum konusunda bir karar vermek için mutlaka âhlaki kavramları veya objektif kriterleri ortaya koymam gerekmiyor gibi görünüyor. Aksine, mutluluğumu arzularımı ve hedeflerimi ne kadar iyi tatmin ettiğim açısından değerlendiririm. Âhlaklı yaşamak ve mutlu yaşamak arasında bir bağlantı olduğunu düşünebiliriz (ya da umarız), ancak bu var olsa bile, şu soru akıllara gelir: Ahlaklı bir şekilde yaşamanın psikolojik mutluluğumuza olan katkısı nedir?

Aristoteles, erdemli bir hayatın da güzel geçeceğini iddia ederek neden-sonuç arasındaki boşluğu yumuşatmaya çalıştı. “İyi davranmak iyi hissettirir” ilkesi yalnızca genel bir kural olarak doğru olabilir çünkü Aristoteles’in kabul ettiği gibi, çok kötü bir durumda bir insanın ne kadar erdemli olduğu önemli değildir. Kişinin dürüst olmasına rağmen, haksız işkencecilerin elinde ölmesi onun için mutluluk verici olmaz. Bununla birlikte, erdem mutlu bir yaşam sağlayabilse de, psikolojik mutluluk ile özdeş değildir.

Ahlaki Mutluluk

Aristoteles, mutluluğun erdeme bağlı olduğu kadar maddi koşullara da bağlı olduğunu kabul etmişti. Aşırı yoksulluk, ölümle burun buruna olma, hastalıklar ve felaketler mutlu olmak için iyi koşullar gibi gözükmezler. Bu gibi durumlarda bulunursak bizler de fazlasıyla mutsuz durumda oluruz. Bununla birlikte, mal mülkü güvence altına almak ya da büyük talihsizliklerden kaçınmak çoğu zaman kontrolümüzün dışındadır. Bu, mutluluğumuzun büyük kısmının şansa bağlı olduğuna işaret eder. Mutluluk arayışı piyango oynamaya çok benzemektedir. Yine de mutluluğu arayan tüm Yunan filozofları şansın rolünü en aza indirgemek ve mutluluğu, sorumlu olduğumuz bir şeye dönüştürmek istemiştir. Günümüzde aynı şekilde mutluluğun kontrol edilebilir ve arttırılabilir bir şey olduğuna ikna olmuş durumdayız ve şansın bununla bir ilgisi yok.

Kaderin elinden mutluluğu alarak, gerçek mutluluğun dış koşullara bağlı olduğu fikrini reddeden bir gelenek vardır. Bu geleneği Stoacı filozoflar temsil eder. Stoacı filozoflar, en iyi hayatın başımıza gelen talihsizliklere karşı bir tutum geliştirerek, sakince kendi payımız olanı kabul ettiğimiz bir hayat olduğu iddiasında bulunurlar. Stoacılara göre “bize bağlı” olan tek şey tutumlarımızdır. Araba kazası geçirmek, çocuğumun hastalığa yakalanması, piyangoyu kazanmak, akrabalarımla iyi ilişkiler kurmak, tüm bunlar çabalarım kadar şansa da bağlıdır. Gösterebileceğim en büyük çabayla başarısız olabilirim ya da dikkatim, hastalıkları ve kazaları önlemek için yeterli olmayabilir, ama eğer iç hayatımla yüzleşerek, tepkilerimi ve tutumlarımı idare etmeyi öğrenirsem; paranın, övgünün ve güzel şarabın getireceğinden daha fazla mutluluğu elde ederim.

Epikür de benzer görüşlere sahiptir. Epikür, mutlu bir yaşama hazla ulaşabileceğini iddia ederken, (bu yüzden Stoacı’dan ziyade hedonistti) hazzın basit, mütevazi ve çoğunlukla düşünsel olması gerektiğini vurguladı. Tatmin etmesi zor arzular sefalet kaynağı olduğundan, pek çok maddi arzumuz boştur ve onlar olmadan daha mutlu olunabilir. Bu basit yaşam, irade gücü ve düşünsel mücadele için yapılan çağrı bir açıdan erdemli yaşama yapılan bir çağrıdır. Bununla birlikte, Aristoteles’in, Stoacıların ve Epikür’ün erdem konusunda doğru olduklarını kabul edersek; kıskanç iş insanları, yalnızca fiziksel hazla ilgilenen hedonistler, politik zafer için mücadele eden siyasetçiler ve bu gibi insanlar ne düşündüklerinden bağımsız olarak mutlu bir hayat süremiyorlar. Epikür’e göre para, şehvet, şöhret ya da basitçe erdemi gözetmeden yapmak istediğiniz tüm şeyler sizi mutlu edecekse, o halde yanılıyorsunuz ve istediğiniz şeyleri elde etseniz bile, gerçekten mutlu olamazsınız.

Eğer yanlış şeylerin peşinde iseniz, onlara ulaştıktan sonra mutlu hissetmeniz önemli değildir, zira mutlulukla şansı karıştırmışsınız demektir. Gerçek mutluluk, hissetmekten daha fazlasıdır ve dolayısıyla, içinizdeki tatmine, arzularınız ne olursa olsun, mutluluk denemez. Aynı ölçüde, bazı şeylerin yitip gitmesi ya da maddi arzuların gerçekleşmemesi sizi kayda değer bir şekilde daha az mutlu etmek için yeterlidir. Öyleyse belki de ilk başta o şekilde mutlu olmamanız daha iyi olabilir. İyi hissettiren şeylerin etrafınızı sarması sadece bir anlık şans olmuştur.

Bunlardan dolayı bazıları Antik Yunanların âhlaki düşüncelerinden alınıp, kendilerini psikolog Daniel Nette’nin yazdıklarına daha yakın bulabilir: “Bana göre, biri kötü veya anlamsız bir hayat yaşamasına rağmen yine de bundan keyif alıyorsa, hangi hakla başka bir şey yapmaları gerektiğini önerebilirim? Bunu yaparsam, kaçınılmaz olarak kendi değerlendirmemi dayatmış ve böylece bir çeşit ‘uzman despotizmi’*** yaparak objektif bilimin alanını terk etmiş olurum.” (Happiness: The Science Behind Your Smile, 2005, sy. 24) Ancak, züppeliği ve aydın despotizmini engellemek istemek ve başkalarının sözde mutluluklarını eleştirme ya da sorgulama hakkımız olmadığını önermek için başka bir şey daha vardır. Hitler’in suç ortağı olan Alman subayı Adolph Eichmann, çalışmasında, kapasitesinden büyük bir mutluluk duyduğunu ve kalıcı bir memnuniyet kaynağı bulduğunu söylemiştir. Onun mutlu hissedip hissetmediğini sorduğumuzda kesinlikle evet demek zorundayız. Bunun yerine Eichamann’ın mutlu bir hayat yaşayıp yaşamadığını sorguladığımızda, hayır yanıtı daha olasıdır. Mutlu olduğunu söylemesine dayanarak Eichmann’ın nasıl yaşadığına dair hiçbir şeyin eleştirilmemesini önermek de gülünç olurdu. Aristoteles ve diğerlerinin de söylediği gibi Eichmann’ın elde edebileceği mutluluk türünün kusurlu olduğunu görmek kendi hayatımıza şüpheyle bakmamıza yol açar.

Ne Tür Bir Mutluluk İstiyoruz?

Psikologların mutluluğu araştırması ve filozofların formüle etmeye çalıştıkları mutluluk arasındaki ayrımı belirlemek adına psikolojik bakımdan mutlu bir insan ile ahlaki olarak mutlu bir hayat arasındaki farkı ortaya koymak önemlidir. Belki de “mutluluk” terimini tamamen kenara bırakarak psikologların öne sürdüğü “öznel iyi olma durumu” ve filozofların “nesnel iyi olma durumu” kavramları ile tatmin olmak tüm bu tartışma için daha iyi olabilir. Öyleyse kişi hangi tür mutluluk ile ilgilenmelidir?

Psikologlar nelerin öznel iyi olma durumuna yol açtığını söylerken, filozoflar da bir yandan öznel iyi oluşu izlememiz için gereken yolları sınırlayan bazı objektif ahlaki kısıtlamaları özetleyebilir. Bunlar çelişkili değil, sadece mutluluğun farklı yönlerini ele alan farklı düşüncelerdir. Teorik amaçlar uğruna bu terimi istediğimiz kadar çok duyuya bölebiliriz, ancak pratik amaçlar için bu çeşitli duyular arasındaki ilişkileri daha dikkatli incelememiz gerekir. Ayrıca basit mutluluk algımızın durumlar, “mutluluk” olarak adlandırdığımız eylemler ya da anlaşılması zor şeylerle uyumlu olan psikolojik ve felsefi ihtiyaçlarla nasıl bir araya geldiğini dikkate almalıyız. Psikologlar bize ne tür şeylerin haz ve tatmin duygusu getirdiğini söylerken akıllara başka bir soru daha gelir: Bizi sevinçli ve hoşnut olmaya götürecek hangi yollar iyi bir yaşamı beraberinde getirir? Psikolojik mutluluğun herhangi bir bedeli olmadığını düşünmüyorsak, ahlaki düşünce olmadan en iyi mutluluk türünün iyi bir şekilde anlaşılabileceği ya da sürdürüleceği fikrini reddetmeliyiz.

Notlar
*John Stuart Mill’in “Tatmin olmuş bir domuz olmaktansa, tatmin olmamış bir insan olmak yeğdir.” sözüne gönderme yapılmıştır.
**bkz. Tramvay problemi.
***Tyranny of experts: Yazar burada William Easterly’nin The Tyranny of Experts isimli kitabına gönderme yapıyor.


Yazar:
Matthew Pianalto
Çeviren: Fırat Çelebi
Kaynak: Philosophy Now

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.


Paylaşmak güzeldir..

İÇERİK SAĞLAYICI

Düşünbil Portal, bilim, felsefe ve psikanaliz alanlarında yazılı ve görsel içerikli makale, deneme ve çeviri yayınlayan çok içerikli bir portaldır. Genel okur-yazar kitlenin bilinçlenmesini ve farkındalık kazanmasını amaçlamaktayız. “Düşünen her insan gençtir” vizyonu ile her genç insana hitap etmeyi amaçlayan Düşünbil Portal, dergi ve etkinliklerle bu amacını geliştirmektedir.

Comments are closed.