Paylaşmak güzeldir..

Friedrich Nietzsche, 1884 yılında Zerdüşt’te “Tanrı’nın ölümü”nü şiirsel bir biçimde müjdeler ve Deccal’de de (1888) buna felsefî bir özdeyiş olarak geri döner. Bence bu, felsefî olarak, inanca ve kendi zamanımızda alıştığımız türden inançlılara yönelik bir ateist hücumu değildi, ya da sadece bundan ibaret değildi. Platon ile başlayan ve 17. yüzyılda René Descartes’a kadar Hristiyan geleneğince de sürdürülen, akıl ve ilahiyatın sıkı birlikteliğine bir saldırıydı.

Descartes’ın “ilk felsefe”sinde özne, dünyadaki mevcut tüm “hakikat”lerden şüphe etmelidir, ta ki onu rasyonel olarak kanıtlayana kadar. Descartes, aklın gerçeğe ulaşmasını sağlamak için, yöntemini Tanrı’nın altı deliliyle hazırlamıştı. Fakat akranları, öyle ya da böyle Tanrı’nın varlığının yeni bilimsel yöntemle alâkasız olduğunu görebiliyordu.

Bununla birlikte, Descartes’ın bilimsel devrimi ve – rasyonelliği genel kültürün itici gücü olarak belirleyen – Aydınlanma, Fransa’da Tanrı’yı resmin dışına iterken (ve David Hume da Britanya’da), 18. yüzyılın sonunda Almanya’da insan, doğa ve hayatın anlamı hakkındaki sistematik açıklamaların cevabının hâlâ Tanrı’da görüldüğü benzersiz bir felsefe ortaya çıktı. Tanrı’nın bir versiyonu, Alman idealizmi diye de bilinen Hegel ve Schelling’in büyük sistemlerini mümkün kıldı.

19. yüzyılın ortalarında bir Alman filozofu olan Nietzsche, Tanrı’nın öldüğünü ilk kez bu idealizm bağlamında ilan etti. Aynı şekilde, eş zamanlı olarak “aklın” öldüğünü de. Aslına bakarsak, tek yaptığı buydu. Nitekim, idealist bağlamda, akıl sadece deneyimlerle ilgili önermeleri ispatlamak için bir tür zihinsel kapasiteden ibaret değildi; o, Hegel’e göre, dünyayı ilerleme yönünde hareket ettiren doğaüstü bir güçtü. Nietzsche’nin başkaldırısı insanın yaşamını yöneten ve ona anlam çerçevesi yaratan büyük metafizik güçler olmadığını, her bireyin yalnız varoluşun anlamsızlığıyla karşı karşıya olduğunu söylemenin bir yoluydu. Yine de “Tanrı’nın ölümü”nün tek mânâsı bu değildi.

Nietzsche, Alman bir filozof olduğu kadar yazardı da. O dört yaşındayken ölen babası Protestan bir papazdı ve Nietzsche, annesi ile kız kardeşi tarafından kasvetli bir lüteriyen dindarlığı ortamında yetiştirildi. Hristiyan ahlâkının duygusal varlığı üzerindeki bunaltıcı yüküne karşı öfkeyle başkaldırdı ve bu başkaldırı, yaşamı sevme şansını daha da kısıtlayan kronik hastalığı tarafından da körüklendi.

Bu kişisel başkaldırıya Nietzsche’nin, Bismarck önderliğinde resmi bir “kültürel mücadele” yürüten, Alman kültürünü Protestan ve ulusal olarak tek vücut hâline getirmek isteyen yeni birleşmiş Almanya’ya duyduğu hiddet de eklenmelidir. Nietzsche bir kurum olarak kiliseyi küçümsedi ve hem politik hem kültürel açıdan o, yaşadığı günlerin ötesinde özgür düşünceli bir Avrupalıydı.

Yani, “Tanrı öldü”: Siz iktidardaki adamlar, kurumlarınızı korumak için boş yere onun adını anmaya çalışmayın. Politik mesaj bu olabilir.

O hâlde, “Tanrı öldü”, Platon’un felsefesini mümkün kılan güç olan, ana akım Hristiyanlık ve Batı felsefesi boyunca birbirine geçen Akıl ve ilahiyatın, insanın doğasını açıklamak için kullanılamayacağı anlamına gelir. Fakat bu demektir ki insan da ölmüştür. Daha doğrusu, Nietzsche’nin Tanrı’yı öldürmesinin en önemli neticesi, rasyonel gücüyle tanımlanan ve “rasyonel” bir ilerleme vizyonuna oturtulan bir varlık olarak insanın ya da insanlığın ölümüdür.

Peki, “Tanrı öldü”; fakat bu, Nietzsche’ye göre, bir başka açıdan baktığımızda bedenin özgür olduğu anlamına gelir. Ve Nietzsche’nin Tanrı’nın ölümüne kendince nasıl karşılık verdiğini görmeniz için bakmanız gereken yer, benim “Şen Bilim” olarak tercüme ettiğim Die fröhliche Wissenschaft (1886) adlı eseridir. İşte Nietzsche’nin ona yazdığı ikinci önsözden tadımlık bir parça:

“Fizyolojik ihtiyaçların nesnel, hayali, bütünüyle tinsel gibi örtülerin altında şuursuzca kılık değiştirmesi korkunç boyutlardadır – sık sık kendime, geniş bir açıdan bakıldığında, felsefenin bedenin yorumundan ya da yanlış yorumundan başka bir şey olup olmadığını sormuşumdur.”

Üçüncü kitap “Dua etmek, kendine ait hiçbir düşünceye sahip olmayan ve tinin yüksekliğini bilmeyen insanlar için icat edilmiştir …” ve “Hristiyanlığın, dünyanın çirkinliğine ve kötülüğüne dair bulduğu çözüm, onu çirkin ve kötü hale getirmektir” gibi vecizeler içerir. “Tanrı öldü” şimdi, Hristiyanlığın bastırmış olduğu; her insanın kendini, yaşamanın sevincini bilen biri olarak yeniden keşfetmesi gerektiği fikrine doğru ilerlemektedir.

O hâlde Tanrı öldü: İnsanların korkunçluğu onu öldürdü – bu, Zerdüşt kitabının büyük bölümünün teması ve ruhudur.

Buna karşın Şen Bilim’deki şakacılığın yükselişi, insanlığı, bu dünyada – muhtemelen imkânsızdır – hakiki anlamda yaşayabilme amacıyla, kendini bütünüyle yeniden keşfetme görevine hazırlar.

Nietzsche’den de önceden beri, yeniden keşfin yer aldığı bağlam felsefî düşüncede Hegel ve Schelling’in idealizminin karşısında bulunan “materyalizm” idi. Ludwig Feuerbach bunu 1830’larda ortaya koydu ve bilindiği üzere, Marx’a felsefesi için bir başlangıç noktası verdi.

Bunun anlamı Nietzsche’nin Marksist olduğu değildir; bundan oldukça uzak. Fakat bu, onun düşüncesinin bile bir geçmişi olduğu, durduk yere ortaya çıkmadığı anlamına gelir. İçinde doğduğu ve kendi yolunu çizdiği zamanın en radikal ruhu üzerine ilerledi: Alman bir yazar, anti-idealist ve anti-Hıristiyan olarak. Kitabının başlığı olan Der Anti-Christ, Almanca’da “Deccal” demek olduğu kadar “Anti-Hıristiyan” anlamına da gelir.

19. yüzyılın ortalarında Batı dünyasında Tanrı’nın ölümünün çoktan söylenmiş olduğu başka bir hikâyedir; burada kastedilen elbette Darwin’dir. Nietzsche post-Darwinizmin bir parçası değildi; fakat söylemek zorunda kaldıkları, 20. yüzyıldaki “Tanrı sonrası” kültürel buharı besledi.

En önemlisi, onu bugünün ateistlerinin bağlamında değerlendirdiğimizde, aklı Tanrı katına çıkarmadığını ve terk etmeye çalıştığı manevi geleneğe ilgisinin yoğun olduğunu hatırlamak gerekir.


Yazar: Lesley Chamberlain

Çeviren: M. Kaan Erdoğan
Kaynak: The Guardian 

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

 


Paylaşmak güzeldir..

İÇERİK SAĞLAYICI

Ege Üniversitesi Reklamcılık bölümü öğrencisi. İlgi alanları arasında edebiyat, felsefe, din ve sosyoloji bulunuyor. Klasik müzik dinlemekten keyif alıyor.