Paylaşmak güzeldir..

Alexanderplatz’daki presidyuma götürülmek üzere Berlin polisi tarafından tutuklandığında Hannah Arendt, annesi Martha ile yiyeceği öğle yemeği için yoldaydı. Yıl 1933’tü. Hitler birkaç aydır iktidardaydı, Hermann Göring’in ajanları şüpheli aktivistleri topluyorlardı. Jandarmalar evini didik didik ararken, felsefe notlarını incelerken ve aslında Grekçe alıntılardan başka bir şey olmayan gizemli kodlarına dalmışken Alman Siyonist Örgütü’nün genç kadın araştırmacısı cezaevinde sekiz gün geçirdi. Serbest bırakılınca da bavullarını topladı. Şubat ayında Reichstag yangınından sonra sosyalistler, komünistler ve Yahudiler için hayat cehenneme dönmüştü. Kendisinden önceki ve sonraki birçokları gibi, Arendt de Paris’e kaçtı. Hayatının sonraki 18 yılını bir mülteci, yurtsuz bir insan ve parya olarak geçirecekti.

Bugün dünyada 60 milyon mülteci var; bu, 1945 yılından beri en yüksek parya nüfusu. Sadece son bir yılda bu sayı üçe katlandı. Dünyada istenmeyenlerin yarısının yaşı 18’in altında. Birçoğu kamplarda büyüyecek. Çoğu memleketlerinden kaçarken ölecek. 2015 yılında Akdeniz’de 3.000’den fazla mülteci can verdi. Şanslı olanların yeni evleri olacak. Ama gittikleri yerde ne kadar hoş karşılanacaklarını, Donald Trump gibi nativistlerin, Cumhuriyetçi valiler ve adayların oluşturduğu koronun, Fransa’da Marine Le Pen’in ve yükselişte olan Danimarka Halk Partisi’nin seslerinin yüksekliği gösterecektir. Bu olumsuz sesler megafondan duyuldukça yeni gelenlerin kendilerini evde hissetmeleri mümkün olur mu?

Bu insanlık durumunun daha fazla ciddiye alınması gerekiyor. Zira hızlı bir şekilde çağımızın en kötü insanlık krizlerinden biri haline geliyor. Nativistler, yurtsuz olanlara sığınma hakkı tanıma geleneğini reddederek durumu daha da kötüleştiriyorlar. Bu döngüyü daha önce de görmüştük -pek hoş bir görüntü olduğu söylenemez. İnsanlar geçmişe dönüp baktıklarında dışarıda bırakma politikalarını utançla anıyorlar (1930 ve 1940’lı yıllarda sığınmacı Yahudilerin gördüğü muameleyi Amerikalıların, Kanadalıların ve diğerlerinin böyle gördüğü kesin). Aynı döngüyü tekrarlamak kaderimizde mi var? Aramızdaki nativistlere tutarlı bir yanıt veremezsek bu sorunun yanıtı evet olacak, İslam dünyası ve diğer acil durum bölgeleriyle sürdürülen ilişkilerin ve bu bölgelerin kendi içlerindeki ilişkilerin sonuçları kalıcı olacaktır. Açık fikirli ve akla uygun bir müdahale formülü bulmak için bize halk felsefesinin simgesi Hannah Arendt yardım edebilir mi? Kendisi de bir zamanlar mülteci olan Arendt, gidebileceği başka hiçbir yer olmayan insanlara karşı yükümlülüklerimizi hatırlamamıza yardımcı olabilir mi?

Bu soruların yanıtı, Arendt’in parya olduğu yıllarda ve insanlıktan çıkarılma ile ilgili görüşlerinde bulunabilir. Arendt’in kendi yurtsuzluğu, onu Amerika ve dünya çapında üne kavuşturan kitabının ortaya çıkmasına yardım etmiştir. Totalitarizmin Kaynakları adını verdiği kitabı 1950 yazında bitirmişti. Kitapta şöyle yazmıştı: “elinde insanlığından başka hiçbir şey olmayan bir kişi, tam da diğer insanlardan insan muamelesi görmesini mümkün kılan özelliklerini kaybetmiştir.” Politik bir topluluğa ait olmadığında kişi, ayaktakımından biri olur. Arendt aylar sonra hayatının uzun ve acılı bir sayfasını kapatarak Amerika Birleşik Devletleri vatandaşlığına geçti, artık parya olmayacaktı.

Gelgelelim Arendt’in yurtsuzluğu genellikle unutulur. Alman vatandaşı olduğu yılları ve idealizminin sınırları ile ilgili endişelerin kaynağı olan Martin Heiddegger ile yaşadığı aşkı hatırlarız. Bir de Amerikan vatandaşı olduğu zamanları. Totalitarizmin Kaynakları‘nı ilk okuduğumda öğrenciydim; kitap, Soğuk Savaş döneminin klasikleri arasındaydı. 1980’lerde gecelerce sarhoş olup otoriter rejimler ile totaliter rejimler arasındaki farkları konuşur, Başkan Ronald Reagan’ın dış politikasının ideolojik sivriliklerine karşı çıkardık. Egemen olanın hangi türden bir devlet olduğuna takmıştık. Peki ya, vatansız olmanın anlamı? Onunla pek ilgilenmezdik.

Bugün, terör ve ondan kaçanların çağı içindeyken Totalitarizmin Kaynakları‘nı başka bir şekilde de okuyabiliriz. Hatırlamamız gereken farklı bir Arendt var. Soğuk Savaş dönemi politikasının meşhur ettiği Amerikalı kimliğini ya da Eichmann davası ile ilgili etkili sözlerini veyahut kötülüğün sıradanlığını değil, verdiği pozla böylesinde simgesel bir yüz haline gelip bize kederinin nedenlerini unutturan yurtsuz Arendt’i hatırlamamız gerek.

 

* * *

Totalitarizmin Kaynakları, kişisel deneyimlerden süzülmüş bir kitap. Arendt, Paris’e gittikten sonra Sen nehrinin Sol Yakasındaki öğrenci bölgesinde rue Saint Jacques’ın küçük otellerinde kaldı. Filozof arkadaşı Günther Stern ile evlendi ancak ilişkileri, evlendiklerinde düzensiz bir birliktelikti. 1937 yılında resmi olarak boşandılar ve Stern Amerika Birleşik Devletleri’ne gitti. Arendt sonunda Heinrich Blücher ile tanışacaktı. Yahudi olmayan fakat kendini yetiştirmiş bir komünist olan Blücher, kendince ayaktakımından biriydi.
Arendt ile Blücher, sürgün edilmiş Almanlarla dolu 15. Bölgede rue de la Convention üzerinde bir daireye yerleştiler. Kirayı Arendt’in annesinin giysilerine düğme gibi dikerek Almanya’dan kaçırdığı altınları, zengin Yahudi bir kadına rehin vererek aldıkları paralarla ödediler. Mültecilerin koşulları çok kötüydü. Kız kardeşi Ursula ile birlikte Arendt’e yakın oturan ekonomi öğrencisi sürgün Otto Albert Hirschmann (Albert O. Hirschman olarak biliriz), uyuyabilmek için hamam böceği istilası ile mücadele etmek zorundaydı. Çözümü, karyola direklerini gaz yağı dolu kapların içine koymakta bulmuştu; böylece böcek sürüsü direklerden tırmanarak yatağa ulaşamıyordu.

Sürgün demek, kişinin politik topluluğundan çıkarılması demektir. Ama yeni karşılaşmaları da beraberinde getirir. İstenmeyen kişi olmak, asla sizi kapı dışarı edenler tarafından reddedilmekten ibaret değildir. Mültecileri, ev sahibi toplumlardaki belirsizliklerin içine sokar. Paris ve Londra’ya kaçan Orta Avrupa Yahudileri için ise sürgünlük demek, kaçaklarla ilgilenen yardım kurumlarının başındaki nüfuzlu Yahudiler ile muhatap olmak demekti. Arendt, paryalığına farklı bir Yahudilik durumu ile dirsek teması halinde anlam vermiştir; bu ne oldum delisi, nüfuzlu Yahudiler ile. “Sonradan görme” dediği bu Yahudilerin, Arendt’in Yahudilerin durumu ve yurtsuzluğu ile ilgili düşüncelerinde önemli bir yeri vardır.

İstenmeyen kişi olmak, asla sizi kapı dışarı edenler tarafından reddedilmekten ibaret değildir.

Sonradan görmeler, tam olarak asimile olamadıkları halde, başkalarını asimile olduklarına inandırmak için ellerinden geleni yapıyorlardı. Arendt’in ilk kitabı, entelektüel sosyeteden Rahel Varnhagen hakkındadır. Varnhagen’in salonu, okumuş Berlinlilerin toplanma yeri olarak ün salmıştı; yani Napolyon Savaşları sırasında yükselişe geçen Prusya milliyetçiliği, Yahudi kadını usandırana kadar. Nişanlısı bile Hristiyan ulusa sadık olduğunu gösterme telaşıyla düğünden önce Rahel’i terk etmişti. Hitler’in iktidara geldiği zaman tamamlandığı halde 1958 yılına kadar yayımlanmayan Rahel Varnhagen, Arendt için kişisel bir boyut taşıyordu. 1933 yılı Ocak ayında kitaba son rötuşlarını yaparken akıl hocası Karl Jaspers’a yazdığı mektupta, kültür, dil ve felsefe bakımından Alman kimliğine sahip olduğunu ancak kişilik olarak Alman olmadığını yazmıştı: “Yahudilerin bu [Alman] kader[in]e ne kadar geç ve ne kadar bölük pörçük dâhil olduklarını, o zamanlar yabancı olan bu ülkeye nasıl şans eseri girdiklerini çok iyi biliyorum.” Sonradan görmeler ayaktakımından kaçmaya çalışsalar da ayaktakımına etle tırnak gibi bağlıydılar. Burjuva çağında her Yahudi neslinin hangi yolu izleyeceğine kadar vermesi gerekirdi: Boğun eğip kökenlerini gizlemek mi yoksa dünyayı sınırlardan izlemek mi? Arendt’e göre ikisi de “birbirinden farksız, aşırı yalnızlığa götüren yollardı.”

Arendt Paris’e taşınınca sonradan görmelere de yakınlaştı. Alman Siyonist Örgütü’yle (ve örgütle bağlantılı bazı kişilerle) daha önce yaptığı çalışmalar Arendt’in, sonunda Barones Germaine de Rothschild ile görüşmesine vesile oldu. Sonradan görmeler için Barones’ten daha uygun bir sembol olamazdı. Barones okulları, sinagogları, dini mahkemeleri, koşer dükkânları ve ruhban okulunu denetleyen üst sınıf Consistoire de Paris’in yöneticisiydi. Arendt’in görevi ise asilzadenin Yahudi yardım kuruluşlarına yaptığı bağışları yönetmekti. Bu süreçte yoksullarla yapılan özel çalışmalar onda hayranlık uyandırırken baronluğun ilkeli tavırlara karşı gösterdiği hoşnutsuzluğa katlanamıyordu.

Arendt ayaktakımı ve hamam böceklerinin dünyası ile sonradan görmeler ve suarelerin dünyası arasında gidip gelirken nativistler sokaklarda kuduruyordu. Paris’in tekdüzeliğini bozan, bir skandal oldu ve bu skandal neredeyse Üçüncü Cumhuriyeti düşürecekti. Çorba fabrikasında işçiyken yatırımcılığa kadar yükselmeyi başaran Rus Yahudisi Alexandre Stavisky, “Almanya İmparatoriçesi”nin zümrütlerine dayalı bonolarla servet edinmişti. Değerli taşların camdan olduğu ortaya çıktı ve tüm dalavere birden büyük bir skandala döndü. Stavisky’nin basın ve meclis içindeki nüfuzu o sırada dillere düşmüştü ve seveni hep çok olan Yahudi komplosu ithamları yayılıyordu. Stavisky 1934 yılının Ocak ayında esrarengiz bir şekilde ölünce -resmen intihar olduğuna karar verilmiş olsa da birçok insan cinayet olduğunu düşünmektedir- Başbakan Camille Chautemps’in de aralarında bulunduğu birkaç bakan istifa etmek zorunda kaldı.

Yeni hükümet polis teşkilatını gericilerden, hükümet karşıtı komutanlardan temizlemek için adım atınca Fransız Sağı saldırılara başladı. 6 Şubat 1934 günü Place de la Concorde meydanı, milliyetçiler ve polisin savaş alanına döndü. Kargaşanın sonunda 15 isyancı öldü. Dehşet içinde kalan Arendt defterlerini, skandalla ve Fransa’da yeniden dirilen Yahudi düşmanlığıyla ilgili gazete kupürleri ile dolduruyordu. Sonradan görmeler konusunda da hayal kırıklığına uğramıştı. Sonradan görmelere kalırsa hayatta kalmanın en iyi yolu, başını yerden kaldırmamaktı.

Merak ve dehşet duyguları Arendt’i 1890’lardaki Dreyfus Olayına götürdü. Bu olay, Yahudilerin Fransız değerleri için tehdit oluşturması ile ilgili patlak veren ilk skandaldı. Alsaslı Yahudi subay Alfred Dreyfus’un aleyhine düzmece vatan hainliği suçlamalarıyla büyük bir tartışma başlamış ve Üçüncü Cumhuriyet sarsılmıştı. Sonradan görmelerin ahmaklığının ve vatan toprağına bağlı bir ülkede özgürlüğün sahte vaatlerinin örneği olarak bu dönemin, Totalitarizmin Kaynakları‘nda önemli bir yeri olacaktı. Sonradan görmeler sessiz kalmış, Yahudi düşmanlığına karşı protestoları, prensip sahibi Yahudi olmayan kimselere bırakmışlardı. Émile Zola bu protestoculardan biriydi. Suçluyorum başlıklı açık mektubuyla, gücün kötüye kullanılmasına tanıklık eden aydın imajı ölümsüzleşmiştir. Sonradan görmelerin sessizliği ise, aksine, onları görevini kötüye kullananlarla suç ortağı haline getirmiştir. Arendt’in iddiasına göre bu durum terörün nedenlerinden biri değil koşullarından biriydi ve 40 yıl sonraki daha çarpıcı bir seçimin habercisiydi. “Görünüşe göre ana aktörler,” diye yazıyordu Totalitarizmin Kaynakları‘nda , “otuz yıldan daha uzun süre ertelenmesi gerekmiş bir oyun için kostümlü prova sahneye koymaktadırlar.”

Arendt, Dreyfus Olayı ile ilgili görüşleriyle, kendi halkına şefkat ve sevgi beslemediğine dair sonradan maruz kalacağı suçlamaları da öngörmüştür. Bu, Arendtolojide çetrefilli bir konudur ve Arendt propagandacılarını ona hayran olanlardan ayırır. Konu, Eichmann Kudüs‘te kitabının 1963 baskısının ardından Yahudi kendinden nefretine dair suçlamalarda gündeme gelmiştir. Bu kitap, kurbanların suçlanmasının bir simgesi olmuştu: Arendt, cemaatlerini saldırıya karşı savunmak için çok az şey yaptıkları gerekçesiyle Yahudi liderlerini suçladığında, başta Commentary dergisinde Norman Podhoretz’in yazdıkları olmak üzere Arendt için yazılan eleştirilerde Arendt’in kendisi, Yahudileri kendi enkazlarından sorumlu tutmak adına çok fazla çabalamakla suçlanıyordu. Arendt dönek olduğu gerekçesiyle hain Yahudi olarak bir kez daha sürgün ediliyordu. Arendt’in kendinden nefretine dair söylence bugün de devam etmektedir. Margarethe von Trotta’nın 2013 tarihli filmi Hannah Arendt, dramanın en önemli unsuru olarak Yahudi kendinden nefretine dair iddiaları kullanır ve yönetmenin bu tercihiyle Arendt, Siyonistlerin küçük düşürdüğü evrensel bir simge olarak resmedilir. Bu iki türlü mitleştirmeyle de ayaktakımının özel durumu ile ilgili mesaj gözden kaçırılmaktadır. Arendt, tüm Yahudileri kendi kendilerini soykırıma götürmekle asla suçlamamıştır; konuşamayanları savunmak için daha fazlasını yapmayan, sessiz kalıp suç ortağı olan liderleri sorumlu tutmuştur.

Arendt, tüm Yahudileri kendi kendilerini soykırıma götürmekle asla suçlamamıştır; konuşamayanları savunmak için daha fazlasını yapmayan, sessiz kalıp suç ortağı olan liderleri sorumlu tutmuştur.

Bu destanda davalar büyük yer tutmaktadır. Dreyfus. Eichmann. 9 Kasım 1938 gecesi Nazi çetelerinin Yahudi dükkân ve evlerine saldırdığı Kristallnacht (Kristal Gece) olaylarına Arendt’in nasıl tepki verdiğini düşünün: Nazilerin yok etme hevesi karşısında Arendt de en az diğerleri kadar dehşete düşmüştü. Öte yandan Fransız Yahudi liderlerinin, 1938 yılı Kasım ayında Paris’te Nazi bir diplomatı öldüren (bu olay Almanya’da çetelerin kıyameti koparmasına bahane olmuştur) Polonyalı-Yahudi Herschel Grynszpan’dan uzaklaşmaları da Arendt’i hayal kırıklığına uğratmıştı. Gazeteleri kesip notlar alır ve kupürler biriktirirken Arendt, Grynszpan’ın davasını, Yahudi liderlerinin kendi davalarına bağlılığını test etmek için kullandı. Liderler, Grynszpan’ın adil bir şekilde yargılandığından emin olmak için gerekeni yapmak yerine, adamı gözden çıkarmışlardı.

Bu örnekte bile, kullanabilecekleri hakları olmayan ayaktakımını, hakları olan ancak bunları kullanmayı reddeden sonradan görmelerden ayıran çizgi o kadar belirgin değil. Arendt, sonradan görmelerin asla emin olamadıkları bir yuva talep ettikleri için ızdırap içinde olmalarına hak vermiştir. Rahel Varnhagen’in yalnızlığı aynı nedenle anlamlıydı. Arendt sürgündeyken sonradan görmelerin eskiden beri bildiği şeyi anlayabilmiştir: Yuva dediğin hak gibi görülemezdi. Bu risk hâli de sessizliğe götürüyordu. Eichmann Kudüs‘te kitabında, Yahudilerin yok edilmesinde sonradan görmelerin rolleri ile ilgili çok sert sözler sarf ederken Arendt’i ateşleyen şey, hakları olan kişilerin bu haklarını, hiç hakka sahip olmayanlar için kullanma sorumluluğuna sahip olduğunu düşünmesiydi. Sonradan görmeler eğer suçluysa, suçları haklarından vazgeçmeleri değil, hiç hakka sahip olmayanları savunmamış olmalarıdır.

Arendt sürgündeyken sonradan görmelerin eskiden beri bildiği şeyi anlayabilmiştir: Yuva dediğin hak gibi görülemezdi.

* * *

Hannah Arendt’in kitabının taslağı, 1938 Avrupa’sının karanlık gökyüzünün altında şekil aldı. Arendt ve Blücher’in gelişmeleri tartışırken uzun geceler geçirerek ikinci bir ev gibi benimsedikleri, 15. Bölgenin rue Dombasle caddesi üzerindeki dairede oturan arkadaşları Walter Benjamin’in de teşvikiyle Arendt fikirlerini yazmaya başladı. Bu sırada Alman baskıları ve Avusturya’nın topraklarının alınmasıyla Paris’e yeni parya dalgaları gelmeye devam ediyordu.

Mültecilere yardım etmek için gönüllü çalışanlar içinde yer almayan Arendt, hummalı bir şekilde notlar alıyordu ve hesap gününün yaklaştığının farkındaydı. Fransa 1939 yılının Eylül ayında savaş ilan edince Fransızcada drôle de guerre, Türkçede “tuhaf savaş” adıyla anılan uzun bir ara oldu. Fransız hükümeti, şüpheli Almanları toplamaya başladı. Blücher gibi erkekler, çalışma kamplarına gitmek zorunda kaldılar. Birkaç ay sonra serbest bırakılan Blücher Paris’e döndü ve 16 Ocak günü Arendt ile evlendi. Fransa’dan evlilik cüzdanı almak ikisinin de hayatını kurtarmış olabilir zira evlendikten birkaç ay sonra tutsak alınarak ayrı yerlere gönderilen Hannah ve Heinrich için evlilik belgeleri sonunda kurtuluş bileti olacaktı.

Zırhlı tümenler hızla sınırları geçerken yaşı 17 ile 55 arasında olan tüm Alman erkekleri ile Saar ve Danzig doğumlu erkekler ve çocuğu olmayan kadınlar Fransız hükümeti tarafından enterne kamplarına davet edildiler. Erkekler Stade Buffalo’da, kadınlar bugün Place des Martyrs Juifs olarak bilinen ünlü Vélodrome d’Hiver’de toplandı (İki yıl sonra, Paris’in Yahudileri büyük gruplar halinde bu meydandan trenlere bindirilerek Auschwitz’e gönderilecekti). Beton tribünlerde bir hafta geçirdikten sonra Arendt ve diğerleri otobüslere bindiler. Karavan Paris’ten çıkıp İspanyol mültecilerin ve Uluslararası Tugaylar’ın askerlerinin tutulduğu kamp olan Gurs’a doğru giderken yolcular hıçkırıklara boğulmuşlardı. Dünya ile bağlantıları kopan enterneler, alışkanlıklarını ve adetlerini sürdürerek sıkıntıdan ve endişelerinden kurtulmak için ellerinden geleni yaptılar. Altı hafta sonra Fransa Nazilerin eline geçince endişelerin yerini panik aldı; Gurs tutsakları arasında Gestapo’ya teslim edileceklerine dair dedikodular yayılmaya başladı. Tutsakların bazıları, vatandaşlığa geçme belgelerini ve evlilik evraklarını çıkış pasaportu gibi kullanabildiler. Arendt de kamptan kurtularak Vichy Fransası’nın ilk günlerindeki kaosa karıştı.

Totalitarizmin Kaynakları da bundan sonraki tehlikeli ve acı dolu aylarda şekillendi. Vichy Fransası, kargaşanın resmiydi. Nazilerin işgal ettiği kuzeyden milyonlarca insan akınlar halinde geliyordu. Bisikletler, at arabaları ve arabalar yolları tıkamıştı. Arendt yürüyerek ve otostop çekerek Toulouse’dan çok uzak olmayan Montauban’da oturan bir arkadaşının evine ulaştı ve yerini bildirmek üzere Paris’e haber gönderdi. Montauban’ın ana caddesinde yürüdüğü bir gün Blücher’e rastladı. Blücher de Alman birlikleri Paris’e girdiği zaman serbest kalmıştı. Döşekler, eşyalar ve mülteci çocukların oyuncaklarının karışıklığı arasında kucaklaştılar. Boşaltılmış bir ev bulup yerleştiler ve beklemeye başladılar.

1940 yazında Marshal Philippe Pétain’in Yahudi aleyhtarı kararları bir bir açıklanırken Arendt bahçede ya da eğreti masasında okumaya ve notlar almaya devam ediyordu. Totalitarizmin Kaynakları‘nda “dünya olaylarını içsel deneyimlere” dönüştüren yazar olarak -tıpkı içsel deneyimlerinden dünya ile ilgili fikirler üreten Arendt gibi- belirgin bir şekilde yer alan, yarı Yahudi Marcel Proust’un eserlerini de Montauban’dayken okumuştu. Kitapta, Burjuva Fransa’nın ruhsuz hırslarına tanıklık eden, ülkenin yabancılara, Yahudilere ve eşcinsellere tahammülü olmayan haysiyet ve erdem yoksunu zümrelere bölünmesini izleyen kahramandır Proust. Yahudiliğinden arındırılmış bir Yahudi olan Proust, aynı zamanda eşcinsel de olduğu için ancak kısmen ait olabileceği bir dünyayı gözlemliyordu. Arendt, aynı bahçede Clausewitz’in Savaş Üzerine isimli kitabını da özümsemiş, bu kitaba Totalitarizmin Kaynakları‘nda yer vermese de kitaptan Avrupa’nın devlet sisteminin çöküşünün işaretlerini almıştır. Lenin, Clausewitz’in fikirlerinden yararlanarak, devlet sisteminin Birinci Dünya Savaşı’ndaki çöküşünün devrimin koşullarını oluşturduğunu savunmuştu; Arendt’e göre de bir başka çöküş, bir nesil sonra devrimin tersine götüren koşulları oluşturmuştur.

Lenin’de olduğu gibi, Arendt de yolculuğu sonunda emperyalizme ulaşmıştır. Yahudi karşıtlığı Avrupa’nın fetih alışkanlıklarına aşılandığında -Arendt bunun 1884 yılında başlayan ve Afrika’nın paylaşıldığı Berlin Konferansı’nda olduğunu söyler- dünya Arendt’in “ırkçı emperyalizm” adını verdiği emperyalizm türünü kazandı. Irkçı emperyalizmle Avrupalılar altın ve elmas için Kara Kıta’ya yöneldiler. Afrika’nın tahrip edilmesi ve Yahudilere zulmedilmesi, Avrupa’nın milliyetçiliğinin tehlikesiz vatanseverlikten vahşete doğru alçalışının iki cephesiydi. Avrupa’nın ulus devletleri kontrolden çıktığı anda ırkçı emperyalizm yükseldi ve Yahudi olmayanların cephesi arkasında pusu kuran tüm güçleri besledi. Para, efsaneler, imparatorluk ve imparatorluğu sınırsız genişletme vaadi “görünüşe göre kalıcı bir belaya kalıcı bir çare sunuyordu,” diye yazmıştı Arendt. Yüksek sosyete ve yoksullar artık kol kola girebilir ve, Arendt’in gelecekle ilgili hızlıca vardığı sonuç gibi, dünyayı yok edebilirlerdi:

“Bilge bilim insanları ne derlerse desinler, politik anlamda ırk; insanlığın başlangıcı değil, bitişi; halkların kökeni değil, çöküşü; insanın doğal doğumu değil, doğal olmayan ölümüdür.”

* * *

Fransa’da kalanlar ya kamplara ve sınır dışı edilerek Almanya’ya gönderiliyor ya da saklanıyorlardı; sığınacak yer yoktu. Yaz sonuna doğru Varian Fry adlı bir Amerikalı, artık “née a Philadelphie” (Philadelphialı) Albert Hermant adıyla çalışan Hirschmann ile birlik olarak Marsilya’da Hotel Splendide’de Acil Kurtarma Komitesi operasyonunu başlatmıştı. Fry ile Hirschmann birlikte limanın dolandırıcıları ve fahişelerini çalıştırıp sahte transit geçiş belgeleri, kalkış izinleri, para ve Pireneler üzerinden bir kaçış yolu ayarlayarak Amerika vizeleriyle firar edilmesini sağladılar. Young Aliyah isimli Siyonist bir grup da Arendt ile Blücher’in Amerika vizesi almalarını sağlamıştı. Çiftin artık Fransa’dan çıkmanın bir yolunu bulması gerekiyordu. O yolu bulmak için bisikletle Marsilya’ya gittiler.

Marsilya’da Walter Benjamin ile karşılaştılar. Benjamin de vize almıştı ve New York’ta Sosyal Araştırma Enstitüsünde çalışmayı planlıyordu. Fakat kaçış çok riskliydi. Mültecilerin çoğu gibi Benjamin de enkaza dönmüştü. Arendt, Benjamin’e umut vermek için elinden geleni yapınca Benjamin de kendisine bir şey olma olasılığına karşılık Arendt’e “Tarih Felsefesi Üzerine Tezler” isimli çalışmasının müsveddesini verdi. Ondan sonra da 25 Eylül’de Portbou’daki Pirene geçidinin yolunu tuttu. Uzun bir dağ yolculuğundan sonra İspanya’nın gümrük dairesine ulaştı ancak o günden itibaren transit vizeleri kabul edilmediği için General Fransisco Franco’nun adamı Benjamin’i geri çevirdi. Kendisini istemeyen Fransa ile geçişine izin vermeyen İspanya arasında bulan, karanlıkta tek başına kalan perişan haldeki Benjamin, aşırı dozda morfin alarak intihar etti. Aylar sonra Acil Kurtarma Komitesinin yardımıyla kaçan Arendt ile Blücher, Lizbon’dan New York’a giderken Benjamin’in paketini açtılar. Onlar “Tezler”i sırayla birbirlerine yüksek sesle okurken filozofun son sözlerini dinlemek için küçük bir kalabalık toplanmıştı.

Arendt daha Montauban’dayken Erich Cohn-Bendit’e uzun bir not yazmıştı. Bu not, Totalitarizmin Kaynakları’nda dokuzuncu bölümün özü olmuştur. Arendt ile Cohn-Bendit, Benjamin’in rue Dombasle’deki evinde birlikte birçok akşam geçirmişlerdi. Arendt’in yazdığı not, 1919 yılında Paris’te dünya barışının mimarlarının müzakere ettiği Azınlık Antlaşmaları ile ilgiliydi ve Versay’dakiler için çarpıcı bir suçlamaydı. En üstün ulusta, barışı sağlayanlar en azınlığı icat etmiş, yazgısını da hemen hemen belirlemişlerdi. Azınlık Antlaşmaları bir uzlaşmaydı. Barış için bilet olarak tüm ulusların kendi kaderini tayin etmesi fikrini savunarak Avrupa’ya gelen Woodrow Wilson bir sorunla karşılaşmıştı: Avrupa’nın azınlık nüfusuyla, özellikle de barış elçilerinin eliyle oluşan kendi kaderini tayin eden ulusların ortaya çıkardığı toplumlar konusunda ne yapılacaktı? Uzlaşmaya göre yeni Cemiyet içinde üyelik şartı olarak, yeni devletler kendi ülkelerindeki azınlıkları korumak için ayrı ayrı antlaşmalar imzalayacaklardı. Galip gelen Büyük Güçler ise bu şarttan muaftı ve bu durum, azınlıkların korunmasını Amerika Birleşik Devletleri’nde de yerleştirmeyi arzulayan ve kendi devlet başkanı da dâhil olmak üzere Büyük Güçler ile görüşmeler yapan W. E. B. Du Bois’yi umutsuzluğa sürüklemişti. Du Bois morali bozuk bir şekilde 1919 yılında Avrupa’yı terk ettikten sonra, Amerika’nın kanlı ırklar tarihinde başka örnekleri de olan katliamların olduğu bir yaz geçirdi ve “The Souls of White Folk” (Beyazların Ruhları) başlığını taşıyan en karanlık makalesini bu dönemde yazdı.

Uzlaşmalar bazen işe yarar. Bu uzlaşmada öyle olmadı. Arendt’e göre başarısız olmaya da mahkûmdu zira Versay’dakiler, insanları yeni devletlerde toplayıp çoğunlukların eline güç vererek yapılan bu barışın, yeni doğan ulusların dışında kalan insanları sefillikten “istenmeyen” konumuna düşürdüğünü anlamak istememişlerdi. Doğu ve Orta Avrupa genelinde yaşayan bu insanların kaderinde, ulus devletlerle barış içinde olması beklenen bir dünyanın yeni paryaları olmak vardı. Arendt’in sözleriyle bu, “vaatlerin alenen ihlal edildiği, ayrımcılığın olduğu bir ortam” yaratmıştı. Tabii ki aynı ulus oluşturma çılgınlığı, günümüzdeki anlamıyla siyasi mülteci kavramını da ortaya çıkardı. Bunların hepsi öngörülebilirdi. “Bu gelişmelerin tehlikesi,” diye yazmışı Arendt, “en başından beri ulus devlerin yapısının özünde vardı.” Barış elçileri, “ulus devlet”in, hastalığın ta kendisi olduğunu fark etmeden onu yaymışlardı.

Tabii ki aynı ulus oluşturma çılgınlığı, günümüzdeki anlamıyla siyasi mülteci kavramını da ortaya çıkardı.

Azınlık Antlaşmaları, Yahudileri mahvetme sözleşmesiydi. Yahudiler sonuçta her yerde azınlıktı ancak hiçbir yerde istenmiyorlardı. Ne var ki Yahudileri en azınlık yapan, durumlarının hem Yahudiler hem de Yahudi olmayanlar tarafından “Yahudi sorunu” olarak ayrı tutulmasıydı. Yahudiler kaderlerinde yalnız bırakılınca pazarlık da bitmişti. Sahte gerekçelerle yardımlarına koşan bir devletleri olan (Hitler’in 1938’de Sudetenland’deki etnik Almanları “kurtarması” gibi) Almanların aksine, Yahudilerin bir devleti yoktu. Bu kusursuz ayaktakımı, artık ideal günah keçisi yapılabilirdi.

Ardından sürprizler dizisi başladı. Görgü tanıkları; Hitler, Yahudileri vatandaşlıktan çıkardığında çok şaşırdılar, Yahudiler mülteci olunca da çok şaşırdılar, Yahudilerden kurtulamamalarına da çok şaşırdılar ve bu yurtsuz, istenmeyen azınlıklar katledilmek üzere toplandığı zaman da çok şaşırdılar. Eğer bu seyirci kalanlar ulus egemenliğinden hak sağlamanın ne kadar tehlikeli olduğunun farkında olsalardı, diyor Arendt öfkeli bir şekilde, bu kadar şaşırmamaları gerekirdi. Bu yurtsuz insanların gelişiyle milliyetin insan haklarına hizmet ettiği yanılsamasına nokta koyulduğu için, Yahudilerin bu çağ içindeki hikâyesi dünya tarihinde ayrı bir bölüm olarak yer almıştır.

Bu yurtsuz insanların gelişiyle milliyetin insan haklarına hizmet ettiği yanılsamasına nokta koyulduğu için, Yahudilerin bu çağ içindeki hikâyesi dünya tarihinde ayrı bir bölüm olarak yer almıştır.

* * *

1941 yılında Manhattan West 95th Street sokağında bir daireye yerleşen Arendt ve Blücher, sigara dumanları içinde tartışmalar sonucunda yayıncı Houghton Mifflin’e bir teklifle gidebildiler. Arendt bu teklifi The Three Pillars of Hell (Cehennemin Üç Sütunu) başlığıyla sunmuştu. “Kitabın amacı,” Arendt’in editörü Mary Underwood’a sonradan söylediği gibi “yanıt sunmak değil, zemini hazırlamak.”

Peki, neye zemin hazırlamaktı? Arendt, bir yandan Yahudi İlişkileri Konferansı’na hazırlanırken bir yandan da şiirler yazıp kocasıyla birlikte Riverside Park’ta çıktığı uzun yürüyüşlerde bu soruyu düşünüyordu. Korkunç haberler gelmeye devam ederken Gurs’taki tutsakların Auschwitz’e gönderildiğini de öğrendiler. Ocak 1943’te yazdığı ve sonradan unutulan kısa bir denemede Arendt, Yahudilerin düştükleri durumu kabul etmek zorunda olduklarını yazmıştı. Kendilerini “yeni gelen” ya da “göçmen” olarak avutamayanlar artık “mülteci” olmuştu. Dünyada yeni bir insan ulamı, kimsenin lafını etmek istemediği bir ulam oluşturmuşlardı. “Öyle görünüyor ki modern tarihin yeni bir insan türü oluşturduğunu kimse görmek istemiyor,” diye yazar Arendt, “hasımları tarafından toplama kamplarına, dostları tarafından da enterne kamplarına gönderilen bir tür bu.” Hayatta kalabilmiş bir parya olarak Arendt, üzüntü ve öfkesini, kötülüğün nasıl bu kadar radikalleşebildiğini anlamak için kullanmıştır:

Toplama ve imha kamplarının esas korkunç yanı, kampların şans eseri hayatta kalan mahkûmlarını yaşayanların dünyasından, ölümün yapabileceğinden daha etkin bir şekilde koparmasıdır; terör zorla unutturur.

Politikaya, daha önce bilinmeyen ve aslında hiç kabul edilmemiş olması gereken bir şey, “bir tür radikal kötülük” girmişti. Bir ırkın gazla zehirlenerek tamamen yok edilmesi fikri, artık yalnızca bir olasılık değildi.
Kitabına son rötuşları yaparken Arendt, savaş bittiği halde [dünyanın herhangi bir yerinde] bütün bir ırkı ayaktakımı haline getiren eylemlere son noktanın konulmadığının farkındaydı. 1949 yılına gelindiğinde kamplar yine dolmaya başlamıştı. Yalnızca Sovyet çalışma kampları değil, Hindistan ve Pakistan sınırında ve -Arendt için en trajik olanı- yeni İsrail devletinin çevresindeki kamplar. Bir noktada kitap sayfalarından çağdaşı olan okurlarına şöyle sesleniyordu Arendt:

Modern politikanın hiçbir paradoksu, en zengin ve medeni ülkelerin vatandaşlarının yararlandığı insan haklarına “vazgeçilemez” gözüyle bakma konusunda inatla direnen iyi niyetli idealistlerin çabaları ile hak sahibi olmayanların durumu arasındaki çelişkiden daha dokunaklı bir ironi içermemektedir… Enterne kampları… “yurtsuz insanların” ikamet sorunu için rutin çözüm haline gelmiştir.

Sözünü ettiği “zemin” bu düşünceler miydi?

Korkunç gerçekleriyle gözümüzü açan bir savaştan sonra kamplar nasıl olur da “rutin çözüm” olurdu? Nuremberg suçluları üzerindeki ilgimiz tamamen bitmiş olsa da sorun yalnızca suçluların sorunu değildi. İnsan haklarından doğal haklarmış gibi söz ederek melek rolüne bürünürken –Totalitarizmin Kaynakları‘nın en ünlü satırlarında dendiği gibi- “hak sahibi olma hakkı diye bir hakkın varlığını” unutanların da bu sorunda sorumluluğu vardı.

Ancak kurumlarımız sayesinde eşit oluruz.

Arendt, gerçeklerle içi boşalan mutlu inançları hor görmesiyle ünlüydü. Hedef gösterdiği olan güzide palavralardan biri şuydu: Hepimiz eşit doğarız; mutluluk arayışı ve özgürlük kaderimizdir. Bu doğru değildir. Ancak kurumlarımız sayesinde eşit oluruz. Teşkilatlarımız özgür yaşamamızı sağlar. İnsanlar, demişti Arendt, politik topluluklar içinde oldukları sürece haklardan faydalanabilirler; topluluktan ayrıldıkları ya da kovuldukları anda hakları yok olur, yalnızca narin ve fani insanlıkları kalır. Bu hakların doğal haklar olmadığını halka ancak yurtsuz bir kadın hatırlatabilirdi. Şunu da ancak bir yabancı söyleyebilmişti: Bu haklar elinizden alınabilir. Daha da kötüsü: İnsanlar artık kimsenin onları istemediği bir dünyada bulabilirler kendilerini ve bu hakları geri kazanmak mümkün değildir.

Bu hakların doğal haklar olmadığını halka ancak yurtsuz bir kadın hatırlatabilirdi. Şunu da ancak bir yabancı söyleyebilmişti: Bu haklar elinizden alınabilir.

Ayaktakımının asıl dramı, evlerinden kovulmaları değildir yalnızca. Dünyamız uzun süredir bu talihsizlikten muzdariptir. Tanrı Adem’i kovmuştu. Hükmedenler çok eski zamanlardan beri insanları sürgüne göndermektedirler. Çağımızı diğerlerinden ayıran ise ayaktakımını kimsenin kabul etmek istememesidir.
Melek rolü oynayanlar işte tam bu noktada etkili olmuşlardır. Çünkü ulusların kendi kaderini tayin etmesi kutlanırken ve İnsan Hakları, tarih dışında bir öğretiymiş gibi -haklar tartışmasız ve vazgeçilmezmiş gibi- sevgi görürken, iyi şeyleri kutlamaya muktedir olanlar, ayaktakımını unutmuşlardı. Totaliterler, çoğu paryanın bildiği şu gerçeği dile getirebilecek kadar uyanıklardı ama söyleyemezlerdi: “Vazgeçilemez insan hakları diye bir şey yoktur ve demokrasilerin aksi yöndeki ifadeleri, yeni dünyanın zalim majesteleri karşısında ancak peşin yargı, ikiyüzlülük ve korkaklık olabilir.”

Demokrasiler bağlı oldukları değerleri korudukları sürece, zulme uğramış kişilere yer ayırmayı da kapsayan “hak sahibi olma hakkı”nın var olması gerektiğini tam olarak göremedi. Zorbalar bunu fark ettiğinde ise istenmeyen topluluklar konusunda buldukları çözümlerde onları durduran çok fazla sınır yoktu. Yahudileri kimsenin istemediğini gören Hitler, gaz vanasını açıp herkesin sorunu olan bu duruma çözüm bulabildi. Arendt’in yazdığı gibi, “Hiç hakka sahip olmama durumu, yaşama hakkı hiçe sayılmadan önce yaratılmıştır.”

* * *

“Ben hâlâ yurtsuz bir insanım,” diye yazmıştı Hannah Arendt savaş bittikten aylar sonra Jaspers’a, “Hiçbir şekilde saygın biri olmadım.” Totalitarizmin Kaynakları, despotlar ve insanlıktan çıkaranlar ile ilgili bir kitap. Aynı zamanda, saygın olmayanlar ve istenmeyenler ile korkunç hükümetlerin insanlara yaptığı dehşet verici şeyleri şok içinde izleyen biz geri kalanlar hakkında bir kitap. Günümüzde yayılmaya devam eden yurtsuzluk ile pençeleşirken Arendt’in düşüncelerinden yardım alabiliriz.

Dünyada hâlâ kamplar ve paryalar (ayaktakımı) var ve sayıları hiç bu kadar çok olmamıştı. Birbirine bağlı ulus devletlerden oluşan dünyamızın ürünleri onlar. Hak sahibi olma haklarının var edilmesinde bizim de rolümüz vardır. Sığınacak yeri olmayanlar için sığınak sağlayabilmek de bu görevin içindedir. Arendt’in de savunacağı gibi, yakınımızdaki nativistlere hayır demek ve dışarıdaki zorbalara karşı durabilmek için bu bir başlangıç noktasıdır.

* * *

Yazar: Jeremy Adelman
Çevirmen: Burçin İçdem
Kaynak: The Wilson Quarterly

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.


Paylaşmak güzeldir..

İÇERİK SAĞLAYICI

Fizik bölümü mezunu olup kendini fizikçi olarak tanımlamayı çoktan bırakmış ve iyi bir çevirmen olmaya çalışan, edebiyat, müzik ve doğa aşığı bir vegan. Teoride insan dünyasındaki hız ve rekabet ve her türlü şiddete karşı; uygulamada kendini geliştirmeye çalışıyor. Çağına ayak uydurmakta biraz zorlanıyor. "Piano piano bacaksız", nedir bu acele!

Comments are closed.