Künye | İletişim | Yazı Gönder | Bize Katıl | Yazarlar | Çevirmenler | Çizerler | Arşivler
Paylaşmak güzeldir..

Şiddet her yerde hazır ve nazırdır. Onu, televizyon programlarında, bilgisayar oyunlarında ve reklamlarda görür; gazete haberlerinde, dergilerde ve kitaplarda okur; dünyada olan bitenden bahsederken kelimenin sözlük anlamıyla şiddetten konuşur, metaforik olarak ise gündelik konuşmalarımıza sinmiş olan şiddet dilini kullanarak ondan bahseder; ondan korktuğumuzdan ötürü güvenlik sistemleri kurar, polis kuvveti teşkil eder, silah satın alırız; evde, okulda, her türlü toplulukta, iş yerinde, oyun sahalarında ve savaş meydanlarında doğrudan veya dolaylı olarak şiddeti deneyimleriz.

Şiddetin gündelik hayatlarımızın her tarafına sirayet eden doğası dikkate alındığında pek çok sosyoloğun şiddeti çalışmalarının odak noktası haline getirmesi çok şaşırtıcı olmaz. Arkadaşlar ve aile arası mikro düzeydeki ilişkilerden uluslar arasındaki makro düzeydeki saldırılara kadar şiddet tüm toplumsal kurumlar ve süreçlerle bağlantılı olduğundan sosyologlar da çeşitli bilimsel ilgiler doğrultusunda şiddeti çalışma sahaları olarak belirleyebilmektedir. Örneğin; siyaset sosyologları savaş, soykırım, terör ve devlet şiddeti çalışır; suç bilimciler şiddet suçları ile bu suçları ortaya çıkaran toplumsal şartların ne olduğunu araştırır; eğitim sosyologları genellikle okullardaki şiddeti ve zorbalığı soruşturur; feminist sosyologlar partnerlere ve çocuklara karşı işlenen ev içi şiddeti inceler; sosyal psikologlar şiddet eylemlerine karsı sergilediğimiz tutumları ve açıklamalarımızı araştırır.

Şiddet hakkındaki çok sayıda sosyal teorinin içinde boğulmaktan kaçınabilmek maksadıyla bu karmaşık ve çok boyutlu kavrama ilişkin temel sosyolojik bir yaklaşım önereceğim. Bunu yapabilmek için şiddetin üç temel niteliğini dikkate almak faydalı olacaktır: şiddetin çelişkili doğası, şiddetin bağlamsallığı [contextuality]ve şiddetin inşa edilmişliği.

Şiddetin çelişkili doğası

Şiddetin çelişkili doğası hakkında hiç düşünmediyseniz haberlerde yer verilen şiddet olaylarına gösterilen tepkilerin tutarsızlığını incelemeniz yeterli olacaktır: Ferguson, Missouri’de bir polis memuru silahsız bir genci ateş ederek öldürdü; profesyonel futbolcu asansörde sevgilisini yumrukladı; bir başka futbolcu dört yaşındaki oğlunu sopayla dövdü; bir adam sokak kedisini tekmeledi; bir terör örgütü çok sayıda kafa kesme görüntüsü yayınladı; ABD ordusunun gerçekleştirdiği drone saldırılarında 5 yılda 2400 insan öldürüldü.

Her ne kadar hepimiz şiddetin genel kabul görmüş tanımı olan ” zarar vermek veya acı vermek amacıyla fiziksel güç kullanımı” üzerinde muhtemelen mutabık olsak da bu tanımı kullanma konusundaki tavırlarımız tutarsızdır. Yukarıda verilen tüm örneklerde insanlar, belki de çoğumuz, bir olaydaki şiddeti güçlü bir biçimde onaylarken bir başka olaydaki şiddeti ise kınayacaktır. Bazı insanların şiddet içerdiğini düşündüğü diğer aktiviteleri de hesaba katacak olursak (futbol, endüstriyel hayvancılık, tecavüz, idam cezası) hiçbirimiz şiddet hakkındaki değerlendirmelerimizde çelişkiye düşmekten kurtulamayacağız.

Şiddetin bağlamsallığı

Sosyolojik bir perspektifle bakıldığında, şiddeti anlama ve değerlendirme şekillerimizin farklı hatta istikrarsız oluşu şaşırtıcı gelmemelidir. Tüm davranış biçimleri gibi şiddet de yüksek düzeyde bağlamsaldır. Yukarıda verilen örnek olaylar belirli bir zaman ve yerde gerçekleşmiş ve belirli failler tarafından gerçekleştirilmiştir. Bu faktörleri dikkate almaksızın neyin şiddet olduğunu veya olmadığını objektif olarak değerlendirebilecek evrensel bir “şiddet barometresi” hayal etmek mümkün değildir. Herhangi bir şiddet eylemini tam olarak anlayabilmek için, başka davranışları da anlayabilmek adına sormamız gereken soruları sormalıyız: Şiddet eylemi ne zaman ve nerede meydana geldi? Eyleme kim veya kimler karıştı? Sebep neydi? Tam olarak ne oldu ve insanlar nasıl tepki verdi? İlave sorular eklenebilse de bu kadarı en azından daha kapsamlı bir anlayış için doğru adımları atmamızı sağlayacaktır.

Şiddet konusunda bağlamsallığın öneminden bahsetmek aynı zamanda şiddet karşısındaki tavrımızın değişmez ve doğal olmadığını da önermek anlamına gelir. Aksine, bir şiddet eyleminin kınanması gerektiğini ve diğer davranış biçimlerini de gerektiği şekilde değerlendirmeyi toplumsallaşma biçimleri aracılığıyla öğreniriz. Ayrıca, bir şiddet eyleminde bulunmayı veya daha az zarar verecek bir yol benimsemeyi de toplumsallaşma aracılığıyla öğreniriz. İnsanların şiddet karşısındaki aşırı değişken tepkilerini düşünüp anlamlandırmaya çalıştığınız zaman toplumsallaşmanın şiddete olan yaklaşımımız üzerindeki etkilerini aile, arkadaş hatta yabancılarla olan gündelik ilişkilerinizde muhtemelen fark edeceksiniz.

Şiddetin inşası

Şiddetin bağlamsallığını kabul ediyorsak bunun mantıksal sonucu şiddetin toplumsal olarak inşa edilmiş olduğunun kabulü olacaktır. Bununla birlikte pek çok insana göre şiddetin sosyolojik olarak kavranması doğru değildir. Sosyolog olmayanlara göre şiddetin yetiştirilme tarzıyla çok az ilgisi olup çoğunlukla doğayla (özle, fıtratla) ilgisi vardır. Bu iddiaya göre; insanlar ve yakın akrabaları olan şempanzeler “şiddet ve katliama yönelik psikopat eğilimleri olan doğuştan katil” yaratıklardır. Bu bağlamda, şiddetin her yerde hazır ve nazır oluşu biyolojik genlerimizin bir dışa vurumudur.

“Doğuştan katil” hipotezine bir sosyolog olarak katılmayacağım gayet açıktır. Bununla birlikte, bu iddianın çoğu insan için ikna edici olduğunun fakındayım. Bu iddianın ikna edici olduğunu düşündürten sebeple insanların kurbanı suçlama eğiliminde olduğunu düşündürten sebep aynı: tüm kötülüklerden aklanmak. Eğer şiddet biyolojik olarak kaderimizse, bizim tarafımızdan inşa edilmiş olan ve şiddeti teşvik edip mazur gösteren toplumsal gerçeklikleri eleştirel bir inceleme süzgecinden geçirmeye ihtiyacımız yok demektir. Eğer şiddet doğalsa ve kurbanlar maruz kaldığı şiddeti hak etmişse, bizi sadece kendi davranışlarımız ilgilendirir. Bu bağlamda, toplumsal etkiler bireysel ve biyolojik dürtülerimiz açısından ikincildir.

Şiddetin öğrenilen bir şey olduğu iddiasını reddetmek ve şiddetin her yerde hazır ve nazır olmasını sağlayan toplumsal olarak inşa edilmiş toplumsal yapıları görmezden gelmek davranışlarımızı etkileyen diğer biyolojik dürtüleri de gözden kaçırmamıza yol açmaktadır. Ayrıca, şiddetin çelişkili doğasını ve bağlamsallığını açıklamamızı da engellemektedir.

Toplumsal hayattaki şiddetin doğasını anlamak için gerekli olan bu husus evrimsel biyolog Stephen Jay Gould tarafından şu şekilde tespit edilmiştir: “Şiddet, cinsiyetçilik ve genel olarak fenalıklar, olası davranışlar kümesinin bir alt kümesini temsil ettiğinden ötürü biyolojiktir. Uysallık, eşitlik ve kibarlık da biyolojiktir ve bunların daha fazla yaygınlık kazanmasını sağlayacak toplumsal koşulları kurarsak etkilerinin daha da arttığını görebiliriz.” Bir başka deyişle; hem şiddete meyilli hem de şefkatli olmaya yatkınız, ancak nasıl davranacağımız büyük ölçüde kültüre ve toplumsal çevreye bağlı.


Yazar: Peter Kaufman

Çeviren: Mehmet Başoğlu
Kaynak: Everyday Sociology Blog 

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

 


Paylaşmak güzeldir..

İÇERİK SAĞLAYICI

Düşünbil Portal, bilim, felsefe ve psikanaliz alanlarında yazılı ve görsel içerikli makale, deneme ve çeviri yayınlayan çok içerikli bir portaldır. Genel okur-yazar kitlenin bilinçlenmesini ve farkındalık kazanmasını amaçlamaktayız. “Düşünen her insan gençtir” vizyonu ile her genç insana hitap etmeyi amaçlayan Düşünbil Portal, dergi ve etkinliklerle bu amacını geliştirmektedir.

Comments are closed.