Künye | İletişim | Yazı Gönder | Bize Katıl | Yazarlar | Çevirmenler | Çizerler | Arşivler
Paylaşmak güzeldir..

Neredeyse her ilişkide mutluluğun sırrı, ne söylenmemesi gerektiğini bilmektir. Yeni aşkınıza eski sevgilisini sorun, bilmek istediğinizden daha fazlasını öğreneceksiniz ve duyduklarınızı hiç duymamış olmayı dileyeceksiniz. Ya da öğretmeninize büyük anneniz hastaneye yetiştirilirken köpeğinizin ödevinizi yediğini söyleyin, (kazara) ‘yüzüme gözüme bulaştırdım’ dediğinizde size karşı daha az tolerans gösterecektir.

Sadece kısa ve öz elektronik postalar göndermemizin tavsiye edilmesinin bir nedeni, gereğinden fazla bilginin karşı tarafa yanlış yorumlanabilecek— ya da gecenin üçünde kuruntu yapacak— daha fazla malzeme vermesidir. Diğer neden ise, eğer uzun bir ileti gönderirseniz; karşı taraf da aynı ölçüde uzun bir cevap yazmak zorunda hissedecektir; ve en sonunda o ‘ve’ ile ne demek istediğini ya da Steve’den neden bahsetmediğini veya neden hiç cevap yazmadığını düşünerek kafanızda bin bir tilki döndüren siz olacaksınız.

Zamanın başlangıcından beri bu tehlikenin farkındaydık; yine de bundan önce asla bugün olduğu gibi (sosyal medyanın ve haber kaynaklarının 7/24 sürekli akış içinde olduğu bir çağda) muazzam miktarda bilgiyi edinme veya iletme imkanımız olmadı. Bu nedenle de daha önce -cehaletin, spekülasyonun ve yanlış anlamanın- sonsuz bilgi havuzunun aslında kısıtlı olduğunu unutmak için asla bu kadar istekli olmamıştık.

Geride bıraktığımız sürprizlerle dolu sürece baktığımızda —Bob Dylan’ın Nobel ödülü’nden tutun da Donald Trump’ın seçilmesine kadar—bizlere hatırlatılan şey aslında ne kadar az bildiğimizdir. Kasımın 7’sinde, 16 ay ya da daha fazla süre boyunca her saniye güncellenen ve daha önce toplanandan çok fazla miktarda veri sayesinde, hepimiz neyin geleceğini biliyorduk. Ertesi gün, gece yarısı, dünyanın tüm verilerinin gerçek hayatta anlamsız olduğunu fark ettik.

“Othell” oyununda deneyimli savaşçının eski arkadaşı Iago tarafından tatlı sözlerle kandırılarak irfan alanından nasıl uzaklaştırıldığını, anlam çıkarma ve dedikodunun mücavir sınırlarına nasıl sokulduğunu hatırlayın. Kendi düşüncelerinin eziyetli rotasına kapılarak gerçek hayattan koptuğu noktada, “Iago en dürüst kişidir” şeklinde bir beyanda bulunur; ki bunu Iago “Ben olduğum kişi değilim” diyerek ihanetini kesinleştirdikten sonra söyler, asil mağribli hiçbir şeyden emin olamaz. Anketçilerimiz, uzmanlarımız, haber kaynaklarımız ve ukala benliklerimiz de -gerçi muhtemelen bizleri ‘kulaktan dolma bilgiler+ kanaat+varsayım=gerçek’ denklemine inandırmaya yönelik- nispeten daha iyi niyetli bir yaklaşımla ancak yine de aynı şekilde çalışıyorlar.

Yakın zamanda bir kampüs ziyaretinde bu gerçeğe yönelik yoğun bir deneyim edindim -bugünlerde hepimiz randevular veya iş görüşmelerinde ya da sıradan sosyal durumlarda bu gibi tecrübeler kazanmıyor muyuz? Profesör X’in yemekte bana eşlik edeceği söylendi. Böylelikle, en azından Profesör X’in de aynı şeyi benim için yapacağından emin olduğum için onu internette araştırarak hakkında bir şeyler öğrenmek istedim. Ona kendisini önemsediğimi göstermeliydim; bundan da ötesi; iki saatlik lak lak için malzeme toplamalıydım.

Adını Google’da arattığımda RateMyTeachers.com (öğretmenimi değerlendirin) en başta sıralandı; buradan ev sahibimin kibirli, cahil, acımasız ve hatta sadist olduğunu öğrendim. Her ileti bir diğerinden daha hırçındı. Daha sonra, bu karalamanın “C” verdiği birkaç öğrencinin bir komplosu olup olmadığını merak etmeye yada özellikle de geleceklerinin tehlikede olduğu gerçeğini göz önüne alarak bu 19 yaşındaki gençlere güvenmemem gerektiğini düşünmeye bile yeltenmedim. Çevrim içi iletileri yayımlamak için en çok zaman harcayan ve sıkıntıya katlananların genellikle hararetle bir amaç peşinde koşan kimseler olduklarını hesaba katmaya da zahmet etmedim.

Böylece ev sahibimin evine giderken çoktan gardımı almıştım ve karşımda duran gerçekten eğlenceli, nazik, tatlı insanla ne yapacağımı hiç bilmiyordum. Hiç şüphesiz ki o da neden bu kadar soğuk ve çekingen davrandığımı merak etti. Yada o da çoktan benim hakkımdaki iletileri okumuştu ve kibirli, cahil ve acımasız olduğumu biliyordu.

Bilgiye daha fazla erişebilmek çağımızın güzelliklerinden biridir. Maddi yönden en kötü durumdaki komşularımızın çoğunun bile avuçlarında, kabaca sonsuzluk faktörüyle katmerlenen İskenderiye Kütüphanesi (gibi bir imkan) vardı. Hayatlarımızı her zaman olduğundan daha zengin ve daha mutlu kılan şey kontrolümüz dahilindeki verilerin miktarıdır. İki yıl önce Kuzey Kore’ye yaptığım bir seyahatte, uzun yıllar sonra dünyadan sadece izin verilen ölçüde haberdar olabildiğiniz dijitalite öncesi bir evrende mahsur kalmanın ne demek olduğunu şaşkınlıkla anımsadım.

Pyongyang’daki Potemkin anıtları etrafında dolaşırken kendime etrafımdaki parlak, ultramodern gökdelenlerin çoğunlukla birçok katında hayaletlerden başka bir şey olmayan sahnelerden ibaret olduğunu hatırlatmak zorunda kalmıştım; parıltılı metro treninde bana İngilizce kibarca merhaba diyen kadın da pekala hükümeti tarafından görevlendirilen bir insan dekor olabilirdi. Dünya olarak kabul ettiğim yere döndüğümde, internete girdim ve o anda neredeyse evrensel olarak kabul edilmiş gerçeklere hazırlıksız yakalanmaktan hoşnut kaldım.

Fakat Othello gibi çok fazla “bilgi”ye maruz kaldığımızda olan şeylerden biri şudur: Gerçeği hiçbir zaman bilemeyeceklerimizden ya da gerçek olmayabilecek olandan ayırmakta zorluk çekeriz. Diğeri ise, bilim ve sağlık gibi hakkında daha fazla veri edindikçe daha iyi hissettiğimiz yada insan ilişkileri gibi tam tersinin doğru olabileceği alanlar arasındaki ayrımı göz ardı etmeye çokça meyilliyizdir.

Bilgi kendi içinde etkisizleş gibi görünüyor; sonra onu tüketiyoruz ve onu aslında Iago -ya da onu bize sunan Wikipedia maddesinin anonim yazarı- olduğunun ya da bilgeliğin bazen bilginin ne kadarını bilmediğini görmekte yattığının ve her günün aslında sünuhatle şekillendiğinin farkına varmadan tüketiyoruz.

Bir çocukken bilgi birikimin en klas güç şekli olduğunun farkındaydım; neredeyse her ergen de (sadece) bilmek ister. Göremediğim şey ise bizlerin en önemli şeyler (aşk, dehşet, bir Tanrı var mı ve Iago neden şeytana uydu?) hakkında hiçbir bilgiye sahip olmadığımızdı. Konu Angelina Jolie de olsa Donald Trump da, ne kadar fazla bilgi edinirsek edinelim, aslında bir o kadar yetersiz bilgiye sahip gibiyiz. Ve şu sıralar güvenilir insanların hiçbiri, sözde bilgi çağında, kimse internetin global jürisi önünde lekelenmemiş kalamadığı için başsavcılık yarışına girmek istemiyor.

Bu makaleyi okuyan herkes, bugün, Shakespeare’in tüm hayatı boyunca edindiğinden çok daha fazla bilgi toplayacak. Fakat Shakespeare de, bizlerin görmekte zorlanacağımız birçok şeyi biliyordu. Arkadaşlarım bana Trump’ın başkanlığı boyunca neler olacağını anlatmaya devam ettikçe, sekiz yıl önce Obama’nın dünyayı nasıl değiştireceği hakkında konuşurlarken söyledikleri her şeyi hatırlıyorum. Şükürler olsun ki, Başkan Obama bazen kimsenin bu akşam ne olacağını bile bilemeyeceğini hatırlatabilen yeterince bilge biriydi.

 
Yazar: Pico Iyer
Çevirmen: Zeynep Şenel Gencer
Kaynak: The New York Times 

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.


Paylaşmak güzeldir..

İÇERİK SAĞLAYICI

11 Ekim 1980’de Antalya’da doğdu. Mühendis bir baba ve doktor bir annenin tek kızıdır. Eğitim öğretim hayatını İstanbul’da tamamlayan Gencer, İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Sinema ve Televizyon bölümünü bitirdikten sonra, eğitimine New York Film Akademi’de devam etti. 2008 yılından beri çeşitli platformlarda çeviri ve sinema eleştirileri ile yer almakta. Evli ve bir çocuk annesi olan Gencer, David Guetta hayranı. Gerilim ve cinayet romanları okumaktan hoşlanıyor.

Comments are closed.