Paylaşmak güzeldir..

Walter Benjamin genellikle filozof olarak tanımlanır. Fakat İngiliz ve Amerikan üniversitelerinin felsefe bölümlerinde okutulduğuna rast gelmezsiniz. İngiliz Dili ve Edebiyatı, Modern Diller, Film Çalışmaları ve Medya Çalışmalarında okutulur, fakat felsefede okutulmaz.

Amerikalı filozof Stanley Cavell (1930 ve 1940’lardaki Hollywood komedilerine ilişkin bir kitap yazdı ve bu analitik bir filozoftan ummayacağınız türden bir çalışmadır) 1999 yılında Yale’de bir konferansa davet edilmişti. Organizasyon, Harvard yayınlarından ilk cildi çıkan Benjamin’s Selected Writings’in (Benjamin’den Seçme Yazılar) kutlaması içindi. Davet mektubu müstakbel katılımcılardan, kendi çalışma alanlarına Benjamin’in yaptığı katkıyı belirtmelerini istiyordu. Cavell şöyle dedi: “Benjamin’in benim çalışma alanıma gerçek katkısının ne olduğu sorusuna dürüstçe cevap vermek gerekirse, neredeyse hiç, demeliyim.”

Bunun böyle olması bazı açılardan şaşırtıcıdır, çünkü analitik geleneğinin en saygıdeğer figürlerinden biri olan Ludwig Wittgenstein ile Benjamin arasında önemli benzerlikler vardır. Pek çok ortak noktaları mevcuttur, fakat en çarpıcı kesişimleri teorilerden şüphe etmeleri ve görsele dair vurgudur. Arkadaşı Hannah Arendt Illuminations’un kıymetli girişinde şöyle diyordu: “Teoriler ya da ‘fikirler’ Benjamin’in pek de ilgisini çekmezdi, zira bunlar tahayyül edilebilir en net biçimi çabucak anlamayı sağlamazlar.” Benjamin de bir keresinde şöyle demişti: “Bir şey söylememe gerek yok, göstermem yeterli.” Bu tam olarak Wittgenstein tarafından yazılabilecek türden bir ifadedir. Wittgenstein ilk kitabı olan Tractatus Logico-Philosophicus çalışmasında, söylenebilen ve gösterilen şey arasındaki ayrımın önemini vurgulamış ve daha sonraki bir çalışması olan Philosophical Investigations (Felsefi Soruşturmalar) kitabında “‘ilişkileri görmeye’ dayalı anlayışın temel ehemmiyetinin” altını çizmiştir.

Teorikten ziyade görsel tercihlerinin ortak olmasına binaen Benjamin ve Wittgenstein’ın benzer yazı biçimlerine sahip olduğunu söylersek abartmış oluruz, fakat biçimsel fikirleri bakımından belli bir benzerlik vardır; ikisi de şiirsel yazma arzusu duyar. Wittgenstein bir keresinde şöyle demişti; “Kişinin felsefi bir metin kaleme alırken tıpkı bir şiir yazıyor gibi olması gerektiğini söylersem zannediyorum ki felsefeye karşı tutumumu özetlemiş olurum.” Bu tam olarak Benjamin’in de hissettiği şeydi. Wittgenstein Felsefi Soruşturmalar kitabının önsözünde, kendi düşünce biçiminin “her yönden geçişlerin olduğu geniş bir düşünce sahasında gezinmeyi gerektirdiğini” ve kitapla ilişkili felsefi ifadelerin “bu uzun ve karmaşık seyahatler bağlamında elde edilen manzaraların tasarısı” olduğunu söylemişti. Bu sözleriyle, Benjamin’in 1928’de basılan kitabı One-Way Street veya tamamlanmamış başyapıtı Arcades Project çalışmalarındaki biçimi tasvir ediyordu adeta.

Benjamin ve Wittgenstein’ın anlayışlarındaki benzerlikler, kısmen, ortak kültürel mirasları bağlamında açıklanabilir. İkisi de, 18. yüzyılda yaşamış Alman bilim insanı ve akil bir kişi olan Georg Christoph Lichtenberg’in büyük hayranıydı. Wittgenstein adeta onun yüceliğini İngilizce konuşulan dünyaya da yaymaya çalışırcasına, eserlerini Cambridge’deki arkadaşlarına da vermişti. Radio Benjamin’de toplanan metinlerin en ilgi çekeni, Benjamin’in, Lichtenberg hakkında yazdığı, onun itibarını anlatan bir radyo oyunuydu.

Wittgenstein ve Benjamin’in, Alman ve Avusturya edebi geleneğinden ilham aldıkları daha pek çok yazar vardır. Bunlara Franz Grillparzer, Johann Peter Hebel ve Gottfried Keller gibi, ana dili İngilizce olan filozoflar üzerinde çok az etkisi olan yazarlar da dahildir. Her şeyden öte, Johann Wolfgang von Goethe’nin, düşünce biçimleri üzerinde bıraktığı derin etkiyi her ikisinde de görmek mümkün.

Arendt, Benjamin hakkında şunları söylemişti: “Benjamin’in ruhsal varlığı Goethe tarafından şekillendirilmiş ve donanımlı hale getirilmişti.” Bu, Wittgenstein için de geçerliydi. İkisi de Goethe’nin çalışmalarını ezbere bilirdi ve ikisi de onun morfoloji anlayışından derinlemesine etkilenmişlerdi (morfoloji; matematiksel teorileri uygulayarak değil de, farklı biçimler arasındaki ilişkileri görerek bitkiler veya hayvanlar gibi doğal olguları anlama yöntemidir). Bu, anadili İngilizce olan çoğu filozofun ciddi bir şekilde ilgilenme konusunda zorlandıkları bir düşüncedir, fakat Benjamin ve Wittgenstein’ın düşüncelerinin merkezinde bulunan genel geçer bir hakikattir.

Görmenin anlama üzerindeki rolüne yapılan vurguyla ilişkili olarak başka önemli bir nokta vardır: İkisi de fotoğrafçılık ve sinema sanatına, özellikle de Hollywood’daki örneklerine, ilgi duyuyorlardı. Hatta favori film yıldızları bile vardı (Benjamin, Katharine Hepburn’ü severdi; Wittgenstein da Carmen Miranda’ya hayranlık duyardı).

Benjamin’in görsele olan ilgisi ve bununla ilişkili olarak kuramlaştırma esnasında kullandığı anıştırma ve şiirsellik iyi bir yöntemdir zira aksi bir durum olsa o çalışma göz korkutucu bir şekilde anlaşılmaz gelebilirdi. Ayrıca bence bu onun biyografisi için iyi bir tema olabilirdi. Yaşamının pek çok yönünü, düşüncelerini ve çeşitli ürünlerini bir araya getirmek için bir film şeridi hazırlanabilirdi.

Ne yazık ki Howard Eiland ve Michael W. Jennings ne kitaplarının yapısını bu şekilde kurguladı ne de devasa araştırmalarını tek bir anlatıya dönüştürme girişiminde bulundu. Sonuç şu oldu; kitaplarından öğrenilecek çok şey olmasına rağmen, bu tatmin edici bir okuma olamadı. Bu; Benjamin ve Wittgenstein gibi kimselerin ard arda sıralanmış bir düz yazı parçasından ziyade bir tasarı albümü sunmayı tercih etmesi gibi bir şey değildi. Onların amaçlarından farklı olarak, şiiri arzulamamışlardı. Ne de anlatı üzerinde yoğun veya mahirane bir ilgi göstermişlerdi.

Bu üzücü bir durumdur, çünkü Benjamin’in hayat hikayesi oldukça ilgi uyandırıcı ve derin tesirli olabilirdi. 1982’de Berlin’de varlıklı ve tamamıyla asimile olmuş Yahudi bir ailenin içinde dünyaya gözlerini açtı (bu Wittgenstein ile ortak noktalarından biridir aynı zamanda). Babası Emil, bir müzayede evinin ortağıydı ve başarılı bir iş adamıydı. Emil, Walter’ın tıp ya da hukuk gibi işe yarar bir meslek seçmesini istiyordu. Fakat Walter bu isteğe karşı geldi ve 1912’de Edmund Husserl tarafından öncülük edilen yeni bir fenomenolojik düşünce ekolünün merkezi olan Freiburg’da filoloji ve felsefe okumaya karar verdi. Benjamin’in Freiburg’taki öğrenci arkadaşlarından biri Husserl’in en iyi bilinen takipçisi (ve sonra Husserl’in aleyhine konuşan) Martin Heidegger idi. Benjamin Freiburg’taki eğitiminden tam anlamıyla memnun değildi ve Berlin’deki Firedrich Wilhelm University’sine geçerek felsefe okumak için kayıt yaptırdı.

I. Dünya Savaşı Benjamin’in çalışmalarını engelleyen bir tehdit unsuruydu. Fakat, Benjamin askeri sağlık muayenesinde olumsuz bir tablo çizmek için, muayeneden önceki gece aşırı miktarda kahve içerek kalbindeki semptomlarda sorun varmış gibi gösterdi ve çalışmalarına dair savaş tehdidini ortadan kaldırmış oldu. Ardından savaşın çoğunu Munich’te geçirdi, burada felsefi çalışmalarına devam etti ve felsefe kürsüsünde öğretim üyesi olmak arzusu şekillendi. Bu süre zarfında, dilin doğası üzerine bir makale yazdı. Eiland ve Jennings bu yazı hakkında şöyle söylediler: “Bu makale 20. yüzyıl düşüncesine egemen olan dil sorunsalına dair temel bakış açıları sunuyor.” (Bu “temel bakış açıları”nı özetlemek için üç paragraf dil dökmüşlerdir fakat bana göre söyledikleri şeyler tutarsızdır. Örneğin: “‘Şeylerin isimsiz dili’, çeviri üzerinden – alış ve kavrayış – ‘insanın isim dili’ne geçer, bu da bilginin temelidir” Eğer bu cümle mantıklıysa da, ben o mantığı idrak edemedim.)

1917’nin başlarında, Benjamin göreve çağrıldı, fakat reddetti, çünkü bu sefer de “ciddi şekilde siyatik geçiriyordu.” Kız arkadaşı Dora siyatik benzeri semptomlar göstermesi için onu hipnoza sokmuştu; bunlar da askeriyedeki doktorları kandırmak için yeterliydi. Böylelikle Benjamin Berlin’de kalma konusunda özgürdü. Sonraki ilkbaharda Dora ile Berlin’de evlendiler. Sonrasında, Benjamin ile Dora güvenlik gerekçesiyle İsviçre’ye kaçtı. Burada Benjamin, University of Bern’e kayıt oldu ve The Concept of Criticism in German Romanticism (Alman Romantizminde Eleştiri Kavramı) başlıklı doktora tezini yazdı.

İsviçre’de yaşarken, Benjamin ve Dora’nın ilk ve tek çocuğu olan Stefan dünyaya geldi. Genel itibariyle Benjamin ihmalkar bir babaydı ve asla oğluna yakınlık göstermedi. Fakat yıllarca bir not defterine oğlunun dile getirdiği kelimeleri, cümlecikleri ve düşünceleri yazdı. Bu defter yıllarca varlığını sürdürdü ve cezbedici bir güzellikle yeniden düzenlenen Walter Benjamin Arşivi’nde yerini aldı. Bu not defteri, yazarın felsefesinin ilk dönemlerinden çok daha ilgi uyandıran güzellikte bir okuma sunuyordu. Mesela rastgele bir kısım okuyalım:

“Anne, bana bir hikaye anlatsana”. Ama şu an canım istemiyor. “Ama hadi, benim canım istiyor, bir tane anlat.” Tamam öyleyse, sen anlat? “Hayır, ama, az önce, sen anlat dedim, hadi sen anlat.”

1919’da Benjamin, Dora ve Stefan İsviçre’den ayrıldılar ve birkaç ay sonra Berlin’e yerleştiler. Benjamin, önce Heidelberg’te sonra da Frankfurt’ta, hala akademik anlamda bir pozisyon ümidi içindeydi. Bu dönemde eşi ile ilişkisi bozuldu ve her ikisinin de başka bir ilişkisi oldu. Fakat Eiland ve Jennings, ilgi odaklarını temel olarak Benjamin’in akademik çalışmaları üzerine yoğunlaştırdı ve kronolojik anlamda oradan oraya geçerek meseleleri olduğundan daha karmaşık hale getirdi. Kaldı ki Benjamin’in asıl yazınları açık olsaydı bile, onu anlamak oldukça zor olurdu.

Kitap, Benjamin asla akademik anlamda bir iş sahibi olamayacağını kabul edip farklı bir biçimde yazmaya başladığında tumturaklı anlaşılmazlığından kurtuldu. Dile ilişkin anlaşılmayan düşünceler yerine, 1924’te daha popüler biçimleriyle çağdaş kültür hakkında yazmaya başladı. Ayrıca film, fotoğrafçılık, çocuk edebiyatı, kumar ve pornografi üzerine de yazdı. Bu yazılar akademik dergilere değil de gazete ve yayın evlerine gönderildi. 1927’de çoğu çocuklara yönelik olan radyo programları yazdı ve sundu, bunlar da Radio Benjamin adı altında derlendi. Bu dönüşüm olağanüstüdür. Aniden, yazıları ilgi çekmeye başladı, canlılık kazandı ve her şeyden öte anlaşılabilir hale geldi. Kişinin başına gelebilecek en iyi şey hatasından ders çıkarmasıdır.

Ayrıca kendi edebi biçimini geliştirdi: Denkbild; “düşünme imgesi” Bu biçimde, konudan konuya geçen anlaşılması zor iddialar yerine kısa gözlemler ve düşünceler vardır, tıpkı Wittgenstein’ın tasvir ettiği “tasarı albümü” benzeri bir şey ortaya çıkar. Benjamin’in resimli kartpostal yazmaya yönelik özel bir ilgisi ve uzmanlığının olmasına şaşırmamalı. “Kusura bakmayın” [mektup yerine kartpostal göndermesinden dolayı böyle der]diye yazar bir muhabire, “benim ihtisasım bu tarz antika kartpostallardır.” Bu kartpostallardan bir seçki de Walter Benjamin Arşiv’inde göz alıcı bir şekilde yerini alır.

1924 yılında Benjamin, Bertolt Brecht ile tanıştı. Brecht onun en yakın arkadaşlarından biri oldu ve düşüncesi üzerinde en önemli etkiye sahip kimselerdendi. Benjamin’i Marxist olarak niteleme geleneği vardır, fakat yazılarında Marx’ın etkisini görmek oldukça zordur. Düşüncesinin Marxist olan kısımları da Brecht süzgeçinden geçmiş gibidir. Sezgileri epey kuvvetli bir gözlemci olan Arendt şunları söyler: “Benjamin muhtemelen bu hareketin en tuhaf Marxist’i idi, Tanrı biliyor, tüm tuhaflıkları üzerinde taşırdı.”

1920’lerin sonlarında ve 1930’lar boyunca, Benjamin pek çok makale ve kitap kaleme aldı. Bu dönemdeki çalışmalarına dair en çok göze çarpan nitelik, kendi dönemindeki çeşitli disiplinlerin entelektüel ve kültürel akımları ile ilişkili olmasıydı. 1931’de yazdığı “A Little History of Photography” (Fotoğrafın Kısa Tarihi) makalesinin etkisi uzun sürmüştü. Benjamin bu makalede, ilk fotoğrafları böylesine cazip kılan şeyin ne olduğu hakkında meselenin ince yönlerine ve tekniğine dair bilgi vermişti. Bence bu makalesi 1936’da kaleme aldığı, sonrasında Illuminations’ta yeniden düzenlenen “The Work of Art in the Age of Mechanical Reproduction” (Teknik Olarak Yeniden Üretim Çağında Sanat Yapıtı) makalesinden çok daha iyiydi. Bu makale, Institute for Social Research dergisi olan Zeitschrift für Sozialforschung için yazılmıştı. Makalede, Frankfurt Okulu’nun benimsediği eleştirel teoriye uyan şeyler yazmaya dair bir çaba görmek mümkündü.

Hitler’in 1933’te gücü ele geçirmesi Benjamin’in Almanya’da yaşamını sürdürmesini imkansız kılmıştı ve bundan sonra 1940’taki ölümüne dek seyyah bir düşünür ve gazeteci oldu. İbiza’da, Riviera’da, Danimarka’da ve en çok da Paris’te yaşadı. Makaleler, kitaplar yazdı, radyo için oyunlar kaleme aldı. Fakat ödeme konusunda hep sorun yaşadı ve genellikle acınacak şekilde yoksuldu. En çok ihtiyaç duyduğu desteği Max Horkheimer ve Theodor Adorno tarafından yönetilen Institute for Social Science’tan aldı. Fakat böylesi bir destek için talep edilen bedelin aşırı derecede fazla olduğu hissine kapıldı. Yine de, 1940’ta, Nazi egemenliğindeki Avrupa’da yaşamaya ve çalışmaya devam etmek imkansız hale geldiğinde, kaçış için tek ümidi ABD’ye geçmek için Horkheimer’ın ona sağladığı vizeydi (Horkheimer, enstitüsünü Frankfurt’tan New York’a taşımıştı).

Artık neredeyse 48 yaşında olan fakat daha yaşlı gösteren Benjamin, isteksiz bir şekilde Avrupa’dan ayrılmayı kabul etti ve Mayıs’ta rotasını Paris’ten Fransa’nın güneyine ve Lisbon’a çevirdi, buradan da ABD’ye gemi yoluyla geçebilecekti. Fakat, Fransa sınırında, İspanyol yetkililer ülkeyi geçmesi için ona ve seyahatine eşlik eden diğer kimselere müsaade etmedi. Benjamin en nihayetinde bunun olacağını biliyordu ve buna hazırlıklıydı. Yaşamı boyunca depresyonla mücadele etti ve sıklıkla intihar etmekten bahsederdi. Yola çıkmadan önce Arthur Koestler’e “bir atı öldürmek için yeterli” diye bahsettiği miktar olan 15 tablet morfin, gerçekleşmesi umulan ABD seyahati için hazırlamış olduğu eşyalar arasından çıkmıştı.

1940 yılında, 27 Eylül sabahının erken saatlerinde, bu morfinleri hayatına son vermek için kullandı. Bıraktığı notta şunlar yazıyordu: “Hiçbir çıkış yolunun olmadığı bir durumda, buna bir son vermekten başka seçeneğim yoktu. Kimsenin beni tanımadığı küçük bir kasaba olan Portbou’da hayatım sona erecek.” Ve ertesi gün, sınır yeniden açılmıştı.


Yazar: Ray Monk

Çeviren: Müleyke Barutçu
Kaynak: NewStatesman 

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.


Paylaşmak güzeldir..

İÇERİK SAĞLAYICI

Fatih Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümünden lisansını ve Sosyoloji’den çiftanadalını tamamladı. “Sosyal mesafe”, “göç”, “toplumsal cinsiyet” konuları üzerine projeler ve çalışmalarda yer aldı. Çeşitli dergi ve online platformlarda yazarlık, çevirmenlik, editörlük deneyimleri edindi. Postmodern yazın, absürd drama, kültürel çalışmalar ve gündelik sosyoloji okumayı sever, playlist’inden “dünyadan sesler” hiç eksik olmaz.

Comments are closed.