Paylaşmak güzeldir..

Woody Allen tarafından yönetilen ve 2005 yılında vizyona giren Maç Sayısı, mütevazı bir kesimden gelen ve burjuva ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Tom Hewett’a katılan Chris Wilton’un hayatını anlatıyor. Chris ve Tom arkadaş olurlar ve Chris, Tom’un kız kardeşi Chloe ile evlenir ancak bir süre sonra Tom’un kız arkadaşı Nola Rice’a karşı bir şeyler hissetmeye başlar. Filmin sonuna kadar Chris, üst sınıf tabakaya mensup olma arzusuyla Nola’ya karşı beslediği tutku arasında parçalanacaktır. Bu film, felsefenin tipik problemini gözler önüne seriyor: Tutku ve akıl arasındaki çatışma.

Maç Sayısı ve Ahlaki İkilem

Eninde sonunda bir gün herkes, iki seçenek arasından seçim yapmak zorunda kaldığı bir durumla karşı karşıya kalır. Karar verdiğimiz seçeneğin bir diğer seçeneği denklemden çıkardığını biliriz. Seçimimizi çoğu kez kendiliğinden yaparız. Hoşumuza giden seçenek ağır basar. Bununla birlikte, bazı noktalarda imkânsız bir durum ortaya çıkmaktadır ve olası tek sonuç, her seçeneğin olumlu ve olumsuzluklarını tanımaktır.

Bazen kendimizi Chris gibi bir ikilemin içinde buluruz: Verdiğimiz karar bilinçli olmaz çünkü varlığımız için olmazsa olmaz gördüğümüz şeyi kaybetmeden karar veremeyiz. Chris, şüpheci biridir, seçim yapamaz.

Ekonomide, kaynakların sınırsız olduğu durumlarda bir kişi lüks bir mal satın alarak bir seçim yapmaya karar verdiği zaman kendini başka bir şey satın almadan beklemesi gereken bir durumun içinde bulur. Beş yaşındaki bir çocuk bu ilkeyi anlayabilir: Annen, bu oyuncağı alırsa, geçen hafta istediğin her neyse onu alamaz.

Seçim yapmak genellikle ağız tadının kaçmasına yol açar çünkü her zaman gözden çıkarılan bir ya da daha fazla seçenek vardır.

İnsanı insan yapan şey, seçimler ve durumlardır. Kimsenin durumlar üzerinde gücü yoktur ancak her bir durumda bir seçim yapılması gerekir. Şans teması hakkında defalarca yazdım: Şans ya da diğeri bizi çoğu kez cezbeder, olabilir, bunu hayatımıza yansıttığımızda değerlendirebiliriz.

Bu uzun metrajlı filmin ilk sahnesinden itibaren yönetmen, şans temasını işliyor. Filenin üstüne çarpan bir tenis topu görürüz ve top ya diğer tarafa geçer ya da geri düşer. Şansı yaver giderse oyuncu kazanır. Bu dizi, Chris tarafından şöyle tasvir edilir: İnsanlar, hayatlarının şansa ne kadar bağlı olduğunu kabul etmekten korkarlar. Kontrolümüz dışında gerçekleşen bir sürü şeyin olduğunu düşünmek korkutucudur.

Seçimler ve durumlar arasındaki ikilik temasına ek olarak Woody Allen’ın bu uzun filmi boyunca yazar ve filozof Dostoyevski’nin etkisini de konuşabileceğimizi düşünüyorum.

Maç Sayısı ve Dostoyevski’nin Etkisi

İlk olarak, filmin başlarında Chris’i Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanın okurken görüyoruz. Suç ve Ceza’da, ana karakter Raskolnikov’un bir tefeciyi kasti öldürmesiyle “ne olursa olsun” nihilist teorisi açıklığa kavuşturulur. Bu, Nietzsche’nin süper insan teorisinin abartılmış bir görüşüdür. Raskolnikov, “süper insan” olduğunu düşünür ve yaşlı kadını öldürüp parasını çalarak onu iyi bir şey için kullanmanın ahlak sınırlarını aşmasını sağlayacağına inanır. Suç ve Ceza’nın sonunda kahraman kınanırsa, Maç Sayısı’nın kahramanı işlediği suç için cezalandırılmaz. Bu film, nihilizmi kınamaz, aksine ahlaklılığın insan ürünü olduğunu yüksek sesle söyler ama aslında bu böyle değildir. Hikayenin sonunda Chris, tutuklanmak ve cezalandırılmak istediğini söyler. Böylece, anlamlı bir insan varlığına inanabilirdi. Yani, ahlaksızlığın erdemden üstün olduğu yerde bu, bir anlam ifade edebilirdi. Dinsiz kişilerin arasında bile suçlunun cezalandırılması gerektiği düşüncesi genlerimizde kökleşmiştir.

Son sahne, filmin sorduğu soruyu cevaplamaz, tam tersine izleyicinin cevaplamasını ister. Chris, Nola’ya olan tutkusundan vazgeçer ve Chloe ile birlikte burjuvazi ortamında yaşamaya karar verir. Bu film, ahlak kavramı hakkında düşünmemizi sağlıyor. Chris tabii ki kınanmıyor ama onun işlediği suçtan ötürü vicdan azabı çektiğini var sayıyoruz.

Filmin sonunda kendimizi kötü hissetmeyiz. Chris, hala Chloe ile evlidir, ekonomik refahları güvence altına alınmıştır ve çocuğunun doğumu onu mutlu etmelidir. Ancak Chris, Yunan filozof Sophokles’in acımasız aforizmasını hatırlatır: Doğumdan kaçış belki de en büyük fırsattır.

Çevirmen: Sinem Ayan
Kaynak: the-philosophy.com

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. 


Paylaşmak güzeldir..

İÇERİK SAĞLAYICI

Düşünbil Portal, bilim, felsefe ve psikanaliz alanlarında yazılı ve görsel içerikli makale, deneme ve çeviri yayınlayan çok içerikli bir portaldır. Genel okur-yazar kitlenin bilinçlenmesini ve farkındalık kazanmasını amaçlamaktayız. “Düşünen her insan gençtir” vizyonu ile her genç insana hitap etmeyi amaçlayan Düşünbil Portal, dergi ve etkinliklerle bu amacını geliştirmektedir.

Comments are closed.