Paylaşmak güzeldir..

Bu ayın başında, Penny Gill, Hannah Arendt Merkezi’nin ev sahipliğini yaptığı The Courage to Be Projesi dahilinde, cesurca davranmanın ne anlama geldiği konusunda ilham verici bir konuşma yaptı. Erken çalışmalarından biri olan Dünyada neler oluyor?’dan bahsederek, dünya hakkında ürettiğimiz hikayeleri ve bu hikayelerin dünyadaki eylemlerimizi nasıl kısıtladığını düşünmemizi istedi.

Yabancılaşma, rekabetçilik ve yalnızlıkla kendini gösteren bir kültürde cesaretle yaşamak imkansız gibi görünebilir, ama aslında öyle değil. Bu, derinlik ve dürüstlük içinde yaşanan bir hayatın doğal sonucudur. Cesaretle hareket etmenin önündeki başlıca engel korkudur ve şimdilerde birçoğumuz iliklerine kadar korkuya bulanmış bir dünyada yaşıyormuşuz gibi hissediyoruz. Zira toplum, medya ve sonsuz haber döngüsü sürekli bir kriz hissi yaratıyor.

Yalnızlık hissi, bizleri bir dizi kabus senaryosu tasarlamaya iten, başkalarından ve dünyadan koparılma duygusudur; ki bu da bizleri uyum içinde düşünmekten ve hareket etmekten alıkoyar. Bir korkudan kurtuldukça bir başkası doğar; toplum ve politikacılar taktiksel olarak, bireysel hareket edebilme ve gerçeği kurgudan ayırabilme kabiliyetlerimizi sarsmak için korkuyu kullanırlar. Bu imal edilmiş korku, Gill’in de tarif ettiği gibi, “bazı şeyleri net olarak algılama ve doğru gitmediğini bildiğimiz, direnç gerektiren şeylere tepki verme” becerilerimizi baltalar.

Cesurca davranmak ve gerçek ile kurgu arasındaki ayrımı görmek için öncelikle zihin hayatına yönelmeliyiz. Eğer korku, negatif düşünceleri ateşleyerek çevremizden soyutlanmamıza neden olabilirse o zaman düşünmenin yıkıcı trenlerine nasıl direnebiliriz? Hayal gücümüz, bizlere yalnız ve korkmuş hissettirerek dünyadaki hareketlerimizi engelliyorsa, hayal gücümüzle yüzleşmenin bir yolunu nasıl bulabiliriz? Gill, tek başımıza düşündüğümüzde ördüğümüz sonsuz korku, kıskançlık ve öfke ağlarını tanımlayarak, çağdaş dünyada (Hannah Arendt’in Totalitarianizmin Kökenleri adlı eserinde yaptığı gibi) yalnızlık fenomenine değindi.

Hans Thoma Loneliness (Warsaw Ulusal Müzesi)

Arendt, destansı eserinin son sayfalarında, tecrit ve en nihayetinde yalnızlık tartışmasına ulaşıyor. Yalnızlık, diye yazıyor; korkunun ortak paydasıdır. Tecrit “terimi yalnızca yaşamın politik alanıyla ilgiliyken, yalnızlık insan yaşamını bütün olarak ilgilendirir.” Tiranlık, hayatın kamusal alanını, bireyleri tecrit edip politik eylem kapasitelerini yok ederek tahrip eder; fakat totalitarizm aynı zamanda özel hayatın imha edilmesinde de ısrarcıdır. Totalitarizm, “varlığını yalnızlık, dünyaya hiç ait olmama deneyimi üzerine temellendirir; ki bu da insanın en radikal ve umutsuz deneyimleri arasındadır.” Dünyayı yalnızlık içinde deneyimleyemiyoruz, düşünemiyoruz ve kendi özbenliğimize güvenemiyoruz. Yalnızlık, bireysel varlıklar olarak, eyleme geçmek için tam kapasitemizin farkına varmamızı engelliyor.

Eğer eyleme geçme gücümüz “uyumlu hareket etmekten” geliyorsa, bu, umumiyetle tecrit edilmiş bireylerin, tanımları gereği güçsüz oldukları anlamına gelir. Totaliter hükümet, korkuyu kullanarak hükmeder; insanları birbirinden uzaklaştırır; bu sırada da her bireyi kendine özgü tecrit durumunda, diğerlerinin aleyhine döndürür. Arendt’in tarif ettiği gibi, dünya, ne deneyimin ne de düşüncenin mümkün olduğu vahşi bir alan haline gelir. Bir şekilde totaliterlik, bizleri, gerçekliğin ve kurgusallığın sistematik olarak bulanıklaştırılması yoluyla, izole, yalnız bireylere dönüştürür. Ve bu bulanıklık, bizlerin, korku yaymaya dayalı ideolojilerle karşılaştığımızda akıllıca düşünme veya görme yeteneğimizi kaybetmemize dayalıdır.

Luther’den yararlanan Arendt, yalnızlığın bizleri gerçeklikten değil hayal gücünden kaynaklanan mantık zincirlerini takip ederek, tavşan deliklerine, ihtimal dahilindeki en kötü sonuçlara nasıl sürüklediğini vurgular: “Totaliter hareketlerin ünlü aşırılığının, aslında ‘her şeyin en kötüsünü düşünmek’ten ibaret olan ve bu çıkarsama süreci içinde daima olasılık dahilindeki en kötü neticeye varan gerçek radikalizmle uzaktan yakından ilgisi yoktur.” Medya tarafından üretilen haberlere durmaksızın tepki verirken, korku imalat makinesinin ekmeğine yağ sürüyoruz. Doğru olmayabilecek küçük bilgi parçalarını almak için kendimize izin veriyoruz ve gerçeklikten kaynaklanmayan düşünce zincirlerini takip ederek bütünlüklü hikayeler oluşturuyoruz.

Şimdilerde sonsuz haber akışlarına ayak uydurmak, neyin gerçek olduğunu ve neyin olmadığını ayırt etmek imkansızmış gibi geliyor. Kimler atanıyor? Trump hangi yönetim düzenine onay veriyor? Katliam gerçek miydi yoksa sahte miydi? Ve sonra manşetler: Bir darbe olacak mı? Amerika’da İç Savaş? Steve Bannon III. Dünya Savaşı’nı başlatmak istiyor vs. Onun iyi bir adam olmadığına dair genel korkumuz, sürekli olarak bize ne kadar korkmamız gerektiğini söyleyen çok sayıda sesle şiddetleniyor.

Trump’un mekanizmasının ideolojik aygıtı kısmen başarılı oluyor; çünkü biz muhalifler ona karşı gelmek istesek bile, gerçek olanla hayal gücü arasındaki farkı anlatma kabiliyetimizi kaybediyoruz. Yani, kendi düşüncelerimizi kavrama, kendimizle eleştirel bir iletişim kurma kabiliyetimizi yitiriyoruz. Ve bu da totalitarizmin gerçek işaretidir. Birbirimizden yalıtılmış durumdayız ve yalnızlığımızın içinde, hayal gücümüzün, bizi birbirimizden, neyin gerçek bir tehdit neyin hayal ürünü olduğunu anlama kabiliyetimizden daha çok uzaklaştıran korku hikayeleri yaratmasına izin veriyoruz. Hayal ürünü olan nedir ve gerçeği yansıtan nedir? Bir bakıma, kültürümüzün yabancılaşma, rekabet gücü ve yalnızlık üzerine kurulduğunu unutuyoruz. Ve eğer hayal gücümüzün karanlık tarafına yenik düşersek, direnme kabiliyetimizi baskı altına almak isteyenlerin ekmeğine yağ sürmüş oluruz.

Neyse ki, ne Arendt ne de Gill, bizleri bu yalnızlık düşüncesiyle baş başa bırakmıyor. Arendt ‘e göre, kendimizle bir sohbete girişebileceğimiz yerde, tüm düşünmenin yapıldığı ikisi bir arada bir diyalogda, bir nevi yalnızlık vaadi vardır. Yalnızlıktan farklı olarak, yalnızlık alanında, kendimize ait olan ve yalnız olduğumuz yerlerde, yarattığımız ve takip ettiğimiz düşünce çizgileriyle yüzleşebilme kapasitesine sahibiz. Ve benzer olarak, Gill de bizi hayal gücünün olumlu tarafına doğru yönlendirir; dolayısıyla, kendimizi mantıksız korkuyla köşeye sıkışmış, gerçeklikten şüphe eder halde, bu düşünce zincirlerini takip ederken yakaladığımızda, kendi özbenliğimize dönebilir, derin bir nefes alabilir, o an hayatımızda olan ve gerçekle yanlışı ayırt edebilen tüm insanları düşünebiliriz.

Belki de şu anda yapabileceğimiz en politik şey, özbenlik algımızda sığınabileceğimiz tenha bir alan açmak, düşünme yeteneğimizden güç, yakın çevremize dahil ettiklerimizden cesaret almak için yalnız hissetmeksizin kendimizle yalnız kalmanın bir yolunu bulmaktır.

 

Yazar: Samantha Hill, Klemens von Klemperer
Çeviren: Zeynep Şenel Gencer
Kaynak: Medium 

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.


Paylaşmak güzeldir..

İÇERİK SAĞLAYICI

11 Ekim 1980’de Antalya’da doğdu. Mühendis bir baba ve doktor bir annenin tek kızıdır. Eğitim öğretim hayatını İstanbul’da tamamlayan Gencer, İstanbul Bilgi Üniversitesi İletişim Fakültesi Sinema ve Televizyon bölümünü bitirdikten sonra, eğitimine New York Film Akademi’de devam etti. 2008 yılından beri çeşitli platformlarda çeviri ve sinema eleştirileri ile yer almakta. Evli ve bir çocuk annesi olan Gencer, David Guetta hayranı. Gerilim ve cinayet romanları okumaktan hoşlanıyor.

Comments are closed.