Amerikan istisnacılığı, Amerikan halkını özgürlükçü ve serbest girişimci değerleri doğrultusunda istisnai bir ulus olarak gören ve buna uygun olarak ABD’nin yayılmacı politikasını haklı kabul eden düşüncedir. İyiliğin kötülüğü her zaman alt ettiği düşüncesi ise Amerikan istisnacılığının ispata ihtiyaç duyulmaksızın kabul edilen taban fikirlerinden. Amerikan halkı etrafını yine istisnai gördüğü devlet başkanlarının tarihle ve Amerikan Devleti’nin evrensel misyonuyla ilgili söyledikleri sözlerle donatıyor, tarihi Amerika’nın iyiye doğru bükme görevini üstlendiği bir yay olarak görüyor ve bu yayın bükülmesini bekliyor. Donald Trump’ın “gerçek Amerikalılar” olarak gördüğü insanlar, Amerikan ayrımcılığı veya Nazi Almanyası gibi geçmiş zulümler söz konusu olduğunda o zamanlar yaşasalardı bu vahşetlere katılmayı seçmeyip, kötülüğe karşı savaşacakları konusunda kendilerinden şüphe bile duymuyorlar.

Şu anda kötülük, gerçek bedenlerin gerçek bedenlerle çarpışmasına sebep olan zalimlerin, canavarların ve teröristlerin yaptığıdır; elle tutulabilir, somut şiddet ve merhametsizlik… Fakat Amerikan halkı da, biz de, bunlar olurken evlerimizde, ofislerimizde oturuyor, kendimizi işimize, dine veriyor ve hükumetimizin bizi “kötülük”ten uzak tutmasını umut ediyoruz.

Kötülüğün hor görme, kibir ve hatta akıl hastalıkları sonucu ortaya çıktığını düşünüyoruz, fakat yanılıyoruz. İyilik ve kötülük birbirlerini tamamen dışlamazlar aslında. Hatta, en büyük zulümlerin gerçekleşmesi için bir çok iyi insana gerek vardır.

1961’de filozof Hannah Arendt, Adolf Eichmann’ın duruşmasına katılmıştı. Bu adam Nazi soykırımının gerçekleşmesine yardım etmişti, kelimelerle anlatılmayacak bir dehşetten sorumluydu. Yine de, Arendt’in gözlemlerine göre bu adam o kadar da korkunç biri değildi. Kötücül veya tehlikeli bir canavar değildi ve etrafına nefret de kusmuyordu. O, normaldi ve yarım düzine psikiyatr da bunu doğrulamıştı. İşin gerçeği, Eichmann sokakta karşılaşabileceğimiz, otobüste yanına oturabileceğimiz herhangi biriydi. Arendt’in yazılarına göre “Yahudilere karşı kişisel hiçbir nefreti yoktu” fakat sistematik infazları hiç vicdan azabı çekmeden idare etmişti.“Eichmann’ın yaptıkları canavarcaydı ama kendisi…oldukça normal, sıradan biriydi ve şeytani bir tarafı yoktu. Onda bunu ideolojik bir kanaati doğrultusunda ya da özellikle kötü niyetli sebeplerle yaptığına dair elle tutulur hiçbir işaret yoktu.”

İçinde olduğumuz bu kompleks bürokrasiler çağında çok fazla zulüm, yalnızca “normal” olarak adlandırdığımız şeylerin bir sonucu olarak ortaya çıkıyor, sıradan insanların günlük hayatlarında en pragmatik olanı yapmayı seçmelerinin bir sonucu olarak. Filozof Bernard Williams’ın dediği gibi “Modern dünya diğer her şeye yaptığı gibi, kötülüğü de kolektif bir şirkete dönüştürdü.” Eichmann, kin ve nefret duygularının vücut bulmuş hali değildi. Onun gerekçeleri son derece sıradandı. Kötülük çoğu zaman prosedür sonucu, cüzi sebeplerle ortaya çıkıyor. Bir kanıta, argümana ihtiyaç duymaksızın ve daha önce yaşanmış zulümlerle olan benzerlikle rağmen öylece işlerini yapan ve partilerine sadık kalan insanlardan bahsediyoruz.

Bununla birlikte tabii ki Eichmann’ın gerçekten de “iyi” bir insan olmadığını düşünebilirsiniz fakat onun ahlakını bizimkisinden ayıran nedir? Adolf Eichmann normal bir adamdı, anormal olan içinde bulunduğu koşullardı. Aramızda tıpkı Eichmann gibi hataya düşebilecek birçok kişi var; sırf hayatımız boyunca topluma bu kadar etkili olabilecek, kritik ahlaki seçimler yapmak durumunda kalmadığımız için kendimizi ‘iyi’ sayıyoruz. Doğrusu, ahlakımız böyle uç bir noktaya kadar test edilme durumunda kalmadığı için şanslıyız. Kendimizi Eichmann’dan daha iyi insanlar olarak görmeyi gerçekten de hak ediyor muyuz? İçinde bulunduğumuz koşullarda fark olduğunu biliyoruz. Fakat kişiliğimizde herhangi fark olup olmadığını biliyor muyuz?

Geleneksel kötülük algısı bize daha çekici gelebilir çünkü bu tarz düşünce biz normal insanları bir bakıma aklar, iyiye dair seçimlerimiz hakkında rahat hissetmemizi sağlar. Hatta bu hatalı düşünce sonucu kendimizi içten içe takdir bile ederiz, “normal iyiyi” seçmek konusunda. Böylece asıl kişisel ahlaki seçimlerimize değer vermek yolunda başarısız oluruz. Kötülüğü sadece çürümüş ruhlara sahip insanlardan gelen bir şey gibi karikatürize ediyoruz; bu yüzden kötülük hakkında düşündüğümüzde kendimizi tamamen dışında tuttuğumuz bir kavram çiziyoruz kafamızda.

Arendt kötülüğün sıradanlığının kökünde “düşünmezliği” buluyor, ki burada aptallıktan farklı bir şeyle karşı karşıyayız. Burada, düşünme ve empati kurma yoksunluğundan kaynaklanan bir durum söz konusu. “Eichmann’ı dinledikçe konuşmasındaki beceriksizliğin bir düşünme beceriksizliği ile bağlantılı olduğu daha da bariz hale geliyordu, bir başkasının açısından düşünme yetisinden acizdi,” diyor Arendt. Eğer gerçek kötülüğün kaynaklandığı asıl sebepleri ve prensipleri incelemeye çalışırsak, hiçbir şey bulamayız. Bulduğumuz şey vasatlık, ileriyi hesaba katmayan bir takım pragmatik kaygılar ve gayet anlaşılabilir niyetler olur.

“Düşünmezlik” bir gruba ait oluşu asıl fikirlerden daha önemli hale getirir. Başka bir deyişle, bir politik görüşün doğruluğu veya bir savın geçerliliği söz konusu görüşe veya sava değil onların kaynağına dayanır. Kaynak benim grubumsa, fikir doğru ve erdemlidir. Kaynak düşmansa, fikir yanlış ve kötüdür. Yabani bir tribalizm, politik parti, ırk, din veya millet kaynaklı olsun, toplumsal hayatı bir dolu basit ahlaki yargılara indirgiyor ve hepsini sadece bir soru haline sokuyor: iyi mi kötü mü?

Bu durum eleştirel düşünmeyi, özeleştiriyi ve tarih perspektifli bakış açısını panzehir pozisyonuna getiriyor. Bu da bizi bağlılıklarımızı yeniden gözden geçirmeye itiyor. Arendt, Eichmann’ın sürekli bir takım klişeleri tekrar ettiğini fark etmişti, bu klişeler onun düşüncelerinin yerini almıştı. Bir şeyler duyduğumuzda bir hashtagle tarafımızı belli etmek ya da kendimizi politik tartışmalardaki klasik konumlardan birine oturtmak kolay gelebilir. Politik tartışmalarımıza hâkim olan klişeleri düşünelim, çalışılmış partizan cevapları ihtiraslı bir tartışmanın olmazsa olmazlarıdırlar. Ne kadar sıklıkla, sahip olduğumuz görüşleri neden onayladığımızın farkında oluyoruz?

Temel bağlılıklarımızı değerlendirmeli ve onları değiştirmeye açık olmalıyız. Bir gruba ait olmak bize uygun geliyor; çünkü, gerçek eleştirel düşünceyi es geçmemize müsaade ediyor. Grup bir yerlere sürüklendikçe biz de onunla sürükleniyoruz, üstelik belki de gerçekten karanlık yerlere. Ve geri dönüp bunun nasıl gerçekleştiğini düşündüğümüzde, sıradan şeyleri tekrarlayan bir sürü iyi insan görüyoruz arkamızda. Şu anda iktidarda bulunan hâkim gruplar şimdiye kadar bu türlü karanlık yerlere sürüklenmedikleri için şanslıyız sadece. Sürüklendikleri zaman, birçoğumuz onları takip edeceğiz.

Yazar: Zachary Biondi
Çevirmen:
Melisa Yağmur Saydı

Kaynak: Quartz

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.