NOT: Bu yazımız iki parçalık bir yayın dizisinin ikincisidir. İlk bölümü yine aynı başlıkla sitemizde bulabilirsiniz.

Seminerin başında açıklanan ”sinthome” başlığı, Lacan’ın James Joyce’un biyografik kişiliğinin anlayışını psikanaliz kuramına entegre eder. Bu, özellikle daha sonraki yorumlama gelişimi dikkate alındığında önemli bir hamledir. Lacan’ın Joyce okuma girişiminin bir kısmı, Joyce’un hayatını, Jacques Aubert’in rehberliğinden ve Shakespeare & Company’deki kendi kişisel izlenimlerinden beslenerek ifade etme eğilimidir. Genç bir adam olarak bir psikanalistin otoportresi -Aynadaki Lacan ve Joyce- , seminerin karmaşıklıklarından en azı değildi.

“Joyce-simtom” konusu, sanatçının dilin kullanımının Joyce‘un önemli referanslarından biri olan ve Katolik-Cizvit eğitiminden kaynaklanan Thomist teolojiyi yansıtmasının belirtisine işaret ediyor. Dinleyicilerini özümsemeye teşvik ettiği  tarihi etimolojik sözlüklerin okuyucusu olan Lacan, semptomun “sinthome” olarak kullanan tıp doktoru ve ilahiyatçının yanı sıra en büyük çizgi roman yazarı -en azından Fransız Rönesansı’nın-   Rabelais’in ilk yazımını açığa çıkarır. Burada Lacan’ın Joyce’un “lalangue” -Finnegan’ın Uyanması’nın öncesinde ve devamında İngiliz  dili-  yabancılığı hakkında yorumlar vardır ve Joyce’un komedisinin Lacan’daki eksik noktasıdır.  Bilinçdışı oradadır, ama Lacan’ın okuduğu kadarıyla zevk, hatta Lacan’ın Joyce’a atıf yaptığı  jouissance (yazarın isminin de dahil olduğu kelime oyunu ) o kadar opaktır ki, Lacan Joyce’un bunu neden yayımlamak istediğini merak eder. Bu açıklayıcı yorum, Lacan’ın Wake’i okumanın, akademisyenlerin saatler harcamasından sonra zevk vermekten ne kadar uzaklaşacağına işaret ediyor. Bu yorum, Lacan’ın, çalışmasının kimse tarafından sempati duyulmayan bir yazarı okumanın zor olduğu fikriyle örtüşür.  Bu, Lacan’ın seminerinde, yazarın olası çıldırmışlığıyla ilgili soruyu gündeme getirmesiyle daha da ilginç bir hal alıyor. Joyce’un özel ve çoklu dil şakalarından oluşan kitabının en ufak bir okuması bile, görsel ve sesli bir şekilde,  anadil seviyesinde yeterlilik gerektirir. Joyce’un ünlü dil imhası, İngiliz dilini, Wake’i oluşturan dilleri, hatta tüm dilleri ya da belki de dil alanının tamamını ilgilendirebilir. Bu mütevazi bir hırs ya da Lacan’ın fark ettiği gibi megalomanyadan tamamen kurtulmuş bir şey değildi.

Teorisyenler ve akademisyenler tarafından alıntılanan Joyce, bir tür edebi yıkımı gerçekleştirmek için tekrarlanan dilekleri dile getirmişti, ama aynı zamanda etrafındaki herkesin bu kitabı yazdığını iddia etti: Wake’i, birçok yerli  gelen yerli dilden toplanan dil parçalarını bütünleştirerek yazdı. Şarkıların, kulaktan kulağa konuşmaların, kesitlerini ve metinlerarasılık kuramını  (Rus sembolist teorisyenleri, özellikle Shklovsky, Bakhtin ve Jakobson tarafından kuramlaştırılmış) yazılarına entegre etti. Ama Joyce görünüşe göre, İngilizce sözdiziminde kökleşmiş olan işin çok-katmanlı yarı-gizli kodunu hedefliyordu: Eleştirmenler 1930’larda olduğu gibi, Wake’in teorik ve metinsel çalışmalardaki analizlerinin bu koşula bağlı olarak yapılması gerektiğini gözlemlediler. Bu, elbette, herhangi bir karmaşık edebiyat eserinin okunmasındaki ortak koşuldur, ancak Joyce’un özel durumları ve keskin sözel otorite duygusu, onu çok dilli tesadüfleri birleştirmeye o kadar yöneltmiştir ki sonuç Balzac’ın Chef d’oeuvre’sindeki Frenhofer’in resmini anımsatmıştır. 19]

Ressamın tasvirinin nesnesi, oldukça güzel bir çok katmanlı opaklığın altında gizlenmiştir. Sanat tarihçileri Balzac’ın romanını soyut sanatın başlangıcı olarak okurlar, bu nedenle üretimin anlamı ya da değişimiyle ilgili sorular havada kalır. Lacan’ın Joyce okumakla ilgili açıkca belli edilmiş olan rahatsızlığı, edebiyat eserlerini anlamada ve sorulara cevap bulmadaki yetkinlik duygusuna kanıttır. Ayrıca Joyce’un üç yüz yıl boyunca okurlarını kendi idealinin esareti altına alma hırsının altını çizer. Açıkçası, Finnegans Wake gibi bazı modernist eserlerin sıradan bir okuması bir seçenek değildir. Rönesans Fransızca’sıyla yazılan, öncelikle klasik dillere dayanan neolojizmlerle yazan Rabelais, Joyce ile mukayese edildiğinde oldukça gösterişsiz kalır. Bu durum, Lacan’ın zevksiz olduğu kadar son derece sorunlu bulduğu bir şeyi göstermektedir. Lacan’ın okunabilirlik ya da bunun yoksunluğu alanındaki kendi hırsları, Joyce’u okuma zorlukları hakkında düşüncesine girmiyor gibi görünür.

Fakat Joyce, okuyucularına karakterlerinin isimlerinin dikkatli bir şekilde dengelenmesi de dahil olarak bir takım ipuçları verir. Baba figürlerinin mitolojisi Dedalus adına tehlikededir. Aynı zamanda ailesinin adlarından da uzaktır ve bu önemlidir çünkü kurgu, Joyce’un biyografik materyalleri gizlemesine izin verir. Buck Mulligan’ın adanın Hellenize etmeye olan ilgisi,  Yunanca olmayan şeylere karşı kısıtlı bir ilgisiolan Stephen Dedalus’a atfedilemez. Bu, romanda anti semitizm sorununu gündeme getirir; Jacques Aubert’in ipuçlarını izleyen ama, Lacan’a ilgisi olmayan bir konu. Fakat her durumda, adanın sorunlarına Yunanca bir çözüm çağrısında bulunan kişi Stephen (ya da Joyce, yazar) değildir.

Başlangıçta, Rabelais,  Aquinas’ı edebiyat alemine getirdiğinde Lacan, Mulligan’ın Ulysses’in başında ifade ettiği adayı hellenize etme dileğine bağlayarak Yunanca’nın Rönesans Fransızca’sına entegre olmasından bahseder.  Bu, Lacan’ın söz konusu olduğu ölçüde dil seviyesinde bir tesadüftür ve Stephen Dedalus’un “Yunanlığı” ise roman boyunca sorunsallaştırılır. Dedalus’un efsanevi ismi bile (A Portrait’de ”Latince gibi” şeklinde tasvir edilir), “Joyce” gibi İrlandalı bir ismin yerine kasıtlı olarak uzaklaştırılmak için kullanılmıştır. Joyce’un genellikle kitaplarında,  dava edilme riski olsa bile gerçek isimleri korumayı tercih ettiği bilinmektedir.  Ama “Joyce” rahat bir şekilde, gizlice ya da değil,  Finnegan’ın Uyanması kitabında yeniden ortaya çıkar. Joyce’un, diğer tipik İrlandaca isimlendirilmiş karakterlerle kıyaslandığında,  alışılmadık olan Dedalus ismini kullanarak “sanatçı” isminin üzerine takma ad koyma sürecine dikkat çekmeye çalıştığını tahmin ediyorum. Dedalus, Lacan’ın isim anlayışında, Rabelais’in dili ve kurgu teması açısından Yunanca veya Latince’yi ortaya sunar. Bu, Fransız kültürel kimliğinin bilinçsiz etkisinin ilginç bir örneğidir ve Lacan’ı, Rabelais ve Dedalus aracılığıyla Joyce’a bağlayan bir Yunanca bağlantısı kurar. Bu cazip bağlantı kişiseldir ve Ulysses’in başlangıcını daha ayrıntılı okuyarak hayatta kalamaz. Ama sinthome’nin başladığı yer burasıdır: Lacan’ın Rabelais’e olan ilgisi, ilahiyatın (ve eski sanatçı-ların) ve psikanalizin bağlamlarında kanun dışı yazımın sembolik boyutlarını etkili bir şekilde ortaya koymaktadır.

Bununla birlikte, Dedalus’ın isminin, The Dead hikayesinin sonunda ”baba” ismine (da-dad-bedad) hatta ”ölü” yü çağrıştırdığı fikrindeyim. ”Babalar” yaşlı fakat rekabetçiydi ve bu onların feminenlik korkusunu maskelemeye çalışmalarından kaynaklanan bir problemdi. “Eski sanatkâr” ,Yunan (sözde-Latin) Dedalus ne yazık ki yaşlı bedenini ateşle ısıtan, bıyığını düzelten ve ailesinde yoksulluk ve sefalet içinde olan başıboş Simon Dedalus’tan farklı değildi. Lacan yaşlı adamı baba ve genç olarak Oscar Wilde’ın bir yandaşı olarak görür, ama sonunda Stephen, babasından başka biri olan “eski bir sanatkâr” ın desteğini kazanır. Ancak bu şekilde, üstün ama fakir olan gencin babasının evindeki felaketi telafi etmesine yardım etmek için alternatif babaların büyük ve usta mitolojisi devreye girer.

Dedalus’un adı, Joyce’un dünyasını dolduran diğer tüm İrlandalı isimler arasında sıyrılıp bir maske gibi giyilir. Ve daha sonra Bloom’un ve ailesinin maskevari Yahudi isimleri, Joyce’un Bloom’un babasının yabancılaşmasına ve diğer zor noktalara odaklandığını gösterir. Joyce’un, Odyssey’deki Victor Bérard tarafından keşfedilen Fenike materyallerini kullanmasında, diğerlerinin isimleri farklı bir düzeyde yankılandı. [20] Joyce, Fenike görüşünü Hellenize dürtüsüne ilginç bir alternatif olarak sunar. Ancak Lacan’ın okumalarındaki Yunanlıların saygınlığı, belki de kısmen Rabelais ve Fransız Rönesansı nedeniyledir.

Buck Mulligan ve Blazes Boylan’a karşı (kafiyeli zorbalar), talihsiz ama onurlu Bloom, kahraman, daha ziyade kahraman karşıtı kişidir. Victor Berard, Yunanlıların Fenikeli yanları için daha ama daha yakın bir görüş öne sürer ve Bloom’un durumuna haline daha yakından bakar: karanlık, dışlanmış, kılıbık, baş aşağı uyuyan, ve başkalarına ayak uydurmak için fazla uğraşan haline. En sonunda, mahkemede Shylock’un yaptığı gibi, Bloom’un barda İrlandalı Yahudiyi oynamaktan başka çaresi yoktur, Ve Bloom açıkça kimliğinin bedelini ödemiştir.

Ama Hellenize olmak— Lacan, bununla devam eder –  Bloom’un kimliği sorunu olarak kurgunun bir yönü müdür? Jacques Aubert seminerde dönemin anti-Semitizmini tartışmak için yeterli zamanının olmadığını ve romanın bu yönünün Lacan’ın seminerinde yorum yapılmadan geçildiğini belirtiyor.

Lacan’ın soruyu önemsiz görmüş olması mümkün. Buna karşılık, Martin Bernal’ın Siyah Athena’sı gibi daha yakın tarihli bir çalışma, dönemin anti-Semitizmini ve Victor Bérard’ın şimdiki rolünü araştırır: Bernal’ın daha geniş bağlamında, “Buck Mulligan” ve Hellenleşme tehdidini gözden kaçırmak imkansızdır. [21] Joyce’un kendi görüşleri farklı bakış açılarıyla tartışıldı, ancak Bérard’ın Fenikeliler ve Odyssey’e bakış açısı, Bloom’un, ”öteki”olarak sömürge Yahudi Dublinliler’in rolünü şekillendirdi. Belki de en önemlisi, Dedalus’tan farklı olmasından daha az açıktı.

Başka bir çıkarmaya göre, bu görüntülerin, düğümlerin veya grafiklerin Lacan’ın disiplinler arasında nasıl düşündüklerini, hastaların vaka çalışmalarından uzak bir mesafede ve eğitimde analistlerin rehberliğindeki modelleri aradığını inkar edemez. Bütün bu elementler seminerde ortaya koyulmuştur. Lacan’ın Joyce ile olan uğraşısı edebiyat teorisi tarihinde eşsizdir: disiplinler arası ve psikanaliz camiası içinde sorular ortaya cıkarmaya sürekli olarak devam eder. Etkisi ise deneysel modeller, edebi ve görsel imajlar yanı sıra canlı, hareketli ve disiplinlere dönüşen metaforlar içerir.

Lacan’ın semineri, 2005’te Paris’teki Les Editions du Seuil’in (Jacques-Alain Miller ve Jacques Aubert’in bir eseri) yorumuyla yayınlandı. En son olarak, 2015 yılında, söz konusu Lacancı analist Colette Soler; Lacan, Lecteur de Joyce [Lacan, Joyce okuyucusu) adında seminer yayınladı.  Lacan’ın zorlayıcı metinleri, Joyce’un kurgusu bağlamında Freudyen psikanalitik kuramının önemi ve avangard modern edebiyat ile dil arasındaki karşılaşmalar sorununu gündeme getirmektedir. Lacan’ın Joyce’la bağlantıları, psikanalitik kuramının spekülatif boyutlarına ve duygu – erotizmin yazılmasına ilişkin iki yönlü bir perspektifle ortaya çıkıyor. Başka bir deyişle, “yaşam-yazımı”, “günahkâr” ve “entelektüel otobiyografi” izleri, edebiyat teorisyeni eserlerdeki kuramları keşfettikler için, bu durumda da ”kurguyu” keşfetmiş olurlar bu yüzden kuramlar içerisinde ortaya çıkar.  Lacan’ın seminer boyunca, kurgunun bulunmadığının arkasında durmasını dikkate alınarak tırnak işaretleri kullanıyorum. Benim için , kurgu var ,ama Lacan,  Joyce okumasında bir psikanalist olarak, kurgu olmadığını iddia ediyor. Bu, Lacan’ın Joyce’a yaklaşımının en gizemli kısımlarından biri çünkü Lacan önceki çalışmalarında sürekli olarak uyarılan dilin diyalektik sunumlarını (doğruluk, yalan, sadelik ve boşluk, şüphe ve kesinlik) göz ardı etmiştir ya da onlara karşı çıkmıştır. Lacan’ın Joyce’da kurgunun varlığını reddetmesinin sonuçları, okuyucuyu Katoliklik meselesine geri götürüyor olabilir, ama bu benim tarafımda sadece bir spekülasyon olarak kalıyor.

Joyce’da, tekillik deneyimleri aracılığıyla edebiyatı şekillendiren dil ve öznellik arasındaki ilişki, dini göz ardı etmez: Joyce’un Katolikliğe dair bakış açısı (İrlanda kültürü üzerindeki kurumsal etkisi, ilahiyat teolojisi ve felsefenin teoloji üzerindeki etkisi de dahil olmak üzere) eserlerinde önemli bir rol oynar.  Kutsal ve mizahi olan iç içe geçmiştir: Freud‘un bilinçdışını keşfetmesi ve psikanalizdeki araştırması insanların, deneyimlerini bir Katolik rahibine anlatırmışcasına aktarmasına dayanır. Bununla birlikte, konuşma tedavisi, günah çıkartmaya çarpıcı bir benzerliğe sahip olmasına rağmen seküler bir alternatif değildir: Özel olarak konuşma üzerine kuruludur, otorite konumunda olan bir başka kişiyle konuşmaya dayanır. Ayrıca libidinal, politik, kurumsal, açık uçlu ve potansiyel olarak endişe verici olabilir.

Mutlakiyet, psikanalizin seküler altyapısında geçerli değildir ve Freud tarafından gözlemlenen analiz edilemezlik durumu, hastalar ve analistler için hala bir kriz noktasıdır. Bu iki alanın, din ve psikanalizin – veya belki de literatürün de eklendiği üç alanın – tesadüfi kesişimi Freud ve daha sonra psikanalistlerde birçok tartışmayı şekillendirmektedir. Bunlar hem Joyce hem de Lacan’ı Freud’un yazılarını kabul etmeye yöneltebilir ancak Freud’un keşifleri, dada ve gerçeküstücülük ile başlayan modernist edebiyatın birçok eserini etkilese de, tüm takdirler Lacan’ın tarafındadır. Psikanaliz Avrupa’da yayılmaya başlayınca insanların bakış açısını ve edebi tarzlarını değiştirdi. Joyce’un ailesiyle ilgili sorunları onu bir kez Jung’a ve başkalarına getirdiğinde, psikanalitik deneyim vizyonu hakkında neye sahip olursa olsun bu bir bakıma kayboldu.

Buna karşılık, Lacan’ın işleri   Freud’un yeniden canlanması ve derinlemesine araştırılması, Joyce’un yapıtları ve İrlandalı Katolik olarak işlerine yansıttıkları ile şekillendi. Lacan, Joyce’un, Wakeian saldırısnda Joyce’taki ”joy” kökünün bulunması tesadüfünü öne sürerek Freud’a karşı olarak yazdıkları hakkında çok nadir yorum yapar. . ”Lacan’ın seminerde sıkça bahsettiği bir başka tesadüf, Jacques Lacan ve Jacques Aubert’i birbirine bağlayan Hristiyan ismidir (Fransızca:“ le prénom ”)  ve Aubert’in kariyerini adadığı konu budur. Lacan’ın ismin dönüştürücü gücünü algılayışı; tesadüf, kader ve kelime oyunu, bir özel ismin bir isme dönüşümünden meydana gelir. Bu, Freud’un şaka kuramında ve Lacan’ın seminerinin temalarından birinin önemli bir unsuru olan sözün temelidir. Ayrıca, Saussure’ın keşfettiği gibi, kutsallara kutsal olarak atıfta bulunmanın bir yolu da, tanrıları adlandırmaktır. [22] Kutsal ve mizah birlikte düğümlenir ve sonuç sadece Borromean değildir fakat İrlanda edebiyatı, ortaçağ ve modernist okumak için önemlidir. Wake’deki önemli bir örnek Joyce’un Katolik Komedi Dili’nin ekinde incelediğim, Kells Kitabının aydınlatılmış parçaları ve metinlerin kullanımıdır [23] Joyce’un Kutsal Kitabın bir sayfasındaki kutsal ve mizahın temsili ve yorumu, İrlandalı parodisine dayanır ve Rabelais’in bazı unsurlarıyla karşılaştırılabilir.

Lacan’ın öznesi, yani kendi James Joyce’u, bir hasta ya da müşteri değildir; ne tedavi edilmektedir ne de gömülmektedir. Bu anlamda, Lacan’ın Joyce imajı Tim Finnegan’ın öznesiyle tamamiyle farklı değildir. Borromean halkaları, ne tamamen gerçek ne de edebi olan bir şeyi garanti eder fakat büyük ihtimalle özel ve süregelmiş bir estetik anlayışı üzerine kurulu bir şey garanti eder. Lacan’ın zor ve analitik çalışması edebiyat-psikalaniz hakkındaki sorulara cevap bulmanın altını çizer.

Shakespeare & Company’nin yirminci yüzyılın başlarındaki ikonik Paris kitapçılarındaki canlı sahnesi kültürel,estetik ve mitolojik açıdan olarak yüklüdür.  Edebiyattaki bir karakter gibi, uzun zaman önceki bir kafiye ya da bir hatıranın kenarında, biyografik zaman duygusu sadece bir hissiyat gibiydi ama Lacan’ın Joyce’un İngilizce’si ile yaşadığı zorlukları tamamen telafi etmeyen bir şey olarak kaldı. Karşılaşma, iki yazarı uzun zaman önce birlikte gösteren sanal aynalarda gerçekleşti. Duygusal olarak, Lacan’ın kitabımdaki pusulası gibi, bu karşılaşma, Lacan’ın ilk deneyimlerini, Katolik okulundaki “üzücü” hayatını ve Sylvia Beach’in Paris’teki avant-garde deneyini ve Joyce’ın okuduğu Adrienne Monnier’in Shakespeare & Company’sini değerlendirmesini sağladı. Bu deneyimlerin ikisi de Lacan’ı Joyce’a bağlamaktadır. Etkisi, iki karakterin birlikte yeni bir alandan geriye baktığı sihirli bir aynayı,  bir romanın sayfalarından hatırlatır. Bu anlık bir olaydır, bir kurtuluş değildir: karakterlerin kayıp oğulları ve babaları için ölüm ve yaşam nostaljisi, çok uzun sürmeyecek bir karşılaşmaya anlık güçlü bir imaj katmaktadır. Ama o anda bir şey olur, bu genç hafızanın efsanevi niteliklerini ve dil anlayışını kadere dönüştüren duygusal virajı aşmak zor olacaktır. [24]

Yazar: Beryl Schlossman
Çevirmen: Rüveyde Müge Turhan
Kaynak: breac.nd.edu

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.