Jacques Lacan — 1953 — Uluslararası Psikanaliz Dergisi

Freud’un Ben [ego] üzerine görüşlerinin gelişimi onu görünüşte çelişkili iki formülasyona götürmüştür. Ben, narsisizm kuramındaki nesnenin karşısında taraf tutar: libidinal ekonomi kavramı. Libidinal yükün kişinin kendi bedenine bağışlanması hipokondriyasis acısına yol açarken, nesnenin yitimi intiharla bile sonuçlanabilecek depresif bir gerilime yol açar.

Öte yandan Ben, algı-bilinç sisteminin işleyişinin topografik kuramındaki nesnenin tarafını tutarak O’na [id] direnir, yani salt haz-ilkesince yönetilen dürtüler bileşimine direnir.

Burada bir çelişki varsa da, gerçeklik-ilkesinin naif kavrayışının dışına çıkıp şu olguya dikkat ettiğimizde çelişki yok olur — ki bu noktada Freud net olsa da beyanları bazen net değildi: düşünceyi öncelese de, gerçeklik, öznenin onla uğraşma yordamlarına göre farklı biçimler alır.

Analitik deneyim bizim açımızdan bu hakikate özel bir kuvvet verir ve onu idealizmin bütün izlerinden kurtararak gösterir, çünkü öznenin dış dünyayla libidinal düzeyde tesis ettiği oral, anal, ve genital ilişkileri somut olarak tarifleyebiliriz.

Burada özneye ait dildeki bir formülasyona atıf yapıyorum, ki bunun, öznenin gerçeklikle romantik sezgisel ya da dirimsel temas halleriyle, öznenin çevresiyle etkileşimlerinin bedenindeki orifislerle belirlenmiş olmasıyla hiçbir alakası yoktur. Psikanalitik içgüdüsel dürtüler kuramı tamamen bu formülasyona dayanır.

Innenwelt ve Umwelt arasındaki karşıtlık biçiminde gerçeklikle ilişkilenen “libidinal özne”nin Ben ile ne ilişkisi vardır? Bunu keşfetmek için, sözlü iletişimin psikanalizin enstrümanı oluşundan başlamamız gerekir — ki bu çokça ihmal edilmiştir. Bunu unutmayan Freud şu fikirde ısrar etmişti: baskılanmış materyaller (tanımı gereği baskılanıştan dönüş yapabilen hatıra ve fikirler), mevzubahis olayların gerçekleştiği anlarda, söze dökülmelerinin en azından mümkün olduğu bir biçimde varolmuş olmak zorundadırlar. Dilin birey-üstü işlevini biraz daha açıkça tanımak yoluyla, gerçeklik içinde dilin kesinlediği* yeni gelişmeleri ayırt edebiliriz. Dilde neyin nihai gerçek olduğunun belirlenmesinde, böyle ifade etmek isterseniz, bir çeşit geriye-dönük etki bulunur. Bu birkez anlaşılınca, Melanie Klein’ın bilinçdışının söz-öncesi alanlarına el uzatmasının meşruiyetine karşı çıkan kimi eleştirilerin yerlebir olduğu görülecektir.

Şimdi dilin yapısı bize Ben’in işlevine dair bir ipucu verir. Ben, ya bir fiilin öznesi olabilir, ya da onu niteleyebilir. İki tür dil bulunur: birisinde “Ben köpeği dövüyorum” denir, öbüründe “Benim köpeği bir dövdüğüm var” denir. Fakat dikkat ediniz, konuşan kişi cümlede ister fiilin öznesi ister onu niteleyen olarak belirsin, iki durumda da kendisini bir çeşit ilişkiye (ya hissetme ya da yapma ilişkisine) dahil olan nesne olarak savlar. Ben’in bu gibi beyanlarında neyin ifade edildiği, bize öznenin gerçeklik ile ilişkisinin resmini verir mi?

Burada ve başka örneklerde psikanalitik deneyim, filozofların spekülasyonlarını, dilde ifade edilen varoluşsal ilişkiyi bir yadsıma ilişkisi olarak tanımladıkları ölçüde, en çarpıcı yoldan cevherlendirir. Gözlemleyebildiğimiz şey, bir kişinin kendisini Ben olarak ifade etmesinin ayrıcalıklı yordamıdır; tam olarak budur —Verneinung, veya reddetme.

Artık öğrendik ve oldukça eminiz: birinin “Öyle değil” demesi öyle olduğundandır; “Ben öyle kastetmiyorum” demesi öyle kastettiğindendir; çoğu “altruist” beyanın altında yatan düşmanlığı, kıskançlık içinde eşcinsel hissin dip akıntısını, enseste karşı dehşet taslanmasında gizlenen arzu gerilimini nasıl tanıyacağımızı biliyoruz; belirtik kayıtsızlığın örtük yoğun ilgiyi maskeleyebileceğini fark ettik. Böyle yorumların kışkırtacağı hiddetli hasımlıkla tedavilerde burun buruna gelmesek de, “konuşma insana düşüncelerini gizlemesi için verilmiştir” diyen filozofun vecizesinin araştırmalarımızla doğrulandığına ikna olduk; bizce Ben’in özündeki işlev, Fransız analizcilerin psikozlar için anlattığı, gerçeklik karşısında sistematik yanlış-tanımaya çok yakındır.

Kuşkusuz Ben’in her belirtiminde iyi niyet ve kötü itikat eşit ölçüde bulunur ve insanın dünyanın kargaşası karşısındaki olağan idealist itirazı, tersinden, orada oynadığı role sahip bu kişinin yaşamını başarıyla sürdürme yordamını ancak ifşa eder. Hegel’in Kalbin Yasası diye kınadığı yanılsamadan ibarettir bu, ve şüphesiz bu hakikat, eylemlerinin sonuçları içinde kendi ideallerini tanıyamayan bugünün devrimcisinin sorununa açıklık kazandırır. Verimli çağına ulaştığında bunca mesleki itikatın yalanlandığını görmekten artık Mahşerin genel provasında olduğunu düşünmeye başlayan kişi için de bu hakikat apaçıktır.

Paranoyanın yalnızca bu gibi terimlerle anlaşılabileceğini önceki çalışmalarımda gösterdim; eziyet edenlerin çalışılan vakadaki Ben-ideali imgelerine eş olduğunu kitabımda gösterdim.

Ama diğer taraftan, “paranoyak bilgi”yi çalışmak beni, Ben’in paranoyak yabancılaşma mekanizmasını, insan bilgisinin önkoşullarından birisi olarak düşünmeye yöneltti.

Ben, nesne ve “başka birisi” arasındaki üçgensel ilişkinin sahnelendiği yeri hazırlayan aslında ilk kıskançlıktır. Burada hayvanın ihtiyaçlarının (arzusunun kuvvet alanına hapsolmuş) nesnesi ile insanın bilgisinin nesnesi arasında bir tezat bulunur.

İnsanın arzusunun nesnesi özünde, ki bunu ilk söyleyen biz değiliz, başka birisinin arzuladığı bir nesnedir. Bir nesnenin bir diğerine eşdeğer olabilmesi için, bu aracılığın ürettiği etki dolayısıyla, nesnelerin mübadele edilmesi ve kıyaslanması mümkün kılınmalıdır. Bu süreç tek tek belirli nesnelerin özel belirginliğini azaltma eğilimindedir, ama aynı zamanda sayısız nesnenin varoluşunu ortaya çıkarır.

Nesnelerimizi birlik, kalıcılık ve cevherliği olan özdeşleşilebilir Ben’ler olarak görmeye yönelmemiz bu süreçle olur; buradan bir atalet öğesi gelir, böylece nesnelerin ve bizzat Ben’in tanınması bitimsiz bir diyalektik süreç içinde sürekli revizyona tabi tutulmak zorundadır.

Sokratik Diyalogda tam olarak böyle bir süreç bulunuyordu: ister bilimle, politikayla, ister aşkla uğraşsın, Sokrates Atina’nın efendilerinin dünyaya ve kendilerine dair farkındalıklarını sürekli yeniden tanımlanan “biçimler” yoluyla geliştirerek onlara ne olmaları gerektiğini öğretti. Karşılaştığı tek engel hazzın çekimiydi.

Günümüz insanıyla, yani vicdanıyla sorunu olan insanla ilgilenen bizler için, bu ataletle karşılaştığımız yer Ben’dir: onu analizin diyalektik sürecindeki direnç olarak biliriz. Hastayı, kendi Ben’i, tam olarak bu sıkıntısına sebep olacak derecede büyülemiştir, ve sıkıntısının anlamdışı işlevi böylece açığa çıkar. Diyalogdaki dizinin yerine serbest çağrışımın tuhaf dolambaçlarını geçiren bir tekniği evriltmeye bizi yönelten olgu tam olarak budur.

Fakat, o halde, bizi bunca teknik önlemi kabullenmeye mecbur kılan bu direncin işlevi nedir?

Paranoyak kuruntusal sistemin istikrarı tehdit edildiği anda patlamaya hep hazır bulunan bu saldırganlığın anlamı nedir?

Burada aslında tek ve aynı meseleyle uğraşıyor değil miyiz?

Kuramın biraz daha derinine inerek yanıtlamaya çalışalım, şu düşünceyi rehber aldık: tedavi faaliyetimize dair daha net bir anlayış kazanırsak belki bu faaliyeti daha etkili olarak yerine getirebiliriz — yani analizci olarak kendi rolümüzü insanlık tarihi içinde tanımlı bir bağlama yerleştirirsek belki keşfedebileceğimiz yasaların kapsamını daha kesin olarak sınırlandırabiliriz.

Aklımızdaki kuram, genetik bir Ben kuramıdır. Böyle bir kuram, öznenin kendi bedeni ile ilişkisini bir imago ile özdeşleşimi cinsinden ele aldığı ölçüde psikanalitik sayılabilir. Bu tam anlamıyla [par excellence] psişik ilişkidir; aslında, analitik çalışmamızdan bu ilişkiye dair biçimlendirdiğimiz kavram, bütün özgün ve bilimsel psikolojinin başlangıç noktasıdır.

Şimdi beden-imgesi ile uğraşmayı öneriyoruz. Histerik semptom farklı kuvvetler arasındaki çatışmayı ifade etmenin simgesel bir yordamıysa eğer, bize çarpıcı gelen, bu “simgesel ifade”nin taşıdığı olağandışı etkidir: örneğin duyusal sinir ve kasların bilinen herhangi bir gruplamasıyla açıklanabilir olmayan segmental anestezi veya muskular paraliz üretmesidir. Bu semptomları işlevsel diye adlandırmak ancak kendi cehaletimizin itirafıdır, çünkü bunlar kendine ait tipik biçimleri olan belirli bir imgesel Anatomi’nin örüntüsünü izlerler. Başka deyişle, bu imgesel anatominin dışadönük işareti olan hayret verici somatik uyumlanış, yalnızca belirli tanımlı sınırlar dahilinde gerçekleşir. Burada bahsedilen imgesel anatominin, verili kültürde bedensel işlevler hakkındaki (açık veya karışık) fikirlerin yaygınlıklarına göre değişim gösterdiğini de vurgulamak isterim. Bütün bunlara göre beden-imgesi adeta kendine ait özerk bir varoluşa sahip gibidir, ve özerk ile burada nesnel yapıdan bağımsız oluşunu kastediyorum. Tartıştığımız bütün görüngüler gestalt yasalarını sergiler gözükmektedir; beden-imgesinin şekillenmesinde penisin baskın oluşu da bunun kanıtıdır. Dişi cinselliğin özerkliğinin yeminli şampiyonlarını sarsabilir bu, ama bu baskınlık bir olgudur ve salt kültürel nüfuzlarla açıklanamayacak bir olgudur.

Ayrıca, bu imgenin ayırı [cleavage] çizgileri boyunca seçici hassasiyetleri vardır. Bu ayırıyı bize açık eden fantaziler, halen Fransız analizciler arasında kullanımda bulunan “parçalanmış beden imgesi” terimi altında gruplanmayı hak ediyor gözükmektedir. Böyle tipik imgeler hem rüyalarda hem fantazilerde belirir. Bunlar örneğin annenin bedenini vitray pencere gibi mozayik yapıda gösterebilir. Daha sıklıkla bu bir insan ya da hayvanın bedeninin ayrık parçalarının düzensizce sıralanmış bir yapboz bulmacasına benzer. Amacımız için daha bile belirgin uyuşumsuz imgeler vardır: tuhaf ganimetler olarak yeniden düzenlenen sökülmüş uzuvlar, dilimlere kesilip en ihtimaldışı şeylerle doldurulmuş gövdeler, acayip konumlarda tuhaf uzantılar, penisin yinelenmeleri, cerrahi eksizyon olarak temsil edilen kloak imgeleri, erkek hastalarda buna sıklıkla eşlik eden hamilelik fantazileri. Bu tür imgeler doğuştan gelen her çeşit anormallikle özel bir yakınlık gösterir. Bunun bir örneklemesi, sol kolundaki doğumsal brakial pleksus felcinden dolayı Ben gelişimi zarar gören bir hastamın rüyasında rektumun göğüste belirerek sol alt-klaviküler damarların yerine geçmesiydi. (Analizinde tıp alanında çalışmaya karar verdi)

Bana en çarpıcı gelen, bu imgelerin analizde gün yüzüne çıktığı faz oldu: her seferinde hastanın Ben’indeki ilk sorunların aydınlatılmasına ve hipokondriyakal meşgalelerin açığa çıkmasına bağlıydılar. Birçoğunda nevrotik biçimlenişler bunların üzerini tamamen örtmüş ve gelişim süresince bunları telafi etmişlerdi. Bunların belirmesi aktarımın belirli ve çok arkaik bir fazının habercisidir, ve bu fazın teşhis edilmesinde bunlara atfettiğimiz değer, hastanın en derin dirençlerinde bariz bir azalmanın buna eşlik etmesiyle her zaman doğrulanmıştır.

Bu görüngüsel ayrıntı üzerinde biraz durduğumuz için, Schilder’in beden-imgesinin işlevi çalışmalarından ve uzam algısını ne ölçüde belirlediğine dair verdiği şaşırtıcı anlatımların öneminden habersiz olduğumuz sanılmasın.

“Hayalet uzuv” denilen görüngünün anlamı halen tükendirilmekten çok uzaktır. Bence özellikle anılmaya değer veçhesi, böyle deneyimlerin özünde artık yerel tahrişle açıklanamayan bir acının devamlılığı ile ilişkili olmalarıdır; bir uzvun eksikliği gibi böylesine narsisistik bir nesne ile ilişkisi içinde, burada adeta insanın kendi beden-imgesi ile varoluşsal ilişkisini görür gibi oluruz

Bazı kanser biçimlerinde şimdiye dek denetim alına alınamamış acılar üzerinde frontal lökotominin etkileri, böyle durumlarda rahatsızlığın öznel öğesi kaldırılsa da acının devam etmesindeki tuhaflık, serebral korteksin bir ayna gibi işlediğini ve imgelerin narsisizm kuramında imlenen libidinal ilişkinin içine entegre edildikleri bölge olduğunu düşündürür bize.

Buraya kadar geldik. Ama bizzat imagonun doğası meselesine daha değinmedik. Olgular, ne var ki, organizmada belirli bir biçimleyici gücün koyutlanmasını içermektedir. Biz psikanalizciler burada deneysel bilimin terk ettiği bir fikri, Aristo’nun Morphe fikrini geri getiriyoruz. Bireyin tarihini ilgilendirdiği ölçüde ilişkilerin çeperinde yalnızca haricileşmiş imgeleri alımlarız, şimdi çözüm talep edense Platonik sorundur: bu imgelerin anlamlarının tanınması.

Zamanı gelince biyologların bizi bu muhite doğru takip etmeleri gerekecek, ve ampirik olarak çözümlediğimiz özdeşleşim kavramı, şu ana kadar karşılaştıkları olguların anlamının yegane anahtarıdır.

Bu bağıntı içinde, Harrison’un Kraliyet Toplumu Bildirilerinde (1939) topladıklarına benzer verileri açıklamaları istendiğindeki sıkıntılarını fark etmek gülünçtür. Bu veriler dişi güvercinin cinsel olgunlaşmasının tamamen kendi türünün erkek veya dişi bir üyesini görmesine bağlı olduğunu göstermiştir, o kadar ki, kuşun olgunlaşması böyle bir algının yokluğunda süresizce ertelenebilmektedir, diğer taraftan sırf kendisinin aynadaki yansımasını görmesi bile gerçek bir güvercin gördüğündeki çabuklukta olgunlaşması için yeterli sebeptir.

Yine bunun gibi belirginliğini vurguladığımız, Chauvin’in Bulletin de la Societe entomologique de France‘ta (1941) göçmen lokust, yani genelde çekirge olarak bilinen Schistocerca üzerine tarif ettiği olgulardır. Çekirge iki tip gelişime açıktır, bunların davranışları ve izleyen tarihçeleri tamamen farklıdır. Tekcil ve sürücül tipler vardır, ikincisi “bulut” denilen şekillerde biraraya gelme eğilimindedir. Çekirgenin bu tiplerden birine mi yoksa diğerine mi doğru gelişeceği, larval periyot denilen sürelerin (kabuk bırakma aralıkları) ikinci ya da üçüncüsüne kadar belirsizdir. Bunun gerekli ve yeterli bir koşulu, şekli ve hareketleri ile kendi türüne yeterince benzeyen bir şeyi algılamasıdır, ona yakından benzeyen Locusta türlerinin (kendisi sürücül olmayan) bir üyesini sırf görmesi bile yeterliyken, bir Gryllus (cırcırböceği) ile birlikte kalması bile boşunadır. (Hem pozitif hem negatif bir dizi kontrol deneyiyle böceğe yönelik işitsel, koku aygıtı vb. tesirleri dışarıda tutmadan elbette bu olgular tesis edilemezdi — Brunner von Wattenwyll’in arka bacaklarda keşfettiği gizemli organ da elbette buna dahildir)

Büyüklük, renk ve şekil bakımından, yani fenotipleri bakımından tümüyle birbirinden farklı, oburluk gibi içgüdüsel karakteristiklerinde bile farklılaşan bu iki tipin gelişimi, tamamen bu Tanıma görüngüsü ile belirlenmektedir. Bunun özgünlüğünü kabul etmeye mecbur kalan M. Chauvin yine de çok tereddüt eder ve deneyciler arasında nesnelliğin güvencesi sayılan türde bir entelektüel çekingenlik gösterir.

Bu çekingenliğin tıptaki örneği, tek bir olguyu, yalın bir olguyu, bütün kuramlardan daha değerli sayan inancın yaygınlığıdır, ve hekimlerin daha kesin bilimlere kıyasla kendi yöntemleri için duydukları aşağılık hisleri ile bu inanç sağlamlaşır.

Bizim görüşümüze göreyse, bilimde yeni keşifler için zemini hazırlayan, yeni kuramlardır, çünkü bu kuramlar olguların daha iyi anlaşılmasını olanaklı kılmakla kalmaz, daha en baştan gözlemlenebilmelerini bile mümkün kılan bu kuramlardır. Yeni kuramın varlığında, olguların kabul edilmiş doktrine az çok keyfi yoldan uydurulup orada güvercin-yuvalandırılmaları daha az muhtemel olacaktır.

Bu türden sayısız olgu şimdi biyologların dikkatini çekmiştir ama eksiksiz anlaşılmaları için gereken entelektüel devrim halen gelmemiştir. Marienbad Kongresinde (1936) çocuğun gelişim evrelerinden biri olarak “Ayna Evresi” kavramını sunduğumda bu biyolojik veriler henüz bilinmiyordu.

İki yıl önce Zürih Kongresinde bu konuya geri döndüm. Kongre Bildirilerindemakalemin yalnızca bir özeti (İngilizce çeviri ile) yayınlandı. Tam metin Revue française de Psychanalyse‘de çıktı.

Orada geliştirdiğim, Fransız psikanalizcilerine çok önceden tartışma için gönderdiğim bu kuram, ikili değer yüklediğim bir görüngüyle uğraşıyor. Birinci olarak, çocuğun zihinsel gelişimindeki belirleyici bir dönüş-noktasını belirttiği için tarihsel bir değeri vardır. İkinci olarak, beden-imgesi ile elzem bir libidinal ilişkiyi tipleştirmektedir. Bu iki sebeple, bu görüngü, Ben’in ilk biçimlenişinin gözlenebildiği aşamaya geçiş halindeki bireyi açıkça göstermektedir.

Gözlenen şey, basitçe, sekiz ayı geçirmiş bebeğin aynada kendi imgesini gördüğü zaman gösterdiği sevinçli ilgiden oluşur. Oyun oynarken aynadaki hareketlerin kendi hareketlerine tekabül ettiğini gören çocuğun bitimsiz esrime içine girmesiyle bu ilgi ortaya çıkar. Aynada görülen şeyleri ve civardan yansıyan nesneleri keşfetme çabaları ile oyun devam eder.

Bir yanılsama ile mahsus oynanması yoluyla kanıtlanan bu saf imgesel oyun, filozof için belirginlikle doludur, ve çocuğun hayvanlara göre tam tersi tutum takınması nedeniyle daha bile belirgindir. Özellikle aynı yaştaki şempanze bu yanılsamayı tespit etmekte oldukça beceriklidir: dolambaçlı yöntemlerle gerçekliği test ettiğini görürüz ki bu da aynı yaştaki çocuğun performans düzeyinden daha iyi değilse de en azından ona eşit bir zekanın göstergesidir. Fakat hayvan, varolmayan bir şeyi ele geçirmeye çalışıp çok kez hayal kırıklığına uğratılırsa bu şeye bütün ilgisini yitirir. Buradan hayvanın gerçekliğe bebekten daha iyi uyarlanmış olduğu sonucunu çıkarmak elbette paradoksal olurdu!

Aynadaki imgenin ters olması önemlidir, ve burada, bireyin psişik gerçekliği olan Ben’de bulduğumuz yapısal tersyüzün en azından metaforik bir temsilini görebiliriz. Fakat metafor bir yana, kesinlenmiş ayna tersyüzlerine Hayalet İkizlerde birçok kez işaret edilmiştir. (Bu görüngünün intihardaki önemini Otto Rank göstermiştir.) Dahası, aradığımız her seferinde aynı tersyüzü buluruz: hastanın Ben’i, karakteristik rolüyle temsil edildiği rüya imgelerinde, narsisistik çatışmanın baskınlığı altındadır. O kadar doğrudur ki bu, bütün yorumlamalar için bu ayna-tersyüzünü öngereklilik sayabiliriz.

Fakat diğer karakteristiklerden, bu imge ile Ben’in biçimlenişi arasındaki bağıntının daha derin bir anlayışını edineceğiz. Bunların kavranması, bir yandan bu ters imgeyi beden imgesinin kendi ardışık biçimlerinin evrimi bağlamına yerleştirmemizi, öte yandan, tedavi deneyiminde diyalektik bağıntılarıyla yüzleştiğimiz imgeleri organizma gelişimi ve Socius’la ilişki tesisiyle ilintilendirmeye çalışmamızı gerektirir.

Meselenin kalbi budur. Çocuğun ayna karşısındaki davranışı bize, kendisini nesneden vazgeçiriyor gözüktüğü oyunlardaki tepkilerine göre (Freud sezgisel dehasıyla bu oyunların anlamını “Haz ilkesinin ötesinde” kitabında tarif etmiştir) daha dolaysızca kavranabilir gelmektedir. Çocuğun ayna karşısındaki davranışı öylesine çarpıcıdır ki en az aydınlatılmış gözlemci için bile basbayağı unutulmazdır, ve bu davranışın kucaktaki bebekte vuku bulduğu gibi, (yere düşmeden yürümeyi öğrenmeye yardımcı tertibatlarla) kendisini dik tutan bir çocukta da vuku bulduğunu bilmek daha bile etkileyicidir. Çocuğun sevinci, henüz kesin olarak başaramadığı kas koordinasyonunu bir derece öngörebilmesindeki imgesel galibiyetinden gelir.

Tüm beden-imgesinin görülmesinde gestaltın üstlenebileceği afektif değeri önemsemezlik edemeyiz, hele ki organik rahatsızlık ve uyuşmazlıktan oluşan arkaplandaki bütün belirtilerin “parçalanmış beden” imgesinin kökenlerine işaret ettiğini düşünürsek.

Burada fizyoloji bize bir ipucu verir. İnsan, olgunlaşmasından önce doğan bir hayvan sayılabilir. Doğumda piramidal yolların miyelinli olmayışı histolog açısından bunu yeterince kanıtlarken, bir dizi duruşsal tepki ve refleks nörologu tatmin edecektir. Embriyolog ise insan sinir sisteminin Bolk’un terimiyle “ceninleşmesi”nde, İnsan’ın diğer hayvanlar karşısındaki üstünlüğünden sorumlu mekanizmayı görür — sefalik bükülmeler ve ön-beynin genişlemesi.

Yeni doğmuş bebekte duyu ve motor koordinasyon eksikliği, neredeyse gözlerini gün ışığına açtığı andan itibaren insan yüzü ile büyülenmesine engel değildir, ne de annesini etrafındaki bütün insanlardan ayrı tuttuğunu olabildiğince açıklıkla göstermesine engeldir. Ben’in kendi başlama-noktasını bulduğu özdeşleşimin stilini kuran ve ilelebet oraya damgasını bırakan, ayakta durmanın istikrarıdır, boy prestijidir, heykellerin etkileyiciliğidir.

Bayan Anna Freud psişede Ben işlevlerini biçimlendiren mekanizmaların hepsini bir kalemde listelemiş, analiz etmiş ve tanımlamıştır. Saplantılı semptomların ekonomisini belirleyenin yine bu aynı mekanizmalar olması dikkate değerdir. Ortak bir yalıtım öğesi ve başarı vurgusu vardır; bunun neticesi olarak, Ben’in prestij için rekabet edilen bir stat veya başka bir kapalı mekan ile temsil edildiği rüyalarla çokça karşılaşılır.

Ben’i burada Oluşun kaçınımlı süreci ve Arzunun değişimleri karşısındaki elzem direnciyle görürüz.

İnsanın hep kendine hakim olmaya can attığı bu birlik yanılsaması, her an baştaki kargaşaya geri kayma tehlikesi barındırır; belki de bizzat Kaygının özünün görülebileceği başdöndürücü bir Onay uçurumu üzerinde askıda durur.

Ve hepsi bu değil. İnsanın doğa ile ilişkisizliğini belirleyen, ve onun narsisistik kalkanını yaratan —ki pullu kaplamasında ilelebet koparılmış olduğu dünyanın resmi bulunur—, onu doğadan ayrı tutan bu aralıktır, ama bu yapı aynı zamanda kendi ortamının ona aşılandığı noktada görülendir, yani akranı olan insanların toplumudur.

Chicago gözlemcilerinin çocuklardan edindiği mükemmel anlatımlarda, çocukların Socius ile çeşitli özdeşleşim yollarında beden-imgesinin rolünü değerlendirebiliriz. Efendi ve köle, ya da oyuncu ve izleyici gibi tutumlar üstlendiklerini görürüz. Bu normal görüngünün gelişimi, Fransız psikiyartistlerinin paranoya tartışmasında kullandıkları “geçişsellik” terimiyle tarif edilmeyi hak eder. Bu geçişsellik saldırı ve karşı-saldırıyı mutlak eşdeğerlik içinde birbirine bağlar; özne burada, Ben’inin kesin olarak başkasında yabancılaşmış olması ölçüsünde, hakikati önceleyen muğlaklık durumunda bulunur.

Ayrıca eklenmelidir ki, böyle biçimleyici oyunların tam etki göstermesi için, mevzubahis çocukların yaş aralıkları belirli bir eşiğin altında olmalıdır, ve bu optimum yaş aralığını ancak psikanaliz belirleyebilir. Özdeşleşimi çok kolaylaştırdığı görülen aralık, elbette, içgüdüsel entegrasyonun kritik fazlarında çok kötü sonuçlar üretebilir.

Bir bedendeki eşcinsellik başlangıcının bazen bir abla imagosuna atfedilebileceği belki yeterince vurgulanmamıştır; sanki oğlan ablasının üstün gelişiminin uyanışı içine çekiliyor gibidir; etki, bu aralığın tam olarak doğru dengeyi tutturduğu sürenin uzunluğu ile orantılı olacaktır.

Normalde böyle durumlar bir tür paranoyak çatışma yoluyla çözümlenir, bu yol izlenirse, halihazırda göstermiş olduğum gibi, Ben karşıtlık ile kuvvetlendirilir.

Libido ise narsisistik özdeşleşime girerek burada kendi anlamını açık eder. Karakteristik boyutu saldırganlıktır.

Sözel benzerlik, çoğu kez olduğu gibi, “saldırganlık” sözcüğünün saldırma yeteneğinden başka bir şey iletmediğini düşünmemize kesinlikle yol açmamalıdır.

Bu sözcüklerin gösterdiği somut işlevlere geri döndüğümüzde, “saldırganlık” ve “saldırma”nın birbirini içermekten ziyade tamamlayıcı terimler olduklarını görürüz, ve “uyumlanabilirlik” ve “uyumlanma” gibi, iki karşıtı temsil edebilirler.

Ben’in başka insanlarla asli ilişkisinde bulunan saldırganlık kesinlikle “büyük balık küçük balığı yer” formülünde kastedilen basit ilişkiye dayanmaz, daha ziyade çilecinin “düşmanına vurmak kendine vurmaktır” uyarısında hissettiğimiz psişeler arası gerilime dayanır.

Gizli mekanizmasını Freud’un kusursuzca analiz ettiği yadsıma sürecinin bütün biçimlerinde bu böyledir. “O beni seviyor. Ben ondan nefret ediyorum. Benim sevdiğim o değil” içinde, altta yatan “Ben onu seviyorum”un eşcinsel doğası açık edilir. Özneyi, onu kendisinden öteye çeken yanılsamalı birliği sürekli kovalamaya mahkum eden libidinal gerilim, muhakkak ki İnsan’ın belirli ve trajik kaderi olan terk edilme ıstırabıyla ilişkilidir. Burada Freud’un kendi ölüm içgüdüsü kavramına nasıl sapmış olduğunu görürüz.

Bu negatif libidonun neden olduğu kalıcı zararın imleri, küçük bir çocuğun kıskançlık sancısıyla kıvranan yüzünde okunabilir, ki Aziz Augustine kökensel kötülüğü burada görmüştü. “Kendim bir bebeği bile kıskanç görmüş ve bilmişimdir; konuşamıyordu, yine de yüzü soldu ve üvey kardeşine kötü kötü baktı” (… nondum loquebatur, et intuebatur pallidus amaro aspectu conlactaneum suum).

Dahası bilincin bütün gelişimi, Hegel’in antinomisinin Ben’in başlangıç noktası olarak yeniden keşfedilmesini sağlar. Hegel’in meşhur doktrininde konduğu gibi, iki bilincin birlikte-varoluşundan çıkan çatışma, ancak bunlardan birinin yok edilmesi ile çözümlenebilir.

Fakat metafiziğin alemine yönelmemiz, nihayetinde, analizde iyileştirdiğimiz acının deneyimi yoluyla olur. Ben’in işlevleri üzerine bu yansımalar, her şeyden önce, bazen eleştirisizce kabullendiğimiz kimi nosyonları yeniden incelemeye bizi teşvik etmelidir, güçlü bir Ben sahibi olmanın psikolojik olarak avantajlı olduğu nosyonu gibi.

Klasik nevrozların her zaman güçlü bir Ben’in yan ürünü olduğu kesindir, ve savaşın büyük imtihanları bize göstermiştir ki, bütün insanlar içinde en iyi savunmalar gerçek nevrotiklerde bulunur. Başarısızlıkla ilgili, karakter zorluklarıyla ve kendini-cezalandırmakla ilgili nevrozların kapsam olarak genişlemekte oldukları açıktır, ve Ben’in bir bütün olarak kişiliği muazzam yiyip bitirişi içinde kendi yerlerini almaktadırlar.

Gerçekten bu dramanın neticesini kararlaştıran, tek başına doğal bir kendini-ayarlama süreci olmayacaktır. Fransız okulunun oblativité olarak tarif ettiği kendini-feda kavramının analizin kurtardığı psişenin normal çıkış yolu sayılması, bize, çocukça bir aşırı-basitleştirme olarak gözükmektedir.

Çünkü böyle kendini-fedaya dayalı evliliklerin korkunç sonuçları ile pratiğimiz içinde her gün karşılaşmaktayız: başka insanlar için sorumluluk üstlenmeye dönük bütün çabaları yozlaştıran, narsisistik bir yanılsama ruhuyla üstlenilen taahhütlerdeki kendini-feda.

Burada kendi tarihsel evrimimiz meselesine dokunmak zorundayız, hem çağdaş insandaki Ben’in psikolojik çıkmazından, hem de toplumumuzda erkek ve kadınlar arasındaki ilişkilerde gelişen bozulmadan bu evrim sorumlu olabilir.

Ana konudan fazla ayrılıp meseleyi karmaşıklaştırmak istemediğimizden, başka kültürlerde ‘bedensel teknikler’ denilen şeylerin -ki sosyolog Mauss bunların yakından çalışılmasını savunmuştur- işlevlerine dair kıyaslamalı antropolojinin bize öğrettikleriyle kendimizi sınırlayalım. Bu bedensel teknikler her yerde bulunabilirler; onları bireyin esrime-durumlarını sürdürmesinde gördüğümüz gibi, grup kutlamalarında da görürüz, mumyalama ve erginlenme ritüellerinde bunlar işlemektedir. Böyle ayinler bugün bize gizem gibi gözükür; bizlerin patolojik sayacağı belirtimlerin başka kültürlerde zihinsel istikrarı destekleyen toplumsal işlevi olmasına hayret ederiz. Buradan da, hastalarımızda ayakbağı olduğu kesinleşen kritik gelişim fazlarını bireylerin atlatmalarına bu tekniklerin yardımcı olduğu çıkarsanır.

Görülüyor ki, normal psiko-cinsel gelişimde çok elzem bir rol oynayan, analizin köşe-taşı olan Ödip kompleksi, eski topluluklarda üyelerin mutluluğu için elzem karşılıklı psikolojik bağımlılıkları yüzyıllarca emniyette tutabilmiş ilişkilerden gelip bizim kültürümüze artakalmış bir yadigarı temsil etmektedir.

Bedenin orifislerine her türlü denetim biçimini uygulama çabalarında tespit etmeyi öğrendiğimiz biçimleyici nüfuz, bu kriteri ilkel toplumlara dair çalışmalara uygulamamıza olanak tanır; fakat erken eğitimin önemine dikkatimizi çekmiş bozuklukların neredeyse hiçbirini bu toplumlarda bulamıyor olmamız bizi, Kardiner’in “temel kişilik yapısı” benzeri kavramların sorgusuz sualsiz kabullenilmesine karşı çekinceli kılmalıdır.

Hem iyileştirmeye çalıştığımız hastalıklar, hem de terapistler olarak toplumda giderek daha çok üstlenmeye çağrıldığımız işlevler, bizce yeni bir insan tipinin ortaya çıktığının ifadeleridir: Homo psychologicus, endüstriyel çağımızın ürünü. Bu Homo psychologicus ile kullandığı makineler arasındaki ilişkiler çok çarpıcıdır, ve özellikle de otomobil için bu böyledir. Edindiğimiz izlenime göre onun bu makineyle ilişkisi öylesine içtendir ki neredeyse ikisi bitiştirilmiştir — otomobilin mekanik kusur ve çöküşleri sıklıkla onun nevrotik semptomları ile koşuttur. Onun için taşıdığı bu duygusal belirginlik, hem Ben’inin koruyucu kabuğunu hem de iktidarındaki başarısızlığı haricileştirmesinden ileri gelir.

İnsan ve makine arasındaki bu ilişki hem psikolojik hem psikoteknik araçlarla düzenlenir olacaktır; toplumun örgütlülüğü içinde bunun gerekliliği giderek daha da acilleşecektir.

Eğer bu psikoteknik yordamlar karşısında, psikanalitik diyalog, bizim daha insani bir ilişkiyi yeniden kurabilmemizi sağlarsa, bu diyaloğun biçimi bir çıkmazla belirlenmez mi, yani Ben’in direnişiyle belirlenmez mi?

Gerçekten de bu diyalog, bilen kişinin, hastasını cehaletinin zincirinden ancak bütün konuşmayı ona bırakarak kurtarabileceğini tekniği yoluyla kabullendiği bir diyalog değil midir?

Yazar: Jacques Lacan

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

Bu yazı Yersiz Şeyler’in internet sitesinden alınmıştır. 

Çevirmen notları:

* actualize = kesinlemek diye çevirdim çünkü Türkçede actual şeyleri kesin, virtual şeyleri kesinsiz sayıyoruz. Bu varsayım doğru olmasa da bugün kullandığımız türkçeye dahildir: cümle sonunda gelen yüklem kesinleme rolünü üstlenirken, cümlenin genel akışı kesinsizlik olarak ifadelendirilmektedir.
~~~
değişiklik: actual/virtual için gerçel/görcül karşılıkları Hegel alıntısında önerildi,Zizek altyazısında denendi. Bu durumda kesin:precise ve kesinlikle:precisely oldu (Zizek altyazısında ve Hegel alıntısının devamında (çevriliyor).

Please complete the required fields.