Black Mirror‘un birkaç gün önce Netflix’te yayınlanan, final bölümünün ikinci yarısında kavramsal başarının doruklarını görmüş olan yeni sezonu (bu anlamda ikinciliği ilk bölüm “USS Callister”‘ın tamamı alabilir), saldırgan ve neredeyse takıntılı bir düzeyde Kartezyen. Bu çok hayal kırıklığı yaratan bir şey. Hiç kimse yakın gelecek hakkındaki bir dizinin Fransız düşünür Rene Descartes‘ın bilimi kiliseden korumak için 17. yüzyılda popülerleştirdiği bilinç kavramlarına bu kadar bağlı olmasını ummaz. Descartes’ın yaşadığı dönemde dahi düşünceleri, özellikle aklın bedenden ayrılığı üzerine düşünceleri kendine çok karşıt toplamıştır ki bunların başında dönemin büyük düşünürlerinden Baruch Spinoza gelir. Çağımızın bilim anlayışı Spinoza’nın cisimleşmiş zeka anlayışını ve aklın bedenin bir ürünü olduğu düşüncesini destekler. Spinoza’ya göre bu ikisi tektir ve ayrılamaz bir şekilde aslında aynı şeydir.

Descartes bilim için öldü ama bilim kurgu için hala yaşamakta.

O, 1980 ve 1990’larda bedenden ayrılmış ve yüklenmiş bilincin internetin muazzam havasında gezdiğini hayal eden siberpunk tarafından hayatta tutuldu. Böylesi bir varoluş bir cennet kodladı, etten/maddeden ve düşmüş dünyadan özgürleşme sundu. Siberpunk’ın göklere çıkardığı bu duygular aslında yeni değildi. Sadece Descartes’a değil, onun da gerisine, Platon’un Sokrates’in son saatlerini anlattığı Phaidon eserine kadar uzanıyordu. Batı felsefesinin babası, ölmeden önce ruhunun bedeninin zincirlerinden kurtulduğunu hissetmişti. Bu düpedüz saçmalık. Bedensiz ruh olamaz. Diğerleri olmadan da bir ruh olamaz. Birey bir toplumun ürünüdür. Ancak Black Mirror bilimin uzun zaman önce yüz çevirdiği bir şeye çok tutunuyor: homunculus.

Amerikalı düşünür ve bilişsel bilimci Daniel Dennett‘in bu türe Black Mirror’ın birkaç bölümünde de kullanılan ve en son çıkan From Bacteria to Bach and Back: The Evolution of Minds kitabında açıkladığı bir isim verir: “Kartezyen Sahne”.

Bu küçük insan sadece makinelerde varlık göstermez, ayrıca diğer bedenlerde ve hatta oyuncaklarda dahi vardır. Black Mirror’ın bu eski insan masalında yarattığı tek fark siber dünya cennetine bir de cehennem eklemiş olmasıdır. Black Mirror’da bedenden ayrılmışlık, bedenselleşmenin karşısında çok daha kötü bir varoluş şeklidir. Aslında homunculus‘unuz (yani sizden türetildiğini belki de fark etmeyebileceğiniz bir mini siz) istismar edilebilir, korkutulabilir ya da elektrikle sonsuzluğa uğurlanabilir.

Bilim kurgu, Spinoza’nın birlik felsefesine yaklaşmıştır -bknz. Battlestar Galactica (2004 yapımı tv dizisi)- ama benim anlayışımın da temelini oluşturan Spinozacı farkındalık kavramına doğru değildir bu yaklaşma; zaman ve mekanla işlenmiş biyolojik bir noktaya doğrudur. Bir nokta ki Gabriel Tarde‘ın taklit yasaları gibi, farklı yön ve uzaklıklardan çizgiler (yıldızların ışığı ve dudaklardan dökülen sözcükler) gelir, kesişir ve yoğunlaşırlar. Sanırım Alfred Whitehead bu yoğunlaşmayı “doyum” olarak adlandırıyor.

Yazar: Charles Mudede
Çeviren: Merve Görkem Yavuz
Kaynak: The Stranger 

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.