Televizyon bilimcisinin değişen imajı.

Breaking Bad’in dördüncü sezonu, Walter White’ın, tecrübesiz bir meth pişiricisini kendi markası olan mavi methi pişirirken öfkeli bir şekilde izlemesiyle başlar. Walter, yeraltı patronu Gus Fring’in onu öldüreceğinden korkmaktadır bu yüzden de çaresizce Fring’in “ürün”ü kendisi olmadan yapamayacağını açıklayıp durur. Amatör pişirici Victor, yöntemin her adımını bildiğini söyleyince Walter hırlar, “O zaman, söyle lütfen. Katalitik hidrojenasyon – protik mi yoksa aprotik mi? Çünkü ben hatırlamıyorum. Ve eğer bizim indirgememiz stereospesifik değilse, o zaman ürünümüz nasıl enantiomerik olarak saf olabilir?”

Walter’ın bilimsel bilgisi onu kurtarır. Acımasız Fring bir maket bıçağı ile Victor’un boğazını keser.

Breaking Bad süresince hüsran dolu bir kimya öğretmeni olan Walter acımasız bir suçluya bürünür. Ama ne kadar korkunçlaşırsa korkunçlaşsın, izleyiciler kendilerini onunla bağdaştırıp onu umursamaktan geri duramazlar. Bu bağın büyük bir kısmı, başrol oyuncusu Bryan Cranston’un sorunlu bir aile erkeğinin ustaca canlandırmasından kaynaklanır, fakat karakteri doğuran Breaking Bad’in yaratıcısı ve baş yazarı olan kişi Vince Gilligan’dır. Gilligan bir bilim insanını deliye döndürmektense, kendinden deli bir bilim insanı kurgulamıştır.

Breaking Bad

Walter’ın cazibesinin bir parçası, ilmini iyi biliyor olmasından gelir. Oklahoma Üniversitesi’nde kimya profesörü olan Donna Nelson, “Vince senaryoyu daha inandırıcı kılmak için kimya ile ilgili kısımları elinden geldiğince doğru yazmaya çalıştı” diyor. Breaking Bad’in bilim danışmanı Nelson da ona bu amaca ulaşmasında yardımcı oldu. (Onun dizide en sevdiği sahne, Walter’ın Victor’a verdiği alaycı karşılık.) Her ne kadar izleyicilere meth için tam veya eksiksiz reçete vermemeye özen gösterseler de kimyasal reaksiyonlar gerçek ve eğer birisi başka bir kimyasalın yapılarını değiştirerek metamfetamin sentezleyecek olsaydı, gerçekten de nihai ürünün enantiomerik olarak saf olacağından emin olmak isterdi. Kafayı buldurtan metamfetaminin beyinde belirli bir şekilde işleyen üç boyutlu yapısıdır, ancak enantiyomeri, aynı molekülün ayna görüntüsü bu etkiyi yaratmaz.

Bilim insanları akıllı ve rasyoneldi, fakat onlara bir kötülük ve tehlike bulaştı.

Breaking Bad son zamanların ana kahraman olarak bilim insanlarına ev sahipliği yapan ve övülen programları arasında. Westworld, Orphan Black, Masters of Sex, CSI, Bones, House, The Big Bang Theory ve diğer birkaç dizide yazılan karakterlerin hepsi, 1980’lerde çocukken izlediğim filmlerde gördüğüm bilim insanlarıyla neredeyse hiçbir ortak noktası olmayan, farklı türde ve karmaşık insanlar. Bir kulübe dolusu çılgın mekanizması ve baloncuklar çıkaran sıvısı olan yalnız dahi artık tarihe karıştı.

Günümüzün kurgusal araştırmacıları yüksek teknolojili ekipmanlarla ve başkalarıyla takım halinde, gerçekçi laboratuvarlarda çalışıyorlar. Diyaloglarına bilimsel literatüre son eklenen kelimeler serpiştiriliyor ve karakterler o kadar derin ve kişilik sahibi ki, tüm programı götürüyorlar.

Masters of Sex

İletişim uzmanları, televizyondaki değişimin günümüz bilim insanlarının imaj ve etkilerine ışık tuttuğunu söylüyorlar. Son zamanlardaki başlıklar bilimsel gerçekleri eğip bükerek kendi kişisel ideolojilerinin kalıplarına sokan insanlar tarafından domine edilmiş olsa da anketler halkın bilim insanlarına derin saygı duyduğunu ortaya koymakta. İzleyiciler artık bilim insanlarının gerçekçi olmasını istiyor ve Hollywood da izleyici ne isterse onu yerine getiriyor. Sonuç olarak, bilim insanları klişe ve kötü karakterlerden güvenilir ve pozitif karakterlere evrildi; bunun sebebi de kısmen bilim insanlarının da kişisel olarak eylemde bulunma ve halkın eğitilmesinde yer alma kaygısı taşımaları.

Geçtiğimiz 60 yıl boyunca sağlık ve teknoloji alanındaki gelişmeler sayesinde Amerika Birleşik Devletleri’nde bilimin faydalarına karşı sergilenen tutum daima olumlu oldu. 2012 yılında Birleşik Devletler’de bir federal ajans ve fonlama grubu olan National Science Foundation tarafından yapılan bir ankette, Amerikalıların yüzde 72’sinin, bilimin faydalarının zararlarına oranla daha fazla olduğuna inandığı görülmüştür. Bu dönemde Amerikalıların bilimin risk ve zararları ile ilgili tereddütleri neredeyse sabit olmasına rağmen, nükleer-korkuyla dolu 70’lerde ve 80’lerin başında, insanların bilimin verebileceği zararlardan endişe duydukları bir dönem olmuştu. ABD ile Sovyetler Birliği arasında bir nükleer savaşın sonuçları hakkında 1983 yılında çekilmiş bir TV filmi olan ‘Ertesi Gün’, şimdiye kadar en beğenilen TV filmi olma özelliğini halen korumakta.

CSI

 

Pennsylvania Üniversitesi’ndeki Annenberg İletişim Okulu’nda iletişim profesörü olan George Gerbner, 1985 yılında televizyondaki bilim insanı karakterleri ve bunların kültür üzerindeki etkileri hakkında dikkat çekici derecede detaylı bir çalışma yürüttü. Rapor, bilim insanlarının zeki ve rasyonel, fakat televizyondaki tüm mesleki roller arasında en az sosyalleşen karakterler olmalarına parmak bastı. İşin aslı, her altı bilim insanından biri kötü insan olarak resmedilmekteydi. Neticede, raporda bilim insanlarının “mutlak verilerdense sadece doktorlar ve diğer mesleklerle karşılaştırıldığında, bazı açılardan eksik bir imaj sundukları ve “bu imajın bir şekilde içinde şeytanlık, bela ve tehlike barındırdığı ve insanda kötü bir şeyler olacağı hissini uyandırdığı” belirtildi. Görünüşe göre, bu karakterlerin izleyiciler, özellikle de günde dört saat ya da daha uzun süre TV izleyen “ağır izleyiciler” üzerinde bilime karşı istenmeyen bir yönelim geliştiren olumsuz etkisi oldu.

Ama televizyon için aranan içine kötülük kaçmış, içine kapanık bilim insanlarıydı.  2011 yılında İletişim Araştırmaları’nda yayınlanan bir çalışmada, konuyu Gerbner ve meslektaşlarının bıraktığı yerden Anthony Dudo ve meslektaşları devraldı. Yazarlar, 2000’den 2008 yılına kadar prime-time TV programlarında sunulan birkaç mesleği karşılaştırdıklarında, bu dönemde TV’de yer alan tüm mesleklerden az olmak suretiyle, bilim insanı karakterlerinin sadece yüzde 3’ünün “kötü” olarak nitelendirildiğini gördüler. Yazarların belirttiğine göre, bilim insanı karakterleri televizyonda çoğunlukla pozitif resmedilmekteydi ve dahası karakterlerin yoğun izleniyor olması, “ortak deneyimleri paylaşan insanların bilime karşı olan tutumlarını geliştirebilirdi”.

CSI Cyber

Ne oldu? New South Wales Üniversitesi İngilizce, Medya ve Sahne Sanatları Okulu’nda misafir yardımcı doçent olan Roslynn Haynes, bilim insanlarının kurmacadaki temsili üzerine bir inceleme yaptı. Kendisi tek boyutlu çılgın bilim insanlarının ya da tuhaf yan karakterlerin hükmettiği 1960’lı yıllardan bu yana dünyanın değiştiğini söylüyor. Günümüzde endişelenecek şeyler daha farklı: siyasi yolsuzluk, terörizm, iklim değişikliği. Haynes, “Artık kötü insanlar olmak için bilim insanlarına ihtiyacımız yok” diyor. “Daha başka birçok kötü insan var.” Haynes, artık bilim insanlarına çoğu kez çözüm için başvurduğumuza işaret ediyor. “Gezegende sebep olduğumuz kargaşayı düzeltmek için bilim insanlarına ihtiyacımız olduğunu biliyoruz. Eğer herhangi bir umut varsa, bu umudu vermek zorunda olan kişiler riski gözlemleyen ve bu riski aşmanın yollarını bulabilecek olan bilim insanları. Oysa daha önceden onlar da riskin bir parçası olarak görülüyordu.”

Bir kulübe dolusu çılgın mekanizması ve baloncuklar çıkaran sıvısı olan yalnız dahi tarihe karıştı.

Haynes’in bilim insanlarına karşı sergilenen yeni tutumun bir başka nedeni olarak dünyada meydana gelen olaylarda genel bir değişikliğin yanı sıra, medya aracılığıyla bilime daha çok mazur kalmamızı da göstermektedir. 50’lerden ya da 60’lardan önce, çok az insan bir bilim insanıyla karşılaşırdı. Büyük keşifler gazete veya radyolarda dile getirilir ve bazen yaşadığınız şehirde bilimsel bir tanıtım veya kamusal bir konferans gerçekleşirdi, fakat kişisel olarak tanımadığınız ya da kendiniz bir bilim insanı olmadığınız sürece bunlardan birine rastlama olasılığınız yoktu – hele de düzenli olarak. Televizyon bunu değiştirdi.

İkinci Dünya Savaşı‘ndan hemen sonraki dönemde, Birleşik Krallık’taki bilim insanları BBC’nin bilim-kuşağı kararlarına dahil olmaya çalıştılar. University College London Bilim ve Teknoloji Araştırmaları Bölümü’nde öğretim üyesi olan Jean-Baptiste Gouyon’un söylediğine göre başlangıçta BBC bu girişimlere karşı çıktı. Grayon, zaman içinde yapımcıların bilime karşı iştahlı “uzman olmayan bir izleyici kitlesi”nin varlığını sezdiğini söylüyor. BBC 1964 yılında popüler bilim bir belgeseli olan Horizon programının ilk yayınını gerçekleştirdi. Programın orijinal hedef tanımına göre programın amacı “dünyanın en büyük bilim insanlarından ve filozoflarından bazılarının meraklarını, gözlemlerini ve fikirlerini paylaşabileceği ve evrene dair kendi dönüştürücü görüşlerini bizlerin ortak bilgisine aşılayabileceği bir platform sağlamaktı.”.

Doğa tarihi programları, BBC’de bilim yayınları yapmanın bir başka popüler yoluydu ve 1979’dan itibaren, David Attenborough çeşitli programlara ev sahipliği yaptı ve kendi deyişiyle dehşet verici muhteşemlikteki yaratıklarla karşılaştığı yolculuklara izleyicileri de beraberinde götürdü. Benzeri programlar, 80’lerde ve 90’larda halkın bilim insanları hakkındaki görüşlerini değiştirdi, çünkü Haynes’in deyimiyle “David Attenborough herkesin büyükbabası gibi olmuştu. Kim ondan korkabilirdi ki?”

ABD’de bilim televizyonunun dost yüzü Carl Sagan‘dır. Televizyon programı olan Cosmos: 1980 yılında yayınlanan Kişisel Bir Yolculuk, Sivil Savaş’tan sonra Amerikan halk televizyonu tarihinin en çok izlenen programı oldu. Attenborough gibi, Sagan da bilim hakkındaki merak ve heyecan hissini aktarmayı başarmıştır. Bir kuşağın, “yıldızların malzemesinden yapıldığımızın” farkına varmasını sağlamış ve Amerikalılar’da önceki yıllarda Uzay Yarışı ve Yıldız Savaşları filmleri sonrası oluşan ve etkisi azalmaya başlayan uzay bilimi tutkusunu körüklemiştir.

Carl Sagan

Bilim belgeselleri, televizyon programlarının düzenli bir parçası olmaya devam etmiş ve son yıllarda kitlelere daha da çekici hale gelmiştir. Gouyon, “Horizon’ın tarihine bakıldığında, 90’ların sonundan yaklaşık 2001 yılına kadar bilimin sunuluş biçiminde bir değişim görülür” diyor. “Bilim hakkında eleştirel veya araştırıcı olmak yerine, şimdiki bölümler bilimi yüceltiyor”.

Bu sırada, bu programlardaki bilim insanları ve sunucular çalışmaları hakkında daha heyecanlı, ulaşılabilir, arkadaş canlısı, maceraperest, genelde genç ve kimi zaman da kadınlar. Haynes, “Bütün bunlar, insanlara bilim insanlarının özellikle gençler için kahraman figürler olduklarını hissettiriyor” diyor. Tam olarak 1930’ların başında altın çağını yaşayan ve tüm bir çocuk nesline (çoğunlukla erkek çocuklara) roket yapan bilim insanları olmak için ilham veren bilim kurgu kahramaları gibi olmasalar da, bilim insanlarını çekici, heyecan verici kişiler gösterdiler.

Ekrandaki kurgusal bilim insanlarının mesleklerine yönelik bu yeni yaklaşımı yakalamaları çok sürmedi. Geleceğe Dönüş‘te Doktor Emmett Brown’un çılgın buluşunu zaman içinde yolculuğa göndermesinden sekiz yıl sonra, Jurassic Park’taki bilim insanları geçmişten gelen yaratıklarla ziyaretçileri büyüledi. Ama bu defa farklı olan bir şey vardı. 1985’te Doc Brown’ın kaotik tuhaflığı bilim insanı karakterleri için hala kabul edilebilir olmasına rağmen, Jurassic Park’ta (1993) paleontologların standardı çok daha yüksek tutuldu. İzleyicilerin kökünü gerçeklikten aldığını algıladığı bir iş çıkardılar: Dinozorlar, DNA, profesyonel laboratuvar defterleriyle temiz laboratuvarlar. Kehribar içinde sıkışmış bir sivrisinekte bulunan dinozor kanından işe yarar DNA almak mümkün olmasa da fikir tamamen mantıksız değil. Daha bu ay, gerçek paleontologlar buldukları tüylü, kehribar kaplı bir dinozor kuyruğu parçasındaki kanda demir kalıntıları tespit ettiler.

Jurassic Park

Manchester Üniversitesi’nde Fen Bilişim Araştırmaları’nda kıdemli öğretim görevlisi ve 2011’de yayınlanan Hollywood’daki Lab Coats kitabının yazarı olan David Kirby, sinemada bilimsel gerçekçilik eğiliminin başlangıcını işaret eden film olarak Jurassic Park’a işaret ediyor. Jurrasic Park inanılmaz görsel efektlere sahipti ve bilimsel detayları doğru vermek için uzmanlarla çalışılmıştı. Film yüksek gişe yapınca, diğer filmler gerçekçi detaylara gösterilen bu ilgiyi kopyalamaya çalıştı. İzleyicilerin bundan hoşlandığını görmüşlerdi, neden aynı şeyi yapmasınlardı?

Kirby bunun her türde süregelen, artmış ‘gerçekçilik’ trendine uyduğunu açıklıyor. “Kurmaca bağlamında gerçeklikten bahsettiğinizde sadece ‘o dönem için doğru saati kullandılar mı?’ veya ‘Bu bilimsel çalışmayı yapmak için doğru ekipmanı kullanmışlar mı?’ dan bahsetmiş olmayız. Gerçekçilik bunların tümüdür: karakterlerin neler yaptığı, bunları hangi koşullarda yaptıklarıdır.” Kirby film yapımcılarının “olanların gerçekçi görünen bir dünyada yaşandığına inandırmak için her şeye bu gerçekçilik açısından dikkat ettiklerini” söylüyor.

Kirby, CSI ve Bones gibi adli tıpla ilgili programların yapımcılarıyla yaptığı sohbetleri şöyle anlatır: “Çoğu zaman ‘seyirciler bunların gerçek olmasını bekliyor derlerdi.”. Herhangi bir kanıtları olsun ya da olmasın, bu kesinlikle inandıkları bir şey. Seyirci giderek gelişiyor ve sizler eskiden idare ettiğiniz gibi budala bilgilerle bu işi götüremezsiniz”.

Bilimsel bir açıya sahip filmler için bu, bilimsel sahnelerin mümkün olduğunca doğal olmasına ve bilim insanlarının gerçek bilim insanları gibi davranmasına gösterilen ilginin arttığı anlamına geliyordu.

Televizyonda da gerçekçiliğe yönelik benzer eğilimler ortaya çıkmaya başladı. Ve bir izleyicinin en fazla birkaç saatini izleyerek geçirdiği filmlerden farklı olarak, artık popüler TV programları yıllar süren, haftalık düzenli bir ritüel haline gelebilir oldu. Bones hayranları, parlak bir adli kadın antropolog hakkındaki bir dizinin on ikinci sezonuna doğru ilerliyorlar. CSI’ın bilim insanları, programın dört farklı yayın hakkı süresince neredeyse 800 bölümden oluşan suçları çözdü. Big Bang Theory’nin bilim insanları kadrosu dokuz yıldan fazla bir süredir izleyicileri eğlendirmekte. Tümüne bakınca televizyon ekranlarında çok fazla saat dolduran kurgusal bilim insanı mevcut.

Artık kötü adamlar için bilim insanlarına ihtiyacımız yok. Başka bir sürü kötü adam var.

İyi bilgilendirilmiş bir izleyici kitlesine karşı olan bu sorumluluk duygusu, belki de televizyon programları için filmlerden çok daha önemlidir. The Big Bang Theory’nin bilim danışmanı ve Los Angeles, California Üniversitesi’nde fizik ve astronomi profesörü David Saltzberg “Seyrederken sen orada dizüstü bilgisayarın ve Google ile oturabilirsin,” diyor. “Programların yazarları ve yaratıcılarına da Twitter gibi mecralar aracılığıyla da çok daha fazla geri dönüş var.”

Saltzberg ile The big Bang Theory dizisi ilk başladığı zaman iletişim kurulmuştu. O zamandan beri dizide fiziğin mümkün olduğunca doğru olmasını sağlayan kişi o oldu. Her bölümün arka planındaki beyaz tahtalarda gösterilen tümüyle gerçek fizik denklemlerini o sağlıyor ve bilimsel diyaloglara yardımcı oluyor. “Çoğu zaman ilerleyebilmek için az bir parça bilimsel bilgiye ihtiyacı olan kısa bir hikayeleri oluyor. Bazen yarım saniyede söylenebilecek ya da yarım saniyede görülebilecek bir şey olmasını istiyorlar; bazense bu şey tüm program oluyor. Hikâye kısmını çok iyi bir çerçeveye oturtuyorlar ve ben de onlara seçim yapmaları için beş veya altı opsiyon sunuyorum.

İletişim uzmanları, yeni nesil televizyondaki bilim insanlarının eğitimsel etkisini tam olarak belirtmiş değil. Ulusal Bilim Vakfı ve Pew Araştırma Merkezi’ne göre son yirmi yılda halkın bilimsel bilgi seviyesi pek değişmedi. 2001’den beri Amerikalılar’ın dokuz temel bilim bilgisinden oluşan bir testte doğru cevap ortalaması 5,8. Dudo ve meslektaşlarının, 2000 ve 2008 yılları arasında bilim insanlarının TV ağı programlarında olumlu bir imaj çizdiğini gösteren araştırmaları, yine aynı dönemde genel olarak televizyon izlemenin bilimsel okuryazarlığı geliştirmediği sonucuna vardı.

Bununla beraber, yaşanan olumlu etkinin de belirtileri mevcut. 2011 yılında Fizik Enstitüsü’nden bir temsilci The Guardian’a fizik derslerine kaydolan öğrenci sayısındaki artıştan kısmen Big Bang Theory’nin popülaritesinin sorumlu olduğunu söyledi. Aynı şey daha önce de olmuştu. CSI programlarının popülaritesinin yüksek olduğu dönemde bazı üniversite ve kolejler, kendilerini tıpkı televizyonda olduğu gibi DNA kanıtlarıyla suçları çözerken hayal eden potansiyel öğrencilerin taleplerini karşılamak için, yeni adli tıp dersleri oluşturmuşlardı. Bu “CSI etkisi”, TV programının sona ermesiyle birlikte ortadan kalkmaya başladı ancak bu, bizlere böyle programların genç bir kitleyi nasıl etkileyebileceğini göstermiş oldu.

Michigan Üniversitesi Uluslararası Bilimsel Okuryazarlığın Geliştirilmesi Merkezi’nin yöneticisi olan Jon Miller, bilimin son 40 yıldaki kamu algısını incelemiştir. Kendisi 1987’de başlayan uzun soluklu bir çalışmada, 7. sınıftan 10.’uncu sınıfa kadar olan bir kuşak öğrenciyi, yetişkinliklerindeki kariyerleri boyunca takip etti. Miller, “Bir çocuk için daha önce hiç rastlamadığı bir düşünceyle tanışmasında televizyon çok etkili olabilir” diyor. “Bir bilim insanı veya avukatla hiç karşılaşmadığınız bir evde veya mahallede büyüyebilirsiniz. Üniversiteye gitmiş çok az insanla tanışmış olabilirsiniz.” Yani televizyon “gençleri potansiyel kariyerlere maruz bırakmanın harika bir yoludur.” Ancak Miller, bilime karşı olan ilginin illa da bir kariyere dönüşmemesine dikkat çekiyor. Çoğu genç erkek ve kadının, bir adli bilim insanı ya da fizikçi olmak için gereken sıkı akademik adımları atmak için hazırlıklı olmadığını söylüyor.

Mavi meth yapmak hakkında ne düşünüyorsun?’ diye sordu Vince. ‘Ben olsam yapmazdım’ dedim.

Sosyal araştırmalar ve anketler halkın bilimsel bilgi ve takdirini arttırmak için eğitimin yerini hiçbir şeyin tutamayacağını doğrular. Ancak, bilime karşı duyulan ilk ilgi kıvılcımının da küçümsenmemesi gerektiği söylenir ve şu anda bu kıvılcımın televizyondaki gerçekçi bilim insanlarından gelebilecek olması da hoş bir gelişme.

Bu bilim insanlarının neden buna dahil olduğunu açıklamaya da yardımcı olabilir. 2008 yılında, bilimin ve bilim insanlarının televizyondaki ve filmlerdeki iyi ve o kadar da iyi olmayan temsillerini uzun süre takip eden Ulusal Bilimler Akademisi, Mühendislik ve Tıp Akademisi, senarist ve yapımcıları birbirine bağlayan bir yardım hattı olan Science & Entertainment Exchange’i kurdu. Kurumun İletişim Direktörü Yardımcısı Ann Merchant “Etrafımıza baktık ve şunu düşündük, halkı bilime bu şekilde başka kim dahil edebilir? İnsanları gerçekten kim hem heyecanlandırıp hem ilgisini çekip hem de meşgul edebilir? ” “Hollywood!” diyor.

Bilim insanları bu programlara tavsiyede bulunmak için zaman ayırdıklarını, çünkü kurgusal meslektaşlarının televizyonda temsil edilmelerini önemsediklerini söylüyorlar. Popüler bir programın son yayınladıkları araştırma makalesinden çok daha fazla gözle görüleceğini biliyor ve izleyicilerin bilimin nasıl bir şey olduğunu anlamalarını istiyorlar – belki de bu süreçte öğrendikleri şeyler bile oluyor.

Big Bang Theory

Tabii ki, halkın mesleklerine olan ilgisinin tanıtımında yer almaktan ne kadar hoşlanırlarsa hoşlansınlar, bilim insanları ekranda neyin gözükeceğine son kertede karar veren kişiler değiller. Hollywood, izleyicilerinin dikkati dağıtan yalanlar üzerinde gerçekçiliği tercih ettiklerini, ancak anlatının her zaman tam bilimsel doğruluktan daha önemli olduğunu düşünüyor olabilir.

Nelson, Breaking Bad yaratıcısı Gilligan ile konuştuğunda bunu ilk elden deneyimledi. ‘Mavi meth yapmak hakkında ne düşünüyorsun?’ diye sordu Vince. Ve ben de ‘Ben olsam yapmazdım’ dedim. ”

Uyuşturucuyu kendi başına sentezleme tecrübesine sahip olmasa bile, kimya bilgisine dayanarak asla mavi görünmeyeceğini- beyaz çıkacağını biliyordu. Reaktiflerin veya ürünün kimyasal yapılarının hiçbiri spektrumun mavi kısmındaki ışığı yansıtmadığından, methiniz mavi ise, muhtemelen başka bir şeyle kontamine olmuştur. Gilligan onun tavsiyesini dinlemedi, ama Nelson olanı anlamıştı. “Bir komplo aracıydı” diye açıkladı. “Walter White uyuşturucusu için kendine özgü bir markaya ihtiyaç duyuyordu. Ve bilirsiniz, insanlar bana mavi methden şikayet ettiğinde, onlara sadece Breaking Bad’in bir belgesel olmadığını hatırlatıyorum!

White’ın mavi meth işi, televizyondaki bilim insanlarının genel çerçevesi kahramanlığa kaymış olsa da Walter White’ın hala kötü adam olduğunu fark etmeden geçemeyeceğimizi hatırlatan bir gösterge. Nelson, “Hiç onun gibi bir bilim insanı tanımadım” diyor. Ve fakat klasik şeytani, kurgusal bilim insanı gibi de değil. Kirby onu “ahlaki açıdan muğlak bir kötü adam” olarak tanımlıyor ve “Onu ​​kötü yapan şey bilim değil.” diye ekliyor. “Bu kötülükleri yapmayı tercih etmesi, öncelikle ekonomik sebeplerden ve sonra da kibirden kaynaklanıyor.” Bu kusurlar herkesin karakterinde olabilir, sadece bilim insanlarına özgü değildir. Bu da ekrandaki bilim insanlarının artık gerçek insanlara dönüştüğünü gösteren en önemli işaret olabilir.

Yazar: Eva Amsen
Çeviren: Senem Erberk
Kaynak: nautil.us

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.