Gavin Jacobson, Hugo Drochon’un Nietzsche’s Great Politics (Nietzsche’nin Muhteşem Politikası) isimli kitabında açığa çıkardığı, filozofun toplumsal planlarını inceliyor.

1893’de, Elisabeth Förster-Nietzsche, annesinin memleket bellediği Almanya, Naumburg’a döndü. Daha önce, nasyonalist ve Yahudi aleyhtarı olan eşi Bernhard Förster ile Paraguay’da yaşıyordu. Bernhard, “insan ırkının arınmasını ve yeniden doğumunu” başlatmak için Aryan bir koloni kurmuştu. Elisabeth’in kardeşi Friedrich Nietzsche, eniştesinin Yahudi karşıtlığını kınayarak, kardeşinin bu insanla Güney Amerika’da yaşamasına karşı çıkmıştı. Bu deney, her hâlükârda başarısız oldu. Hastalıklar, verimsiz hasatlar ve topluluk içindeki çatışmalar, koloninin iki yıl içinde çökmesine sebep oldu. Bernhard Förster, 1889’da intihar etti. Aynı dönemde, Nietzsche, deliliğin derinliklerine son kez çökmeye başlamıştı ve Elisabeth de ona ve mirasına sahip çıkmak için geri döndü.

Nietzsche’nin son kitabı Müziğin Ruhundan Tragedyanın Doğuşu, 1872’de, Basel Üniversitesi’nde profesörken yayınlandı ve pek az ilgi gördü. 1890’lara kadar eserleri, Avrupa çapında geniş kitlelere ulaşamadı. Elisabeth, kısa sürede Nietzsche’nin edebi mirasının kontrolünü ele geçirdi ve onu faşist tasarımlarının aracı haline getirdi. Taslaklarını yeniden ele almaya ve bazı şeyleri kırpmaya, üstlerini çizmeye ve sahte alıntılar üretmeye başladı; böylece, kamuoyu gözünde kardeşi, Alman nasyonalizmine karşı biri olmaktan çıkıp, bir atayurt hayranına, Deccal’in (1895) yazarından, İsa’nın öğretilerinin bir takipçisine, bir semitizm karşıtından kin dolu bir Yahudi düşmanına dönüştü. 1900’de ölümünden önce, Nietzsche, kardeşine, “ben kendimi artık savunamazken, hiçbir rahibin ya da kimsenin mezarım başında yalanlar telaffuz etmesini istemiyorum. Bundan kesinlikle emin ol,” demişti. Elisabeth’in ihanetini, kendisini Nasyonel Sosyalizm’in rehberi olarak biçimlendirmesini öngöremezdi.

1950’lerden bu yana, bilim insanları, Nietzsche’yi Nazizm’le ilişkilendirilmekten kurtarmaya çalıştı. Walter Kaufmann’ın Nietzsche: Filozof, Psikolog, Deccal (1950) adlı kitabı, Alman filozofun hümanist ve 20. yüzyıl varoluşçuluğunun atası olarak nitelendirildiği şekillendirici bir çalışmaydı. Onun düşünü, Germen üstünlüğünün zaferine değil, Putların Alacakaranlığı’nda (1889) yazdığı gibi, “anti-politik” bir yüksek kültürü yeniden canlandırmaya odaklanmıştı.

Problem şuydu: Kaufmann ve diğerleri, yıllar boyu yapılandırılan ve uygulamaya geçirilen harici deformasyonun katmanlarını soyup atmak için, Nietzsche’nin politikaya olan ilgisini reddettiler. Hugo Drochon’un kendisine belirlediği hedef, Nietzsche’nin felsefesine bazı politik içerikleri yeniden eklemek ve sistematik bir siyasal teorisi olduğunu göstermek. Sonuç olarak, ortaya zengin, derin bir entelektüel restorasyon ve geçtiğimiz birkaç yıl içinde düşünür hakkında yazılan en önemli kitaplardan biri çıkıyor.

Drochon’un çalışması, 19. yüzyıl Fransa’sının sahne arkasında cereyan eder. Bu arka plan, Nietzsche’nin siyasi yorumlarının –demokrasinin kaderi, devletin rolü ve uluslararası ilişkiler – en iyi anlaşıldığı zemindir. Nietzsche’nin aklı başında hayatı, zamanının belli başlı politik olaylarına denk gelir. Fransa-Prusya Savaşı’nda tıbbi emirçavuşu olarak görev yapan düşünür, Almanyanın birleşmesine1 tanıklık etmiş ve birinci elden modern demokratik düzene şahit olmuştur: partiler arası rekabet, gizli oylama, oy verme ve kitlesel medyanın etkisi. Nietzsche aynı zamanda, İngiltere ve Rusya’nın Orta Asya’nın kontrolü için rekabet ettikleri “büyük oyun”2 dönemini de bizzat yaşamıştır. Bismarck’ın II.Wilhelm’e istifasını verdiği yıl akıl sağlığını yitirmiştir.3

Drochon, bu olaylara cevap olarak, Nietzsche’nin “modern toplumun anlaşılır yorumu”nun izini sürüyor. Yunanlardan esinlenen –özellikle Platon ve onun yeni bir devleti yasallaştırma ve insanları bunun için eğitme görevinden– Nietzsche, felsefenin ve sanatın üretilebileceği sağlıklı bir kültür kurmak istedi. Bunun için köleliğin gerekli olduğunu düşünüyordu (Bu bakış açısıyla nihayetinde Wagner’den ayrılır.) “Acı gerçeğin”, “köleliğin kültürün esasında olduğu” fikrinde yattığını kabul ediyordu: Örneğin, sanatçı sınıfa dahil olan “az sayıdaki Olympiyalı” günlük yaşamlarındaki ağır işlerden sanat üretmeye odaklanmaları için azat edilirlerdi.

Wagner’le köleliğin rolü konusundaki anlaşmazlığı, Nietzsche’yi devletin yaratılışını ve çürümesini tanımlamaya yöneltti. Hobbes gibi o da, devletin doğasının “herkesin herkesle savaşı” olduğunu açıkça görmüştü. Hobbes, bir sözleşme üzerinden yükselen bir devlet (modeli) hayal ederken, Nietzsche, bunun “demir elli bir fatihten” kaynaklanacağını öngörmüştü. Ki, bu demir el, “aniden, vahşice ve kanlı bir şekilde” insanların kontolünü ele geçirecek ve hiyerarşik bir toplumu dayatacaktı. Nietzsche, kültürün içinde geliştiği bir boşluktan, kültürün kendi iyiliği için özelleştirildiği modern kültürlülüğe, bu kavramın evriminin izini sürdü. Eğer devletin doğuşu şiddetliyse, çürümesi yavaş oluyordu ve bütün bunlar, Nietzsche’nin tanrının ölümü hakkındaki mahut ifadesiyle bağlantılıydı: Hristiyan Tanrının, artık, toplumların onun üzerinden kendilerini destekleyebilecekleri ahlaki bir kurum olmadığını göz önüne alırsak, devlet çözünmeye başlamıştı.

Çeşitli kaynaklardan yaptığı alıntılar boyunca, Nietzsche’nin tartışmasının ince ayrıntılarının izini muhteşem adli yetenekleriyle süren Drochon, genel anlatım tarzını (politik düşünce tarihi eğitiminin mesleki riskleri) asla kaybetmediği gibi, konusunun nahoş düşüncelerinden de kaçınmıyor. Nietzsche’nin kölelik hakkındaki yorumları, yeterince sertti. Irk ıslahı üzerine düşünceleri ya da demokrasiye dair felsefi yönü değişmiş teorileri (onun köle ahlakının zaferi olarak kabul ettiği – “koyu tenli” ve özellikle “koyu saçlı” adamlarla ilişkilendirilen– Fatih Aryan ırkının ana ahlak anlayışı üzerinden) daha da itici geliyor. Drochon, bu fikirleri haklı çıkarmaya çalışmadan, bizlere ırksal sınıflandırma teorilerinin 19. yüzyılda yaygın ve kabul edilebilir soruşturma biçimleri olduklarını hatırlatıyor. Eğer Nietzsche onlara meyletmemiş olsaydı, bu garip olurdu.

Karanlık yönüne bağlı olmaksızın, Nietzsche’nin sezgilerinin bir çoğu, bugünkü politik anlayışlarımızla örtüşüyor. İçerisindeki “özel şirketlerin” (Privatgesellschaften) devletin görevini -“vaktiyle nelerin devletin işi olduğunun en direngen hatırlatıcısı olanlar” da dahil- kendi üzerine aldığı devlet kurumlarının özelleştirilme durumunu öngörmüştür. Nietzsche, demokrasilerin aristokrasiyi doğurduğunu, dolayısıyla da “sürü ahlakının”, çoğulculuğun ve mizarşizmin (misarchism) tutsağı haline gelebileceğini göstermiştir: “egemen olan ve olmak isteyen her şeyin karşısında olmanın demokratik ayrıksılığı”. Nietzsche, ücretli işçilik sorununa parmak basmış ve çalışanlarla işverenler arasındaki git gide artan düşmanlığa dikkat çekerek, kamu kurumlarındaki güven erozyonunu öngörmüştür.

Nietzsche aynı zamanda, devlet adamlarının, şu sıralar Avrupa ve Amerikan toplumlarını yozlaştıran patolojileri -milliyetçilik, ırkçılık, cemaat sistemi ve politik dar görüşlülük- nasıl yeniden canlandırdıklarını da betimlemiştir. Nietzsche, hiç kuşkusuz neden bahsettiğini biliyordu: Bismarck’ın kan (savaş) ve demire (teknoloji) övgü niteliğindeki kuvvet politikaları, “dar kafalı politikalardı” ve ulusları, toplumları bölmekten başka bir şey yapmadılar. Buna karşın, Nietzsche’nin “muhteşem politikaları”, Avrupa’nın kültürel elitler liderliğinde birleşmesini hayal etti; bu elitlere, “iyi Avrupalılar” adını vermişti. Bu gruplar, Prusyalı askeri yetkililer ve Yahudi finansörlerin karışımından doğacaktı. Kıtalararası birlik, yalnızca İngiltere ve Rusya için jeopolitik bir denge teşkil etmeyecekti. Drochon’un yazdığına göre, iyi Avrupalılar, “yeni bir Avrupa-ötesi kültür yaratacaklardı ki bizzat bu kültürün, dünya kültürüne önderlik edeceği varsayılıyordu.”

Sonuç olarak, bu kitap tam zamanında geldi. İngiltere nüfusunun çoğunluğunun Avrupa Birliği’nden ayrılmaya oy vermesinin ardından -ki, bu durum milliyetçilik ve kıtasal bölünmenin sığ politikalarına dönülmesi tehdidini canlı tutuyor- Nietzsche’nin yazıları her zamankinden daha önemli hale geldi. Komşularımızla daha bütünleşmiş ve barışçı bir birlik isteyenler, umutsuzca– giderek daha azalan bir umutla– “uyruk çılgınlığının, Avrupa halkı arasında tohumlarını attığı/hala atmakta olduğu hastalıklı bir yabancılaşmaya (ki bütün bunları öngörüden yoksun, aceleci politikacılara borçluyuz) rağmen, bu rüyaya tutunuyor: Avrupa, bir olmak istiyor.

Notlar

1. Resmî olarak Almanya’nın birleşmesi,siyasî ve idarî olarak birleşik bir ulus devletin ortaya çıkması 18 Ocak 1871’e rastlar. Fransa-Prusya Savaşı sonrası Fransızların silah bırakmasının ardından, Alman devletlerinin prensleri Prusyalı I. Wilhelm’i Alman İmparatoru ilan etmek için bir araya geldi. Pratikte, Almanca konuşan halkların çoğunluğunun birleşik bir devlet altında toplanması, resmî ve soylu yöneticiler arasındaki gayri resmî ittifaklar sayesinde bir süredir düzensiz olarak gelişmekteydi. Ancak birleşme fikirleri, tarafların kendi çıkarları yüzünden Kutsal Roma Cermen İmparatorluğu’nun 1806’da dağılması ve Napolyon Savaşları’nın gerçekleşmesi üzerine kuvvetlenen milliyetçilik hareketlerine kadar neredeyse yüz yıl gecikerek aristokratik bir deneme olmaktan öteye gidemedi.
2. Büyük Oyun (İngilizce: The Great Game ayrıca Gölgeler Turnuvası olarakta adlandırılır), 19. yüzyıldan itibaren stratejik bölgelerin büyük güçler tarafından paylaşılma mücadelesini tanımlamak için kullanılır.

3. Bismarck, II. Wilhelm’e, bir askeri darbeyle parlamenter sistemin ortadan kaldırılmasının ardından parlamentonun yetkilerini kısıtlayan bir anayasa yapılması, bundan sonra parlamenter rejime dönülmesi için baskı yapmıştır. II. Wilhelm bu baskıya karşı çıkınca bakanları topluca istifaya çağırmıştır. Ancak, dışişleri bakanı olan oğlu dışında hiçbir bakan buna taraftar olmamıştır. Tüm desteğini yitiren Bismarck, görevinden ayrıldı. Friedrichsruh’taki malikânesine çekildi ve 30 Temmuz 1898’de öldü.

 Yazar: Gavin Jacobson
Çeviri: Zeynep Şenel Gencer
Kaynak: NewStatesman 

Please complete the required fields.