Site icon Düşünbil Portal

Hangi Zihin-Beden Problemi?

Paylaş

Bilinci anlamak düşündüğümüzden daha kolay olabilir.

Enteresan bir gerçek duymak ister misiniz? Atomlar ve moleküller yeterince karmaşık bir yolla düzenlendiğinde sonuç; algılayan, bilen, inanan, arzulayan, korkan, acı duyan ve benzer özelliklere sahip bir varlıktır. Başka bir deyişle psikolojiye sahip bir organizma… Peki bizim dışımızda bu kategoride kimler var? Descartes, diğer hayvanların düşünmeyen mekanizmalardan fazlası olmadıklarını iddia etti ki bu hayli radikal bir konumlandırma. Muhtemelen hamamböceklerinin zihinsel hayatlarından bahsedemeyiz fakat bahsedebilseydik bile bu hayvanlardan çok azı maymunlar, kediler veya köpeklerin sorunlarıyla ilgili kendilerine dert edinebilirlerdi. Yine de biyoloji ve psikolojinin kesiştiği noktada, insan haricindeki tüm hayvanların zihinsel ve sosyal hayatlarını çalışmaya adanmış bir disiplin gelişiyor: bilişsel etoloji. Bir şekilde, zihinler ele aldıkları maddelerden beliriyorlar. Tabi ki hava, sindirim, fotosentez ve buzlanma da öyle. Bazı zihinsel olmayan günlük fenomenler tam olarak anlaşılamasa da (otoriteler tarafından buzun neden kaygan olduğuna ilişkin açıklama getirilememesi gibi) zihin ve madde arasındaki bağlantının özellikle esrarengiz olduğu varsayılıyor. Peki neden?

1974 tarihli “What Is It Like To Be A Bat?” (Yarasa Olmak Nasıl Bir Şey?) isimli ünlü makalede, filozof Thomas Nagel problemin kaynağı olarak bilinci gösterir: “Tartışmadan bilinci çıkarsaydık zihin-beden problemi bu kadar ilgi çekmezdi. Bilinci kattığımızdaysa umutsuz bir tabloyla karşı karşıyayız.” Bilinç, filozofları her daim meraklandıran bir konudur. Örneğin Daniel Dennett bu konuda oldukça iyimser bir tavırla Consciousness Explained (Bilinç Açıklanıyor) isimli bir kitap yayınladı ancak dönemin diğer düşünürleri, Dennett’ın bilinci tam olarak açıklamaya hiç de yaklaşmadığını söylemek için sıraya girdiler. Ancak biz bilinç bilmecesine dalmadan önce, işe zihin-beden probleminin daha kolay ve çözülebilir bir parçasıyla başlayalım.

Birçok zihinsel durum (özellikle düşünceler ve inançlar) ya diğer nesnelere dairdirler ya da onları temsil ederler. Bize, 19. yüzyılda yaşamış olan Alman psikolog ve filozof Franz Brentano’dan geçen çağdaş jargonda, fikirler ve inançlar “yönelimselliğe” sahiptir. Örneğin; şu an Boston’da yağmur yağdığını düşündüğünüzde, düşünceleriniz ya Boston hakkındadır ya da Boston’ı temsil ederler. Dahası, düşünceleriniz yalnızca Boston’ı temsil etmez; aynı zamanda baştan kabul görmüş bir durumu da temsil eder: Boston’ın meteorolojik şartlarını. Eğer Boston o durumda değilse, yani Boston’da yağmur yağmıyorsa, düşünceleriniz Boston’ı yanlış temsil etmiş olur. Eğer Boston’da yağmur yağıyorsa, düşünceleriniz Boston’ı doğru temsil etmiş olur. Bariz fakat önemli bir gerçek: kişinin Boston hakkında düşünmesi için orada olması gerekmez. Binlerce kilometre uzakta, Mumbai’deki biri Boston’ı görmemesine, şehrin sokaklarında yürüyememesine ya da şehri o güne kadar ziyaret bile etmemiş olmasına rağmen sizin düşündüğünüzün tam olarak aynısını; Boston’da yağmur yağdığını düşünebilir. Üstelik kişi, Sokrates’in baldıran zehriyle ölmesi gibi şimdiki zamanda var olmayan şeyler hakkında da düşünebilir. Bir adım daha atarsak, kişi at adamlar veya Paskalya Tavşanı gibi hiç var olmamış şeyler hakkında da düşünebilir.

Buzun kayganlığı açıklaması zor bir durum olsa da kimse buzun fiziksel olmadığını düşünmez. Diğer yandan yönelimsellik ise fiziksel dünya görüşüne daha büyük bir zorluk çıkartır. Eğer şu an Boston’ı düşünmenin ve Boston’ı yağmurlu bir durumda düşünmenin fiziksel bir açıklaması varsa bu, muhtemelen zihin hakkındaki nadide olgularda bulunabilir. Fakat nasıl olur da ne kadar karmaşık olursa olsun bir nöron ağı, kişiyi Boston hakkında düşünmeye zorlayabilir? Neden bazı maddelerin bir araya gelişleri şeyler hakkındaki fikirlere denk gelir de diğerleri gelmez?

Bu zor bir soru olmasına rağmen cevaplanabilmesi için hafiften iyimser bir hava da yok değil. Birçok filozof, detaylar şu an için algımızdan kaçsa da yönelimselliğin bilimsel terimlerle açıklanabilir olduğu görüşünde. İyimserliğin sebebini görmek isterseniz bir ağacın halkalarını düşünün. Halkalar ağacın yaşını temsil ederler: eğer bir ağaçta 50 halka varsa ağaç 50 yaşındadır. Bu türden doğal bir temsil nettir: geçirdiği her yıl için ağaç halka şeklinde bir iz bırakır. Bazı düşünürler (her ne kadar ilkel de olsa) bu modelin, temsilin fiziksel bir dayanaktan ortaya çıkabileceğine dair fikir veren bir model olduğunu düşünüyorlar. Geçtiğimiz yıllarda yönelimsellik hakkında ortaya atılan birçok karmaşık felsefi teori, bu yol gösteren fikre dayandırıldı.

Tartışmadan yönelimselliği çıkarsaydık zihin-beden problemi bu kadar ilgi çekici görünmezdi. Yönelimselliği kattığımızdaysa en azından umutsuz görünmüyor. Peki bilinç neden aksamaya yol açıyor?

“Zihin-beden problemini içinden çıkılamaz hale getiren bilincin kendisidir.” Nagel, “What Is It Like To Be a Bat?” makalesinin başında bilinçle ilgili kavramın (“bilinçli deneyim” ya da sadece “deneyim”) belki de en sağlıklı tanımının maalesef örneklerle sağlanabileceğini söylüyor. Normal, uyanık bir insan ayak parmağını bir yere çarptığında, elini rendeye sürttüğünde, şaraptan bir yudum aldığında ya da iPod’undan müzik dinlediğinde, bir tür bilinçli deneyim yaşamış olur. Nagel’ın felsefi kelime haznesinden özenle bir araya getirdiği söz öbeğinde, ayak parmağını vurmak ve şaraptan yudum almak gibi deneyimlerin “öyleymiş gibi olduğu” bir şey var. Bu iki deneyim besbelli benzer şeyler değil. Nagel, durumu, bu deneyimlerin kendilerine has “öznel karakterleri” olduğunu söyleyerek toparlıyor ve zihin-beden problemini çözülemez kılanın da deneyimin bu özelliği olduğunu iddia ediyor. İşte tam da bu noktayı betimlemek adına, yarasaları alçalışa geçirin. (Nagel’ın evini sık sık ziyaret eden yarasalar sayesinde bu örnek tesadüfen seçilmiştir.)

Çoğu yarasa sonar (deniz radarı) ile aynı prensipte çalışan, uçuş alanındaki böcekleri algılamaya ve engellerden kaçınmaya yarayan ekolokasyon [1] türlerinden birini kullanır. Yarasalardaki ekolokasyon, 1940’lı yıllarda bilişsel etolojinin kurucularından Donald Griffin tarafından ünlü deney serisiyle (yarasalara kulak tıkacı takılarak) ispat edildi. Esasen, Griffin ve Nagel 1970’lerde Rockefeller Üniversitesi’nde çalışırken Griffin hayvan bilincini ciddiye almaya Nagel ile yaptığı sohbetler sayesinde ikna oldu. (Griffin ve bilişsel etoloji üzerine daha fazlası için, Colin Allen ve Marc Bekoff’un Species of Mind’ına bakabilirsiniz.)

Nagel anlaşılır sebeplerle yarasaların bilinçli deneyim yaşadıklarını varsayar. Bu özel algısal donanımları sayesinde muhtemelen deneyimleri de bizimkilerden oldukça farklı gelişiyor. Yani insan deneyimleri ve yarasa deneyimleri farklı öznel karakterlere sahiptir. Peki yarasaya ait bu öznel karakter ne? Yarasa olmak, sadece yarasaların sahip olabileceği deneyimler yaşamak nasıl bir şey?

Nagel, “bir günü çatı katında ayaklarından kendini tavana asıp baş aşağı geçirmeyi” ya da gece etrafta uçup böcek yemeyi hayal etmenin bu konuda bir yardımı olamayacağını söylüyor. Böylesine bir egzersiz size yarasa gibi davranmanın nasıl bir şey olabileceğini söyler, yarasa için nasıl olduğunu değil. Nagel’a göre sorduğu soru cevaplanamaz. Yarasa olmanın nasıl bir şey olduğunu asla bilemeyeceğiz. Kendi deneyimlerimizin öznel karakterinin çok farklı olması sebebiyle yarasaya ait deneyimlerin öznel karakteri hakkında düzgün bir hipotez bile sunamayız. Birbiriyle çelişen şu iki örneği düşünün: Sokrates’in tam olarak ne kadar baldıran içtiğini asla bilemeyeceğiz ama her ne olursa olsun en azından belli bir ölçüde içtiğine dair bir hipotez sunabiliriz. Tam olarak 5 ons [2] içip içmediğini sorabiliriz. Nagel için yarasaya ait deneyimler söz konusu olduğundaysa durum daha da vahim: Yarasaya ait deneyimlerin neye benzediğinin düzgün bir hipotezini anlamanın bir yolunu bile bulamıyoruz.  

Yarasa örneği kesinlikle etkileyici ama esasen Nagel’ın anlatmak istediği şey türlerin sınırlarını aşmadan da betimlenebilirdi. Kendisi şöyle bir örnek veriyor: Doğuştan görme engelli olan biri renkleri görmenin nasıl bir şey olduğunu bilemez, çünkü renkleri deneyimlemenin nasıl bir şey olduğunun kavrayışını oluşturamaz.

Nagel’ın, deneyimin öznel karakteriyle ilişkili olgulara yalnızca benzer türde deneyimlere sahip olanların – kendi deyişiyle benzer “bakış açılarına sahip olanların” – ulaşabileceği konusunda haklı olduğunu varsayın. Zira henüz zihin-beden probleminde moral bozucu bir sonuca ulaşmadı. Açıkça söylemek gerekirse açıklanacak fenomeni anlayamamamız sebebiyle yarasaya ait deneyimlerin öznel karakterini açıklamak gerçekten de bizim yetilerimizin ötesinde olabilir. Ama yine de kendi deneyimimizin öznel karakterini fiziksel terimlerle açıklayabiliriz.

Böylece Nagel’ın argümanının ikinci kısmına geliyoruz. Ona göre fiziksel doğa bilimleri, fenomenin belirli bakış açılarının ötesine geçen nesnel kavranışını arıyor. Yıldırımın meteorolojik fenomenini düşünün. Yıldırımın bizim üzerimizde ayırt edici etkileri var. Belirli bir öznel karaktere göre görsel deneyimler yaşamamıza sebep oluyor. Oysa Marslılarda oldukça farklı öznel karakterli deneyimler yaşanmasına sebep olabilir. Fakat, bir çeşit elektrik boşalması olan yıldırımın nesnel doğası hem insanlar hem de Marslılar için eşit derecede ulaşılabilirdir, çünkü yıldırımın bilimsel olarak araştırılması kişiye özel deneyimleri içermez. Nagel yıldırımı şöyle tarif ettiğimizi söylüyor: “biz, yıldırımı duyularımızda yarattığı izlenimler yönünden değil; daha genel etkileri ve insan duyuları dışında da sezilebilir özellikleri yönünden tanımlıyoruz.”

Bunun nereye gittiğini görebilirsiniz. Yıldırım durumunda ya da fiziksel bilimlerle çalışılan herhangi bir fenomende, fenomenin sebep olduğu deneyimin öznel karakterini görmezden gelerek onun nesnel doğasını araştırabiliriz. Yıldırımın doğasını araştırırken “gerçeklik” (yıldırımın nesnel doğası) için “görünüşten” (yıldırımın algılarımızda yarattığı izlenimler) feragat ediyoruz. Çünkü (atmosferin bir fenomeni olarak) yıldırım ile (zihnin ve beynin bir fenomeni olarak) yıldırımın deneyimi apayrı şeylerdir. Bizde sebep olduğu türden deneyimleri görmezden gelerek, atmosferik bir fenomen olan yıldırımla ilgili önemli hiçbir şeyi görmezden gelmiş olmayız.

Deneyimin kendisi için bu modele başvurmayı denediğimizde yolun ilerisindeki engelleri açıkça görebiliriz. Nagel bunu gözlemleyip “modele uygun gibi görünmüyor” demiş ve “görünüşten gerçekliğe hareket etme fikri burada mantıklı gelmiyor” diye de eklemiştir. Tıpkı yıldırımı elektrik boşalmasına indirgediğimiz gibi deneyimi de nesnel bir fenomene indirgemeye çalıştığımızı varsayın; mesela nöronların çalışmasının belirli bir düzenlenişi olsun bu. Yıldırımın bir tür elektrik boşalması olduğu keşfi, yalnızca yıldırım üretilen deneyimlerin öznel karakterinin, indirgenme yapılacak fenomenin bir parçası olmaması sebebiyle mümkün. Bir başka deyişle, fiziksel bilimlerin nesnel metotları insan deneyimlerinin ayırt edici öznel karakterlerini görmezden gelmemizi gerektiriyor. Yani bir deneyimin, nasıl sadece doğası tamamen nesnel olan belli bir sinirsel düzenlenişin görünümü olabileceğini anlamak çok zor.

Nagel’dan, deneyimler nesnel bir soruşturmadan paçalarını kurtardıkları için onların fiziksel olmadığı sonucuna varması beklenebilir. İlginçtir ki, öyle yapmıyor. Nagel’a göre bunu yapmak “bir hata olurdu”. Aksine, deneyimlerin tamamıyla fiziksel olduğu iddiası “anlayamayacağımız bir durum, çünkü şu an nasıl olabileceğiyle ilgili herhangi bir kavrayışa sahip değiliz.”

“What Is It Like To Be A Bat?” makalesinden çıkarılabilecek ders, bilincin fiziksel terimlerle nasıl açıklanacağına dair bir fikrimiz olmadığıdır. Bu makaleden 8 yıl sonra dönüm noktası niteliğinde başka bir makale daha yayınlandı: daha keskin bir iddiayı savunan Frank Jackson’dan “Epiphenomenal Qualia” (Nagel’ın “öznel karakteri” için kullanılan başka bir terimdir. Epifenomenalin [yan olgusalın] önemi ise birazdan ortaya çıkacak). Jackson, bilincin fiziksel bir fenomen olmadığını iddia ediyor. Fizikalizm ya da materyalizmin savunduğu (kabaca söylemek gerekirse) her şeyin fiziksel olduğu görüşü tamamen yanlış.

Jackson’ın fizikalizm karşıtı “bilgi argümanı” oldukça basit. Son derece zeki bir öğrenci olan ve siyah beyaz bir odada yaşayıp kırmızı veya yeşil gibi kromatik renkleri hayatında görmemiş Mary’yi düşünün. Mary’ye, odasındaki renksiz televizyonda optikle ilgili her şey öğretilmiş. Nihayetinde Mary konunun uzmanı olmuş. Öyle ki, olgun bir domatesten başlayıp beyindeki ilgili bölgede biten fiziksel sürecin tamamına hâkim hâle gelmiş. Şimdi, fizikalizmin doğru olduğunu ve bu (görsel) deneyimlerin tamamen fiziksel olduğunu varsayın. O hâlde Mary, deneyimlerle ilgili fiziksel her şeyi bildiği için deneyimlerle ilgili her şeyi de biliyordur. Ancak Jackson bunun tamamıyla yanlış olduğunu iddia ediyor. Mary’nin kapalı kaldığı odadan salındığını ve ona ilk kez olgun bir domates gösterildiğini düşünün. Umursamazca omuzlarını silkip “sıkıcı” demeyecektir. Aksine, şaşkınlıktan nefesi kesilecektir. Kırmızının deneyimine ilişkin renksiz odasında asla elde edemeyeceği bir bilgiye ulaşacaktır. Nagel’ın deyimiyle, bu deneyimlerin belli bir öznel karakteri olduğunu öğrenecektir. Yani fizikalizmin yanlış olduğunu…

 (Felsefenin en akılda kalıcı kurgusal karakterlerinden biri olduğu için Mary’nin, David Lodge’un 2002 tarihli Thinks [Düşünce Balonları] romanında edebi bir ayrıcalığa kavuşup rol alması oldukça normaldir.)

Nagel’ın makalesi, bilincin beyindeki fiziksel aktiviteden başka bir şey olamayacağına ilişkin karmaşık bulmacayı öne çıkarırken “Epiphenomenal Qualia” böylesi bir gizem tacirliğinden arınmıştır. Ancak Jackson bulmacanın o kadar da karmaşık olmadığını düşünüyor: “Fizikalizmin doğruluk ihtimalini kavrayamıyoruz çünkü fizikalizm doğru değil.” Sindirim, buzlanma, fotosentez ve benzerleri tamamen fiziksel fenomenler ve her fenomenin bir gün fiziksel bilimler başlığı altında toplanacağı ümit edilebilirdi. Heyhat! Bu ümit bilgi argümanıyla paramparça edildi. Argüman, salt fiziksel bir teorinin evreni açıklamaya yetmeyeceğini bize gösterdi. Zira her şeyi dahil edebilmek için adı “qualia” ya da deneyimin öznel karakteri olan; yani fiziksel olmayan niteliklerin de hesaba katılması gerekir.

Fizikalizm artık düştüğü çukurdan çıkamaz diye düşünebilirsiniz. Ama çok da rahat davranmayın: Bilgi argümanının sonucunu kabul etmek, “epifenomenal” ülkesine bilet almak demektir; tek gidiş!

Epifenomenalizm, zihinsel olan hiçbir şeyin fiziksel bir şeye sebebiyet veremeyeceğini savunan doktrindir. William James’in bir analojisini ödünç alalım: Epifenomenalist, zihinsel fenomenlerin gölgeler gibi olduğunu, taşlar ve sopalar gibi maddesel nesnelere eşlik ettiklerini ve onlar tarafından üretildiklerini düşünür. Ama gölgeler sopaların neden kırıldığını ya da taşların neden serbest düştüğünü açıklamada herhangi bir rol oynamazlar. Jackson’ın makalesinin başlığı da buraya bakarak anlaşılabilir: Jackson, deneyimin öznel karakterinin fiziksel olmadığı argümanını kurmak, dahası, bunun epifenomenal olduğunu göstermek için bilgi argümanını kullanır.

Farz edin ki biri el sallıyor. Elinin hareket etmesine sebep olan nedir? Muhtemelen cevap, nöronların birincil motor korteksinde ateşlenmesini, bu sinyallerin omuriliğe geçişini ve elindeki kas liflerinin kasılmasını içeren oldukça karmaşık bir hikâyedir. Gördüğünüz gibi bu hikâye tamamen fiziksel; fiziksel olmayan herhangi bir öznel karakter içermiyor. Şimdi bu özneye “kırmızı şeylerin deneyimleriyle ilişkili, ayırt edici öznel karaktere sahip bir deneyim yaşarsan elini salla” denildiğini varsayın.” Özneye olgun bir domates gösteriyoruz ve elini sallıyor. Deneyiminin ayırt edici (fiziksel olmayan) öznel bir karaktere sahip olması neden elini salladığını açıklamıyor: genel bir açıklama birincil motor korteksindeki aktivitelerle ilgili fiziksel gerçekler aktarılarak verilebilir. Örneğe can vermek için öznenin Mary olduğunu düşünelim. Mary odadan çıktığında afallamış, gördükleri karşısında ağzı açık kalmış ve şaşkınlıktan nefesi kesilmişti. Mary’nin ağzının açık kalması ve nefesinin kesilmesi belli bir öznel deneyim yaşamasının sonucu olarak düşünülebilir. Bir nebze paradoksal olarak, Jackson’ın “Epiphenomenal Qualia” makalesinde savunduğu düşünce bu bariz görünen sonucun yanlış olduğu yönünde. Fiziksel olmayan qualia’lar var olsa da ve Mary serbest kalışının ardından onlar hakkında bilgi edinse de tüm bunlar neden fiziksel şeylerin meydana geldiğini açıklamıyor.

Bilgi argümanı, karşıt görüşlülerin tüm hiddetini üstüne çekti ki birçoğu Peter Ludlow ve diğerleri tarafından düzenlenen There’s Something About Mary (Mary ile İlgili Bir Sıkıntı Var) isimli kitapta bulunabilir. Şaşırtıcı şekilde, bilgi argümanının basitliğine rağmen, filozof Robert Van Gulick’in makalesinin başlığını aynen kullanırsak, “Mary’ye Hayır Demenin Birçok Yolu” (So Many Ways of Saying No to Mary) var diyebiliriz – eğer Jackson’ın savına da karşı çıkarsak en az altı tane. Zaten Jackson’ın kendisi de şu an Mary’nin çekici sesinden eskisi kadar etkileniyor gibi görünmüyor, zira bilgi argümanını kısmen (epifenomalizmin kabul edilemez olduğu düşüncesiyle) reddediyor.

Fakat bilgi argümanı fizikalizme ilişkin sorunların yalnızca ilki. 1995’te genç Avusturalyalı filozof David Chalmers doktora tezinin tekrar ele alınmış hali olan The Conscious Mind (Bilinçli Zihin) kitabını yayınladı. Temiz ve dinamik bir şekilde yazılan, heyecan ve keşif havasıyla dolu olan bu kitap; bilgi argümanı dahil birçok antifizikalist argümanı bir araya getirir ve sindirim, buzlanma, fotosentez gibi şeylerin aksine, bilincin fiziksel bir fenomen olmadığına dair güçlü bir iddiayı savunur. Felsefi monografların kaderi genellikle kütüphanelerde günden güne çürümektir, ancak Chalmers’ın kitabı doğrudan felsefe bölümlerindeki kahve sohbetlerinin günlük konusu haline geldi. Çok geçmeden tüm ülkenin felsefe bölümleri zihin-beden problemi hakkındaki tartışmalarla yankılanmaya başladı. Chalmers da aniden yaşayan en ünlü filozoflardan biri haline geldi. (Dalay Lama’nın yanında elbette bir hiç ama biz uzmanlar her türlü tanınırlığa acınacak şekilde minnettarız.)

Chalmers durduğu noktayı natüralist düalizm (doğalcı ikicilik) olarak adlandırıyor. Düalizm, çünkü Descartes gibi Chalmers da zihnin fiziksel ya da materyal olmadığını savunuyor. “Epiphenomenal Qualia’nın” Jackson’ı gibi Chalmers da fizikalistlerin saklamaya çalıştığı kamburun, deneyimin öznel karakteri olduğunu savunuyor. (Descartes, genel anlamda zihinselin epifenomenal olmadığını düşünürdü. Öte yandan Chalmers, Jackson’ın “zihinsel olan hiçbir şey fiziksel olan bir şeye sebep olamaz” görüşünü savunur. The Conscious Mind’ın dikkate değer bölümlerinden biri epifenomalizmin tuhaf sonuçlarına odaklanır.)

Durduğu nokta “natüralist” çünkü Chalmers’ın da vurguladığı gibi içinde bilime aykırı herhangi bir şey yok.  Chalmers bilincin, gerçekliğin vazgeçilmez yapı taşı olduğu düşüncesiyle Maxwell’in 19. yüzyıldaki elektromanyetizma teorisini karşılaştırıyor. Elektriksel ve manyetik alan varsayımı halihazırda var olan fiziksel teorilerin elektromanyetik fenomenlerde işlememesi yüzünden gerekliydi. Görüldüğü gibi ortada bilimsel olmayan bir şey yok. Aynı şekilde, Chalmers güncel fiziksel teorilerin tamamlanmamış olduğunu ve “her şeyin teorisinin” fiziksel olmayan unsurları da hesaba katması gerektiğini, çünkü ortada bilimsel olmayan herhangi bir şey olmadığını savunuyor.

Bilgi argümanı Chalmers’ın düalizm konusundaki en önemli dayanağı değil. Aksine Chalmers, argümanı, filozof Saul Kripke’nin (Naming and Necessity [Adlandırma ve Zorunluluk] isimli klasik eserinde) idrak edilenden çok daha güçlü olduğunu gösterdiği Descartes’a kadar götürüyor. Chalmers’ın en büyük katkılarından biri, düalizmi kanıtlamaya yakın bir girişimde bulunarak kipsel mantık ve dil felsefesinin birikiminden türemiş karmaşık bir semantik (anlamsal) teoriyle, Kartezyen argümanı daha ilgi çekici bir hale getirmeye çalışmasıydı.

Kartezyen argümanın arkasındaki temel düşünce, ileri düzey teknik detaylara girmeden de açıklanabilir. Descartes, Medistasyonlar’da, zihin ve beden arasındaki “gerçek ayrımı” şöyle tartışır: İlk olarak, zihnin ve bedenin ayrı olduğunu “açık ve seçik olarak kavrayabiliriz”. Yani Descartes, zihni ve bedeni ayrı şeyler olarak hayal edebildiği için, onların ayrı şeyler olduklarını iddia ediyor. Ardından, “en azından Tanrı’nın onları ayırma kudretinin olması benim için ayrı olduklarını kesinleştiriyor” diye de ekliyor. Descartes’ın bu noktada başvurduğu ilke şöyle bir şey; eğer bir durumu (açık ve seçik) hayal edebiliyorsanız, örneğin bir bedene sahip olmadan var olmak gibi, o halde o durum mümkündür. Bu ilke, argümanın geçerli olması için elzem olduğundan, sadece kışkırtıcılığını hissetmek için biraz okumaya ara verip arkamıza yaslanabiliriz.

Bildiklerimizin bir kısmı gerçekleşen şeylerle ilgili. Son başkanlık seçimlerini Clinton’ın değil Trump’ın kazandığını biliyoruz. [3] Olgun domateslerin kırmızı olduğunu, tek tekerlekli bir bisikletin boyunun bir milden kısa olduğunu, horozun erkek tavuk demek olduğunu ve iki artı ikinin dörde eşit olduğunu biliyoruz. Ama bu kadarla bitmiyor. Bildiklerimizin diğer kısmı da neyin gerçekleşebileceğiyle ilgilidir. Clinton kazanmadı ama kazanmış olabilirdi. Domatesler kırmızı ama öyle olmayabilirlerdi; örneğin mavi olabilirlerdi. Tek tekerlekli bisikletler genellikle makul boyutlardadır ama bir mil yüksekliğinde bir bisiklet de üretilebilirdi.

Ayrıca dünyada ne olursa olsun belli durumlara ulaşılamayacağını da biliyoruz: tüm horozların erkek olması gibi (horozlar dişi olamaz). Ya da iki artı iki dört yapar ve Parti’nin bile bunu beş yapmaya gücü yetmez. [4] Bu olmaza en çok O’Brien yaklaşmış ve 1984’te, Winston’ı kısa bir süreliğine iki artı ikinin beş yaptığına ancak inandırabilmiştir. Yine de bu, Winston’ın aritmetik inançlarıyla ilgili bir değişikliktir, aritmetik olgularla değil.

Trump’ın kazandığını gazete okuyarak, domateslerin kırmızı olduğunu onları görerek öğreniyoruz. Peki Clinton’ın kazanabileceğini veya domateslerin mavi olabileceğini nereden biliyoruz? Clinton’ın kazandığını The New York Times’ın var olmayan bir “bu da olabilirdi” sayısında okuyamayız veya var olmayan mavi bir domates göremeyiz. Doğal bir önerme şunu söyleyebilir: Clinton’ın kazanabileceğini ve domateslerin mavi olabileceğini biliyoruz çünkü Clinton’ın kazandığını ve domateslerin mavi olduğunu hayal edebiliyoruz. (Descartes’ın da dediği gibi “açık ve seçik olarak”). Benzer ama zıt şekilde, tavukların erkek olamayacağını veya iki artı ikinin beşe ulaştıramayacağını da biliyoruz çünkü erkek bir tavuğu veya beş sonucunu veren iki artı iki işlemini hayal edemeyiz.

Bu bakımdan Descartes’ın ilkesi cazip ki Chalmers da önceki filozoflar gibi bu ilkeyi fizikalizm karşısında kullanıyor. Dave isminde bilinçli bir özneyi düşünün. Zombi Dave de bilinç sahibi olmayan ama her bir molekülüne kadar gerçek Dave’in mükemmel bir fiziksel kopyası olsun. Chalmers’a göre Zombi Dave “gibi olmak” diye bir şey olamaz; çünkü onun “içi tamamen karanlık.”  O halde, eğer bilinçli olmak fizikalistlerin varsaydığı gibi sadece belirli bir fiziksel durumda olmaksa, herhangi biri, bilinç sahibi olmadan belirtilen fiziksel durumda olamazdı. Bu, tıpkı Zombi Dave gibi, olması gereken fiziksel durumda olan ama bilinçli olmayan bir yaratık için doğrudur. Eğer bunu yeterince ikna edici bulmuyorsanız, Nagel’ın yıldırım örneğine dönün. Yıldırım, elektrik boşalmasının bir türü olarak yalnızca fiziksel bir fenomendir. Yani yıldırım olmadan bu türden bir elektrik boşalması olamazdı. Çünkü ortada birbirinden bağımsız gerçekleşebilen yıldırım ve boşalma diye iki fenomen yok. Sadece, iki farklı isme sahip tek bir fenomen var.

O halde Chalmers’ın argümanında ilk adım tamamlandı: Eğer fizikalizm doğruysa, dünya nasıl bir yer olursa olsun Zombi Dave var olamazdı. Argümanın ikinci adımıysa, Zombi Dave’in (açık ve seçik olarak) hayal edilebilir olmasıdır. Dişi bir horozu ya da iki artı ikinin beşe eşit olmasını hayal edemeyiz ama Clinton’ın son seçimi kazandığını, bir mil uzunluğundaki tek tekerlekli bisikletleri ya da Zombi Dave’i hayal edebiliriz.

Chalmers üçüncü ve son adımda Descartes’ın ilkesini kullanarak, Zombi Dave hayal edilebilir olduğu için var olabilirdi sonucunu çıkarıyor. Birinci adıma göre bilinç tamamen fiziksel ise Zombi Dave var olamazdı. Dolayısıyla; bilinç tamamen fiziksel değil ve düalizm doğru.

Chalmers’ın zombi argümanı en genel hatlarıyla böyle anlatılabilir. Argüman detaylara girmeden bile dikkate almaya değer görünüyor. Ve tıpkı Jackson’ın bilgi argümanında olduğu gibi; itirazlardan, itirazlara verilen cevaplardan ve cevaplara yapılan itirazlardan bir ordu kurabiliriz!

Chalmers’ın kendi örneği olan mil yüksekliğindeki tek tekerlekli bisiklet, böyle bir itirazı açıklamak için kullanılabilir. Böylesine yüksek bir makine düşündüğünüzde, kafanızda boru şeklindeki çelik çerçevesi ve diğer özellikleriyle inşa edilmiş normal bir tek tekerlekli bisiklet mi canlandırıyorsunuz? Öyle üretilse kendi ağırlığı altında bükülüp çökmez miydi? Belki de tuhaf hatta bilim kurguya çalan bir alaşımdan üretilen tek tekerlekli bisiklet canlandırıyorsunuzdur? Ya da bir şekilde yer çekiminin farklı çalıştığı bir ortam? Doğrusu, Descartes’ın ilkesi ilk bakışta göründüğü kadar dolambaçsız değil. Daha detaylı bir incelemeyle bu ilkenin yanlışlığının gösterilebileceğini düşünenler de var. Onlara göre, normal bir tek tekerlekliden tek farkı daha yüksek olması olan ve bir mil yüksekliğinde etrafta turlayan bir bisikleti hayal edebiliriz ama hayal ettiğimiz şeye ulaşamayız. Kimisiyse (en azından açık ve seçik olarak) yüksekliği dışında normal bir bisikleti tam olarak hayal edemeyeceğimizi iddia ediyor. Ve eğer bu iddia doğruysa, neden Zombi Dave’i hayal edebileceğimizde bu kadar ısrarcıyız?

Filozoflar, fizikalistlerin boğazındaki kılçığın Jackson’ın bilgi argümanı mı yoksa Chalmers’ın zombi argümanı mı olduğu konusunda kararsızlar. Üzerinde daha az tartışılansa, Nagel’ın (benzer düşünceleri savunanlarla birlikte), Chalmers’ın “bilincin zor problemi” diye adlandırdığı o çetin ve derin problemin bazı temel yönlerine parmak basmış olmasıdır. Psikolog Steven Pinker’a göre zor problem “modern bilimin kirli sırrı.” Ama modern bilimin bu ılıman tutuculuğu tartışmaya açıktır.

Nagel, en azından şu anki bilgisizlik düzeyimizde, deneyimin öznel karakterinin tamamen fiziksel oluşunu kavrayamayacağımızı iddia etmişti. Anlaşılır şekilde Nagel, bilinci fiziksele indirgemeye dair bir girişimin yetersizliğini göstermek için karmaşık, deneysel detaylara girmeye gerek görmedi. Bu şaşırtıcı görünüyor olmalı. Yaygın bir efsaneye göre, Hegel a priori olarak sadece yedi adet gezegen olduğunu kanıtlamaya çalışmış. Elbette bu yönde bir kanıt bulması hayli gülünç olurdu, zira astronomi oturduğun yerden yapılamaz. Peki bilincin bilimi neden farklı olsun?

Nagel için cevap şudur; gezegenlere ulaşmak teleskop gerektirirken, bilince ulaşmak herhangi özel bir alet gerektirmiyor. Kişi oturduğu yerden, kendi domates deneyimini basitçe bu deneyime katılarak inceleyebilir. “Zihnin gözünü” zihnin kendisine çevirerek deneyimin öznel bir doğası olup olmadığına karar verebilir fakat nöronların nesnel doğasıyla böylesi bir uzlaşım imkânsız görünüyor.

Ancak oturduğumuz yerden deneyimlerimize ulaşma varsayımı yanlış olabilir. Descartes’ın çağdaşı olan teolog ve filozof Antoine Arnauld, Descartes’ın düalizm argümanına zihnin doğasının tamamına erişimimiz olduğu varsayımına dayandığı için itiraz etmiştir. Belki de Arnauld kısmi bir erişimden bahsetmişti. Zihin gerçekten de fiziksel bir fenomen gibi görünmüyor ancak doğasının bir parçası bizim için gizli kalmış olabilir. Bazı filozoflar Arnauld’un itirazının güçlendirilebileceğini düşünüyorlar: Kişinin dikkatini deneyime yöneltmesi, deneyimin doğasının bir parçasını bile ortaya çıkartmaya yaramaz. Çünkü onlara göre “deneyimin üzerine gitmek” diye bir şey yoktur. Çarpıcı bir pasajda Nagel, “deneyimlerimin bana nasıl göründüklerini değil de gerçekte neye benzediklerini sormanın” anlamlı olup olmadığını tartışır.

Ancak en azından yüzeysel olarak, deneyimler kişinin kendisine görünmez bile: kişi bir domates gördüğünde, kırmızı görünen şey domatestir kişinin domates deneyimi değil. Ve kişinin, domates deneyiminin üzerine gitmesiyle ilgili herhangi bir girişimi muhtemelen sonuçsuz kalacaktır, zira sonuç basitçe domatese odaklanmak olacak. Bu açıdan bakarsak, Nagel’ın bilimsel indirgeme modeli yanlış kurulmuş denebilir. Yıldırımın elektrik boşalmasına indirgenmesi, bizim yıldırıma ilişkin deneyimlerimizi dışarıda bırakır demek yanıltıcı olur, çünkü deneyimler en başından beri işin içinde değillerdi. Eğer indirgeme sırasında bazı ögeler dışarıda bırakıldıysa, bunlar bizim kısıtlı algısal araçlarımızla fark edebildiğimiz ama diğer varlıkların ayırdına varamadıkları yıldırıma ait özelliklerdir. Dışarıda bırakılan ögeler, deneyimin özellikleri (deneyimin “öznel karakteri”) değil; Marslıların algılayamayacağını zannettiğimiz yıldırımın sesi ve rengidir.

Yarasa örneğini kullanarak meseleyi başka bir yoldan daha anlatabilirim. Yarasaya ait deneyimlerin nasıl bir şey olduğunu bilmiyoruz demek yanıltıcı olur (aslında bunun nasıl bir şey olduğunu gerçekten bilmiyoruz ama aynı şekilde kendi deneyimlerimizi de bilmiyoruz). Daha ziyade yarasanın çevresinin neye benzediğini bilmiyoruz. Yarasa, biz algılayamazken, böceklerin bazı niteliklerini veya yolundaki birtakım engelleri algılayabilir. Nagel’ın farkına vardığı ama yanlış betimlediği problem, bu niteliklerin ne olduğunun kavrayışını oluşturmamızın imkansızlığıdır. Bu ciddi bir problem olabilir ya da olmayabilir; ancak problem iki türlü de böceklerle veya uçuşta karşılaşılan engellerle ilgilidir, bilinçle ilgili değil.

Nagel, bir sonraki The View From Nowhere (Hiçbir Yerden Bakış) kitabında şöyle yazar: “Felsefeyi daha kolay ve olduğundan daha sığ bir şeye çevirmenin ısrarcı bir cazibesi var.” Bu doğru. Ancak bir yerde, aslında olmayan engin bir felsefi problem görmenin de kendine has bir çekiciliği var. Ludwig Wittgenstein’ın da vurguladığı gibi böylesi felsefi seraplar, üstünde çalışılan fenomenin (deneyim, ahlak, özgür irade, benlik/kendilik vb.) belli ki kaçınılmaz ama hatalı bir resminin ürünüdür. Nihayetinde, bilincin zor probleminin aslında o kadar da zor olmadığı ortaya çıkabilir.

Notlar:
[1] Ses dalgalarıyla yer-yön bulma. (e.n.)
[2] Yaklaşık 142 gram. (e.n.)
[3] 2006 tarihli orijinal metinde Bush-Kerry yarışı örnek verilmiştir. Örneği günümüze uyarlamak için Trump-Clinton değişikliğine gidilmiştir. (ç.n.)
[4] Orwell’ın 1984 romanında devleti yöneten (Ingsoc) İngiltere Sosyalist Partisi. Partinin bir üyesi olan O’Brien, romanın ana karakteri Winston’ı işkenceyle iki artı ikinin beş ettiğine inandırmaya çalışır. (ç.n.)

©® Düşünbil (2020)

Yazan: Alex Byrne
Çeviren: Alihan Koçak
Çeviri Editörü: Onur Demir
Kaynak: bostonreview.net


Paylaş
Exit mobile version