Site icon Düşünbil Portal

İnanç-Bilim çatışması bağlamında Contact filmi

Paylaş

Contact filmi, Carl Sagan’ın aynı adlı kitabından uyarlanmış bir bilim kurgu filmidir. Yönetmenliğini Robert Zemeckis yapmış, başrollerinde Jodie Foster, Matthew McConaughey, James Woods ve Tom Skerritt oynamıştır.

Yazar olmasının ötesinde bir bilim insanı olan Carl Sagan, hem bir gökbilimci, hem bir astrobiyolog, hem de bir astrofizik uzmanı olarak bilim dünyasına önemli katkıları olmuş biridir. SETI (Search for Extra-Terrestrial Intelligence; Dünya Dışı Akıllı Yaşam Araştırması) Projesi ile 1980 yapımı 13 bölümlük ödüllü Kozmos (Cosmos) adlı belgeseli bu çalışmalara örnektir. SETI, Dünya-dışı bir uygarlıktan veya başka bir gezegenden gelen mesajların varlığının saptanması ve saptanması hâlinde incelenmesi amacıyla ön çalışmaları 1960’lı yıllarda ABD tarafından yapılan, daha sonra geliştirilerek 1971’de NASA tarafından başlatılan bir projedir. Carl Sagan, Contact adlı romanda da ele aldığı gibi dünya-dışı varlıklarla irtibat kurulabileceğini iddia eder ve her fırsatta bu evrende yalnız olmadığımızı belirtir ve eğer yalnızsak bunun çok büyük bir yer israfı olacağını söyler.

Derin felsefî tartışmaların yer aldığı roman-film günümüzde hâlâ cevabı verilememiş olan “Evrende yalnız mıyız?” sorusu üzerinde duruyor. Bu mesele etrafında gelişen olaylar zincirinde daha birçok felsefî sorun ele alınıyor.

Contact filminin yönetmenliğini, “Forest Gump” filminin de yönetmenliğini yapan Robert Zemeckis üstlenmiş. Görsel olarak her ne kadar belli sahnelerde gerçeklik yakalanamasa da 1997’ye göre iyi bir film. Özellikle çok konuşulan ayna sahnesi ile çekim teknikleri açısından iyi bir performans sergilenmiş. Oyuncu seçimleri yerinde olmuş. Özellikle Kent’i canlandıran William Fichtner rolünü çok gerçekçi yapıyor. Ses efektleri ise olaylara uygun olarak seçilmiş ve müzikler az ve yerinde kullanılmış.

Filmde başlıca karakterler şu şekildedir:

Dr. Eleanor Alloway: Ana karakter olan Ellie, dünya-dışı varlıkların olduğunu ispatlamaya çalışan ve onlardan bir mesaj bekleyen bir gökbilimcidir. Daha çok pozitivist bir tavır sergiler ve ampirik verileri önemseyen, mantıksal çerçevede düşünen bir bilim insanıdır.
Theodore Arroway: Ellie’nin babası. Ellie’yi radyo dalgaları konusunda ilk teşvik eden kişi ve Ellie’nin yaşadığı tecrübede konuştuğu dünya-dışı varlıktır.
Palmer Joss: Ellie’nin karşısında Tanrı’nın varlığını savunan Palmer üniformasız bir din insanı konumundadır. Ellie’nin her şeyi ampirik değerlendirmesi karşısında inancı ele alır.
David Durimlin: Pratik ve somut buluşlara önem veren, pragmatik tavır sergileyen bir bilim insanı. Ellie’nin çalışmalarını sonuç vermediği için gereksiz görür. Daha sonra ufak bir gelişme olduğunda çalışmayı sahiplenir.
S. R. Hadden: Ellie’nin projesini destekleyen finansör. Aynı zamanda kanser olan ve ölümsüzlüğü arayan bir bilim insanı.
Kent Clark: Ellie’ye SETI’da çalışmalarına yardımcı olan kör bir bilim insanı.

Filmin hikâyesini kısaca anlatacak olursak; film yaklaşık üç dakika süren bir uzay görüntüsü ile başlıyor ve kendimizi Ellie’nin çocukluğunda buluyoruz. Filmin ilerleyen dakikalarında ise Ellie gökbilimci olarak çıkıyor karşımıza.

SETI projesi kapsamında çalışan Ellie’nin tek amacı radyo dalgaları aracılığıyla dünya-dışı varlıklardan bir mesaj almaktır. Ama uzun bir süre herhangi bir gelişme olmayınca SETI’nin müdürü Durimlin, Ellie’nin boşa uğraştığını ileri sürerek çalışma sahasını kapatma kararı alır. Ellie ise hedefine ulaşmak için başka yollar arar ve gizemli milyarder sanayici S. R. Hadden’dan destek alarak New Mexico’daki Very Large Array (VLA)’da projeye devam eder. Dört yıl sonra aralıksız çalışmaların ardından Ellie asal sayıları tekrar eden bir sinyal alır ve Ellie ve ekibi daha sonra sinyalde örtülü bir video keşfeder: Adolf Hitler’in Berlin’deki 1936 Yaz Olimpiyatları’nda açılış konuşması ve bu videonun içinde bir mesaj bulunmaktadır. Hikâye bu mesajı çözmek üzerinden ilerler. Alınan mesaj üzerine dünya harekete geçer ve mesajın çözümlenmesi ve yorumlanmasında çok çeşitli tepkiler ortaya çıkar. Kimi mesajın çözülmesini gerekli görürken kimi bunun düşmanca bir tuzak olabileceğini göz önünde bulundurmak gerektiğini söyler. Aşırı dinci gruplar bunun Tanrı’ya karşı gelmek olduğunu düşünürler. Tüm bu çatışmalar arasında Ellie Haaden’in yardımıyla şifreyi çözer ve sonrasında asıl hikâye başlar: Ellie’nin dünya-dışı varlıklarla iletişim kurması. Ama onun yaşadığı tecrübe bilimsel olarak açıklanamadığı için hep muğlak kalacaktır.

Film boyunca bilim ve dinin çatışacağı fikri yansıtılır. Filme hâkim olan çatışma bilimi savunan Dr. Eleanor ile dindar Palmer arasındadır. Dr. Eleanor sadece bilimsel verilerin önemsenmesi gerektiğini savunur. Yaşanan olayları bilim üzerinden açıklamayı tercih eder. Bu yolu daha çocukluğunda yaşadığı olaylarda da izlediği görülür. Babasının ölümünü ecza dolabının üst katta olmasına bağlayarak bunun kader olduğunu reddettiği sahne Ellie’nin nedenselliğe atfettiği değer noktasında önemli bir sahnedir. Bu sahnede ministor Ellie’nın yanına gelir ve “Bazen olayların neden öyle olduğunu bilemeyiz sadece kabul etmeliyiz” der. Bunun üzerine Ellie “Alt kat banyosuna ilaç koymuş olsaydım böyle olmazdı” diye cevap verir.

Annesi öldükten sonra onunla iletişim kurabileceğine dair olan inancı hep içinde taşır. Bu, babası öldüğünde daha da pekişir. Ölmeden önce babası ile üzerinde çalıştıkları radyo dalgalarından yola çıkarak zamanla dünya-dışı varlıklarla iletişim kurulabileceğine inanır ve hayatı boyunca bunun peşinden gider. Her ne kadar bilimsel verilere inandığını dile getirse de dünya-dışı varlıklar olduğuna dair bilimsel bir veriye ulaşamasa da bu meseleye inançla yaklaşır. Aslında bu noktada mantıksal bir çıkarım da yaptığını görürüz. Bilimsel verilerle ortaya konan bir gerçek var ki evren bizim idraklerimizi zorlayacak kadar büyük ve bu kadar büyük bir evrende sadece bizim olmamız büyük bir yer isafı olmalı. Buradan yola çıkarak Ellie dünya-dışı varlıkların olması gerektiği sonucuna varır.

Başkanın din danışmanı Palmer Joss karakteri dinî tarafı temsil eden konumdadır. Teoloji alanında master yaparken laik yardımseverlik yapmak için okuldan ayrılmış. Ve kendisini üniformasız din insanı olarak tanımlamaktadır. Film boyunca Ellie ile Palmer arasında bir bilim-din gerilimi yaşanır. Palmer Tanrı’nın var olduğunu savunurken Ellie onun insandaki inanmak istemesiyle ortaya koyduğu bir yanılsama olduğunu belirtir.

Bilim-din çatışması tarih boyunca gündemde olan bir mesele. Bilim ve din toplumsal yaşamın iki farklı görünümü olarak değerlendirilmiş, bunların arasında çatışma olduğu düşünülmüştür.

Günümüzde yaygın olan pozitivist bilim anlayışına göre din kabul edilemez. Pozitivist anlayışa göre ampirik delillere dayanmayan hiçbir şey bilim değeri taşımaz ve hakikat olarak görülemez. Bu noktada din ampirik delillere dayanmaması hasebiyle bilimsellik ifade edemez. Filmde de Ellie’de bu yaklaşımı görürüz. Çünkü Ellie, Palmer’dan Tanrı’ya olan inancını salt verilerle ispatlamasını bekler. Palmer ise Ellie’den babasına olan sevgisini ispatlamasını isteyerek ampirik verilerle ispatlanamasa da gerçek olan şeyler olduğuna ikna etmeye çalışır. Filmin sonunda ise mesajın çözülmesi ile yapılan makinede bazı tecrübeler yaşayan Ellie bunu ampirik verilerle açıklayamasa da tecrübesinin gerçek olduğuna inanır ve bu noktada Palmer ile aynı noktaya varır.

Bilim-din çatışmasına dair önemli tartışmalardan biri de dinin bilimsel olarak çalışılıp çalışılamayacağıdır. Bu konuda çeşitli görüşler ortaya atılmış. Karl Marx, Max Weber, Karl Popper din hakkında bilimsel çalışmalar yapılamayacağını söyleyenlerin başında gelir. Bu şekilde düşünen kişilerce belli tezler ortaya konulmuştur. Bir araştırmacının çalıştığı siyasal yapılar ile dinî inanç ve pratiklerin nötr olarak gözlemlenemeyeceği, bir araştırmacının kendi toplumunun ideolojilerinin, normları ve değerleri tarafından belirlendiğini ve gerçek anlamda bunlardan kurtulamayacağı, siyaset ve din gibi alanların bir bakıma irrasyonel alanlar oldukları ve rasyonel araştırmanın konusu yapılamayacağı gibi tezler ortaya koymuşlardır. Oysaki günümüzde bilimin güvenilirliği dahi tartışma konusudur. Her iki alan da tutarlı bir sistemle belli epistemik girişim ortaya koyar ki biri diğerine göre daha doğrudur demek mümkün görünmez.

Palmer, Ellie’yi Tanrı’ya inanmayı reddederken uzaydaki akıllı bir varlığa inanmasını bilim ile inancın karışması olarak değerlendirir. Bu noktada belli bir inanca dayanmayan bilimin imkânlılığı meselesi akla geliyor. Temeli inanca dayanmayan bir bilgi mümkün mü? İnsan düşüncesi, ana fikri ne olursa olsun, yeterince derinine indiğiniz takdirde muhakkak birtakım varsayımlara, inançlara dayanmak durumundadır. Bu noktada pozitivizm bile belli bir inanca dayanıyor. Ampirik verileri sadece veri kaynağı kabul etmek aslında sadece duyu verilerinin güvenilir olabileceği gibi bir inanca dayanıyor. Bilimsel araştırma dediğimiz şeyin varlığı, evrende meydana gelen olayların akla uygun, yani rasyonel kurallara bağlı olduğu ön kabulüne dayanır. Bunun ispatının inanca dayandırılmadan yapılması mümkün değil. Daha açık ifade edecek olursak inanca dayanmayan bir bilim yoktur. Günümüzde bilim ile inancı birbirinden ayırarak değerlendirmek çok yerinde sonuçlar doğurmayacaktır.

Yazar: Refika Yanık

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. 


Paylaş
Exit mobile version