Çağlar boyunca yankılanan bir soru: biz insanlar, mükemmel olmamakla birlikte, temelde kibar, hassas ve iyi huylu yaratıklar mıyız yoksa aslında kötü, dar görüşlü, tembel, kibirli, kinci ve bencil miyiz? Ortada kolayca verilebilecek bir cevap yok ve bireyler arasında pek çok farklılık var ama bu yazı insanın doğasına, kanıtlarıyla birlikte ışık tutmayı amaçlıyor. İki parçalık bir yazı olacak bu yazının ilk parçasında, insan doğasının daha az etkileyici ve karanlık 10 iç karartıcı bulgu derledik (ve özellikle Milgram, Zimbardo ve Asch çalışmalarına değinmekten kaçındık çünkü her ne kadar konuyla ilişkili olsalar da bunlar pek çok kez tartışıldı ve hala çok tartışmalı çalışmalar.):

Azınlıkların ve savunmasızların daha az insan olduğunu düşünüyoruz

İnsanlar tarih boyunca birbirlerine zulüm etme konusunda korkunç bir isteklilik gösterdi. Bunun sebeplerinden biri de, bazı belli grupların tam olarak insan olduğunu düşünmememiz: özellikle yabancıların ve savunmasız insanlar düşük statülü görülüyor. Bu ‘bariz insandışılaştırma’nın çarpıcı bir örneği de öğrencilerin, evsiz ya da uyuşturucu bağımlısı kişilerin fotoğraflarına baktıklarında, yüksek statülü bireylerin fotoğraflarına baktıklarında gösterdikleri nöral aktiviteden daha az nöral aktivite gösterdiklerini ortaya koyan bir beyin taraması çalışması. Daha pek çok çalışma üstü kapalı şekilde yapılan insandışılaştırmaları (yabancıların ve azınlıkların akıl olarak eksik olduklarını düşünmemiz gibi) ortaya koydu ve bariz insandışılaştırmalar da kendini gösterdi. Örneğin Arap göçmenlere karşı olan ya da Müslüman radikallere karşı daha sert terör karşıtı politikalar izlenmesini destekleyen insanların Arapları ve Müslümanları, kelimenin tam anlamıyla, ortalamadan daha az evrimleşmiş olarak değerlendirmeye eğilimli oldukları ortaya çıktı. Diğer örnekler yanında, genç insanların yaşlıları ve kadın ve erkeklerinde ortak olarak sarhoş kadınları insandışılaştırdıklarına dair kanıtlar var. Dahası insandışılaştırma eğilimi erken yaşlarda başlıyor. 5 yaş kadar küçük çocukların dış grup insanları yani farklı şehirde yaşayan ya da söz konusu çocuktan farklı cinsiyete sahip olanları, iç gruptakilerden daha az insan görüyorlar.

4 yaşında schadenfreude’yi* tecrübe etmiş oluyoruz (*başkalarının mutsuzluğundan keyif alma)

Küçük çocukların bize insanlık için umut verdiğini düşündüğümüzden son bulgu özellikle iç karartıcı gelebilir. Onlar henüz yetişkinliğin sorunlarıyla yozlaşmamış tatlı ve masum olanlardır. Ve diğer pek çok araştırma gösteriyor ki, pek de sevimli olmayan ve yetişkinlerdekine oldukça benzeyen duygular duyumsayabiliyorlar. Örneğin 2013 yılına ait bir çalışma gösteriyor ki tüm 4 yaşındaki çocuklar makul bir miktarda Schadenfreude tecrübe ediyorlar yani başkalarının mutsuzluğundan keyif almayı. Özellikle aralarında bir tatsızlık yaşandığından bu diğer kişinin bunu hak ettiğini düşünüyorlarsa. Daha yakın zamanlı bir çalışma ise 6 yaşından itibaren çocukların yapıştırma almak para harcamak yerinde antisosyal bir kuklaya vurulmasını izlemek için para vereceğini gösteriyor. Aynı zamanda bir çocuğun karşılıksız iyiliğinden de bahsedemiyoruz çünkü 3 yaşından itibaren onlara borçlu olup olmadığınızı takip etmeye başlıyorlar.

Mazlumların başlarına gelenleri hak ettiklerini varsayarak Karma’ya inanıyoruz

Yaradılışımızdan gelen adil bir dünyaya inanma ihtiyacımız o kadar güçlü ki, derinlerden gelen bir şekilde savunmasızların ve mazlumların başlarına gelenleri belli bir ölçüde hak ettiklerine inanmaya yatkınızdır (Çoğu din tarafından yayılmış, kozmosun iyi olanı ödüllendirdiği düşünülen Karma inancının talihsiz bir diğer yüzü. Bu inanç çocuklarda 4 yaşında ortaya çıkıyor.) Adil dünya beklentimizin talihsiz sonuçları ilk kez, şimdi bir klasik olan, Melvin Lerner ve Carolyn Simmons’un yaptığı araştırmalarda ortaya çıktı. Kadın öğrenicinin her yanlış cevabında elektrik şoku verilerek cezalandırıldığı, Milgram düzeneğine benzer bir düzenekte, kadın katılımcılar, kadın öğrenicinin tekrar bu acıya katlanacağını öğrendiklerinde onu daha az sevilesi ve beğenilesi buldular. Özellikle de bu acıyı azaltmada güçsüz hissetilerse. Kadın öğreniciyi küçümsemek, katılımcıları onun üzücü kaderi hakkında daha az kötü hissettirdi. Adil bir dünya inancımızı korumak adına fakiri, tecavüz kurbanını, AIDS hastasını ve diğerlerini suçlama yönelimimizi ortaya çıkardı bu araştırma. Dolayısıyla zenginlerin hayatını toz pembe görmememizde de bununla aynı ya da benzer bir süreç geçerli.

Bağnaz ve dogmatiğiz

Sadece kötü niyetli ve affetmez değiliz aynı zamanda endişe verecek derecede dar görüşlüyüz. Eğer insanlar rasyonel ve açık görüşlü olsalardı, birisinin yanlış inançlarını düzeltmenin açık yolu onlara ilgili bazı olgular sunmak olurdu. Ancak 1967’de yayımlanmış bir modern klasik bu yaklaşımın beyhudeliğini gösterdi. İdam cezası yanlısı ya da karşıtı olan katılımcılar kendi görüşlerini çürüten olguları tamamen görmezden geldi ve görüşlere olan inançları iki katına çıktı. Bu kısmen, karşıt olguların kimlik duygumuzu aşağıladığını düşündüğümüz için oluyor gibi duruyor. Ayrıca çoğumuzun şeyleri anlama konusundaki özgüveni de yardımcı olmuyor ve kendi fikrimizin diğerlerine üstün olduğunu düşündüğümüzde daha fazla ilgili bilgi peşinde koşmuyoruz.

Kendi düşüncelerimizle zaman geçirmektense kendimize elektrik vermeyi tercih ederiz

Eğer kendimizle derin düşünerek biraz daha fazla zaman geçirseydik, böylesine bağnaz olmazdık. Ne yazık ki bazılarımız için kendi düşünceleriyle vakit geçirmek o kadar lanet bir şey ki, gerçekten de kendilerine elektrik vermeyi yeğliyorlar. Bu, dramatik bir şekilde 2014 yılında yapılan bir araştırmada ortaya çıktı. Erkek katılımcıların yüzde 67’si ve kadın katılımcıların yüzde 25’i, 15 dakika huzurlu bir temaşaya çekilmektense kendilerine elektrik şokları vermeyi tercih ettiler. Sonuçların yorumu tartışılsa da, en azından bir araştırma daha insanların monotonidense kendilerine elektrik vermeyi tercih ettiklerini gösterdi ve bir diğeri de insanların sadece düşünmek yerine yalnız başlarına bir aktivite yapmaktan hoşlandıklarını ortaya çıkaran kültürler arası kanıtlar buldu (burada da görüldüğü üzere). Bu bulguların özü Fransız filozof Blaise Pascal’ın “İnsanlığın tüm sorunları, kişilerin bir odada, tek başlarına, sessizce oturamamalarından kaynaklanır.” hükmünü destekliyor.

Boşuz ve kendimize fazla güveniyoruz

İrrasyonelliğimiz ve dogmatikliğimiz biraz alçak gönüllülük ve kendini anlama ile birleştiğinde o kadar da kötü olmayabilir ama aslında çoğumuz sürüş kabiliyetimiz, zekamız ve çekiciliğimiz gibi yetenek ve niteliklerimizi şişirerek geziyoruz (“Bütün kadınların güçlü, bütün erkeklerin yakışıklı ve bütün çocukların ortalamanın üstünde olduğu” hayali kasabadan adını alan Wobegen Gölü Etkisi fenomeni). İroniktir, en beceriden yoksunlarımız fazla özgüven sahibi olmaya yatkınlardır (Dunning-Kruger etkisi). Bu sığ kendini yükseltme sanki kendi ahlakımız göz önünde bulundurulursa en uç ve en irrasyonel örnekmiş gibi geliyor özellikle de kendimizi ne kadar ilkeli ve adil gördüğümüz düşünüldüğünde. Hatta hapisteki suçlular bile kendilerinin ortalama bir vatandaştan daha kibar, güvenilir ve dürüst olduğunu düşünüyor. Gösterişimiz başka şekillerde de ortaya çıkıyor: örneğin, araştırmacılar bizim önceliklerimizi paylaşan vakıflara bağış yapmamızın bir tür örtülü egoizm olduğuna inanıyorlar.

Ahlaki konularda ikiyüzlüyüz

Sadece kendi erdemliliğimizi abartmakla kalmadığımız gibi ahlaki iki yüzlülüğe de yatkınız. Bu alandaki bulgular gösteriyor ki ahlaki bir hatayı ayıplamakta en hızlı ve en yüksek sesli olanlardan kendimizi sakınmalıyız çünkü büyük ihtimalle bu ayıplayan da bir o kadar suçlu ancak tabii ki de kendi hatalarını yargılamakta çok daha hafif davranıyor. “Erdemin ikiliği: Ahlaki konuda ikiyüzlülüğün analizi” adlı bir araştırmada ortaya çıkan şu ki aynı bencil davranış, başkaları tarafından yapıldığında kişinin kendinin yaptığından çok daha haksız oluyor. Benzer şekilde, aktör-gözlemci asimetrisi olarak bilenen uzun zamandır üzerine çalışılan bir fenomen var. Kendi kötü hareketlerimizi affederken bu hareketimizi duruma ve etkilerine bağlarken, partnerimizin ihaneti gibi diğer insanların davranışlarını affetmelerde bunu kişinin kişiliğine bağlıyoruz. Bu tarz kendine hizmet eden çifte standartlar nezaketsizliğin neden arttığı yönündeki ortak görüyü bile açıklayabilir – son zamanlarda yapılan araştırmalar, aynı kabalığı yabancı birisi gösterdiğinde, kendimizi ve ya arkadaşlarımızın göstermesine nazaran olayı nasıl daha sert ele aldığımızı gösteriyor.

Hepimiz potansiyel olarak birer trolüz* (*İnternet ortamında çıkıntılık yapan kişi)

Ne yazık ki, kendini Twitter’da bir ağız dalaşının içinde bulan herkesin de kabul edeceği gibi, sosyal medya insan doğasının bazı en kötü yanlarını daha da büyütüyor olabilir, kısmen şüphe de yok online disinhibitasyon (dış uyaranın neden olduğu geçici bir inhibisyon kaybı) etkisine bakıldığında, ayrıca anonim olabilmenin ahlaksız davranış eğilimimizi arttırdığı da biliniyor. Araştırmacılar gündelik hayatta sadizme eğilimli olanların (endişe verici derecede çoğumuz) internette trollük yapmaya daha eğilimli olduğunu söylerken, geçen sene yayınlanan bir araştırma kötü bir ruh hali içinde olmanın ve diğerleri tarafından trollenmenin birlikte bir kişinin trol olma olasılığını iki katına çıkarttığını ortaya çıkardı. Gerçekten de bu duruma bağlı faktörler kişinin trollük davranışını bireysel özelliklerinden daha iyi öngörüyor bu da Stanford ve Cornell üniversitelerindeki araştırmacıları şu sonuca götürüyor: “sıradan kullanıcıların da modları ve tartışmanın içeriği tevşik ederse trollük yapabileceği”. Tabii ki bu bir avuç insanın trollük yapması olumsuz davranışların artmasına bir çığ etkisi yaratabilir anlamına geliyor. Bu da araştırmacıların CNN.com’un okuyucu tartışmalarını okuduklarında tam olarak buldukları şey oldu, “bayraklı gönderiler ve bayraklı gönderili bayraklı kullanıcıların oranı gittikçe artıyor.”

Psikopatik özellikler gösteren yetersiz liderlerden yana oluyoruz

İnsanı başarısızlıklarımızı yatıştırmanın bir yolu da, nadir bulunan erdem ve yeteneklerde liderler seçmek olurdu. Ne yazık ki durum öyle değil. Bir saniyeliğine Başkan Donald Trump’ı düşünün. Trump’ı oy verenlere neyin çektiğini açıklamak için psikoloji profesörü Dan McAdams, Trump’ın aleni agresifliğinin ve hakaretlerinin “ilkel bir çekiciliği” olduğunu ve “tahrik edici twitlerinin” erkek alfa şempanzelerin “göz korkutmak için tasarlanmış taarruz görünüşleri”ne benzediği sonucuna vardı. Trump’ı destekleyenler karşı çıkacaktır ama eğer McAdam’ın değerlendirmeleri doğruysa, bu daha geniş bir skalada yer alıyor: psikopatik özellikler liderler arasında ortalamadan daha yaygındır. New York’ta finans lideriyle yapılan bir araştırmada psikopatik özelliklerinin çok yüksek çıktığı ancak duygusal zekâda ortalamanın altında oldukları ortaya çıktı. Doğruyu söylemek gerekirse bu konuda da bazı hükümsüz ve çelişkili bulgular var ama bu yaz yayınlanan bir meta analizde, psikopatik özellikler ve liderlik vasıfları arasında küçük ama önemli bir bağlantı olduğu ortaya çıktı ve bunun pratik sonuçları var. Özellikle de psikopati aynı zamanda zayıf liderlik performansı ile de ilişkili bulunduğu için.

Karanlık kişilik özelliklerine sahip insanlara cinsel olarak ilgi duyuyoruz

Durum daha da kötü bir hal alıyor. Sadece bizi yönetmesi için psikopatik özellikleri olan insanları seçtiğimiz yetmiyormuş gibi bir de kanıtlar erkeklerin ve kadınların, kısa bir süreliğine de olsa, narsisizm, psikopati ve Machiavellianizm birleşmesiyle oluşan sözde “karanlık üçlemesi”ni sergileyen insanları çekici bulduğunu ve böylece bu özelliklerin daha fazla yayılmasını riske attığını gösteriyor. Bir araştırma erkeğin bazı karanlık özellikleri betimlendiğinde kadının duyduğu fiziksel cazibenin, normal özelliklere kıyasla, arttığını ortaya çıkarttı. Bir teori de, karanlık özelliklerin güven ve risk alma isteğiyle “eşleşme kalitesini” başarılı bir şekilde iletmesi olduğudur. Bu türümüzün devamı için önemli midir? Büyük ihtimalle önemlidir. 2016 yılına ait başka bir çalışma, narsist erkeklere çok ilgi duyan kadınların daha fazla çocuk sahibi olma eğilimi olduğunu gösterdi.

Mecbur muyuz?

Rahatlatıcı bir uyarı: son maddeyle ilgili ilişki araştırması Avrupalı Amerikalı örneklerden geliyor ve diğer kültürlere genelleştirilemeyebilir (hatta bu yıl yapılan bir araştırmaya göre Asyalı Amerikalılar arasında toplum yanlısı özellikte olanlar hızlı randevulaşmada en başarılı olanlar). Fakat yine, bu makaleye sığdıramadığım daha pek çok depresif araştırma var ki, bulguları arasında, hayranlıktan çok kıskançlıktan motive olmamız, yalan söylemenin yaygınlığı (2 yaşında başlıyoruz) ve bebeklerin manipülatif özellikleri var (yalandan ağlamak gibi).

Çok üzülme! Bu bulgular bazı kahramanlarımız ve azizlerimizin temel içgüdülerinin üstesinden gelebilmeleri hakkında hiçbir şey söylemiyor.

Aslında, eksikliklerimizi kabul etmek ve anlamakla onların üstesinden başarıyla gelebiliriz ve böylece doğamızın daha iyi yönlerini ilerletebiliriz.

Yazar: Christian Jarrett
Çevirmen: Janset Nas Kılınç
Kaynak: bigthink

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.