Not: Bu yazımız iki parçalık bir yayın dizisinin ikincisidir. İlk bölümü yine aynı başlıkla sitemizde bulabilirsiniz.

Hegel ve Halefleri

G.W. F. Hegel Kant’tan sonra bu ulama ilişkin özgül sorulara işaret eden ilk filozoftu. Tinin Görüngübilimi (1807) adlı eserinin ilk bölümünde, gözlem yapan kişilerle, gözlenen nesneler arasındaki ilişkiyi ele alan sorularla uğraştı. Hegel bunu “Bilincin Diyalektiği” olarak adlandırır. Bununla birlikte, kitabın ikinci kısmı, algımızın nesnesi bizzat, başka bir özne, başka bir kişi olarak tanındığında ortaya çıkan, belirli meselelerle yüzleşir. Hegel buna “Özbilincin Diyalektiği” adını verir. İnsanlar yalnız bilinçli varlıklar değil aynı zamanda özbilince de sahip varlıklardır. Ve Hegel’in özbilincimizle ilgili fikri, Ötekilerin farkında olmamızla bağlantılıdır. Çağdaş psikologlar Ötekiler hakkındaki farkındalığımızı “Zihin Teorisi (Theory of Mind)” olarak adlandırırlar. Bu ifadeyle anlatmak istedikleri, diğer insanların da zihinleri olduğunu anlama becerisidir ve bu farkındalık diğer insanların neler düşünüyor olduklarını içeren çıkarımlar yapmamızı sağlar. Fakat Hegel’e göre, benim kendimin de bir Öteki için düşünsel bir nesne olmamın farkındalığı ve bu ötekinin benim fikirlerim hakkında yapacağı varsayımlar, iki aynanın birbirlerine baktıkları ve ikisinin de birbirini sonsuzluğa dönüşen bir tekrarlı görüntüler tüneli halinde yansıttıkları duruma benzeyen bir etki oluşturur. İnsanın öz bilinçliliğinin bu karşılıklı yansıma özelliği, Kıta Avrupası felsefesindeki çoğu müteakip düşünürü, üzerinde uzun uzadıya düşündürerek ve farklı açıklamalar üretmelerine neden olarak meşgul etmiştir.

Hegel, iki bilinçlinin karşı karşıya gelmesinin, birinin ötekinin bakış açısıyla kendi bakış açısını birleştirerek, Öteki‘ni zapt etmeye çalışmasıyla sonuçlanacağına inanıyordu. Bu yüzleşme başarısızlıkla sonuçlansa bile, teşebbüsün kendisi birinci kişinin farkındalığının doğasını değiştirir. Ve böylece, Hegel’in insan hayatı ve tarih hakkındaki açıklamalarını oluşturan, bilincin farklı formları silsilesi başlar. Bu süreç yalnızca, bir bilinçlinin Ötekilerin varlığını tanımasıyla başlayabilir.

Buna karşı bir görüş de Jean-Paul Sartre tarafından Varlık ve Hiçlik (1943) adlı eserinde ele alınır. Burada Sartre durumumuzu, hem özneler (kendimiz için), hem nesneler (Ötekiler için) olan varlıklar olduğumuz düşüncesiyle açıklar. Fakat iki tarafında aynı anda farkında olmamız mümkün değildir. Dolayısıyla farkındalığımız bu iki kutup arasında kararsız kalır ve hiç bir zaman bu iki pozisyonu eş zamanlı olarak kavrayamaz. Bu durumdan, Sartre’ın bu kitapta ustalıkla tarif ettiği gibi, insan etkileşiminin ikilemleri ortaya çıkar. Sartre, Hegel’den farklıdır; çünkü bu ikililik, herhangi bir olası progresif, aşama sunmaz ve dolayısıyla Hegel vari bir tarihsel bilinç gelişimine sahip değildir. Hegel’ in evrilen diyalektik görüşü, Sartre’ın Özne ve Nesne tahterevallisinde kendine yer bulamaz. Bu Sartre’ın, kendi felsefesini Marksizm’le bağdaştırmaya çalışırken yaşadığı başarısız girişimlere sebep olan ve sonucunda tarihi kendi fikirler şemasıyla birleştirememesini sağlayan temel nedendir. Bu meselelere yapılan alternatif yaklaşımlar, Alexandre Kojève, Martin Buber, Emmanuel Levinas, Michel Foucault ve diğer birçok Kıta Felsefesi filozofunun eserinde bulunabilir. Bu konu insan etkileşiminin temel özellikleri hakkında derin spekülasyonlar üreten verimli bir araştırma alanı olduğunu kanıtlamıştır.

Lacan ve Psikanaliz

Bu gelişen tartışmaya, birçok Fransız düşünürle birlikte katkı yapan isimlerden biri de, tartışmalı bir psikanalist olan Jacques Lacan’dır. (1901-1981). Lacan’ın filozof olarak sayılması fikri, tarihte çoğu kez kabul görmemiştir. Gelgelelim Slavoj Žižek’in yaptığı röportajda vurguladığı gibi  PN 122), “modern felsefede olan herhangi bir şey, diğer alanlarla ayrıcalıklı bir bağlantı oluşturur, örneğin psikanaliz ile… Yalnız Alman idealizmi ışığı altındaki psikanalizle ilgili yaptığımız okumalarla bile, psikanalitik devrimin gerçekten ne anlama geldiğine ulaşabiliriz.”  Öteki hakkında geliştirilen çoğu modern teorinin kökeni Alman idealizmine –özellikle Hegel’in görüşlerine- dayanmaktadır.

Lacan’ın bu konuya getirdiği yenilik, Freud’un bilinçdışı teorilerini, biyolojik saikler açısından değil de, Benlik ve Öteki diyalektiği açısından tekrar yorumlamasıydı. Öteki Teorisi’ne Lacan’ın bir diğer katkısı da büyük Öteki (Fransızca sözcük Autre anlamında, büyük harf “A” ile gösterilen) ve küçük öteki (küçük “a”) arasındaki ayrımı yapmasıydı. Lacan’ın erken dönem eserlerinde küçük “a”, kendimizin bir emsali, kendimizin aynası ve bir diyalogdaki dengimizdir. Hâlbuki büyük “A” Öteki (ya da “Mutlak Öteki”) Ötekilik kavramını ayrı bir varlığa dönüştürür ve “Kendi içinde bir Ötekilik” oluşturur. Bu cisimleştirme; Öteki kavramını, herhangi bir kişiden, hatta göller, ağaçlar ve taşlar gibi herhangi bir fiziki varlıktan ayırma kapasitemizi onaylar niteliktedir. Lacan biraz daha ileri giderek, Ötekilik kavramını soyutlanmamız sonucunda Tanrı kavramını oluşturduğumuzu düşünür. Lacan “Tanrı’ya inanmamak mümkün değildir.” beyanında, zihnimizde Öteki’nin, biz istemesek de zihnimizde kaçınılmaz olarak oluşan avatarına (tanrının insan bedeninde vücut bulması) dikkat çekmektedir. Tarihsel bağlamda da benzer bir şekilde, erken dönem animistik dinler ve onların ruhları, dünyada karşılaştığımız her şeyden daha üstün olan bir “Kendi içinde ötekiliğe” sahip tek tanrılı dinlerle yer değiştirmiştir. Tanrıyı yeniden dünyaya getirme teşebbüsleri felakete dönüşmeye eğilimlidir ve bu mutlak olan Öteki statüsünün, Tanrı’ya değil de bir insana atfedilmesi sonucu gerçekleşir, totaliteryan devletlerin diktatörleriyle olduğu gibi.

Fakat Öteki, kabullendiğimiz tüm kuralları, varsayımları ve düzenlemeleriyle toplumun kendisi aracılığıyla da tanımlanabilir. Bundan farklı olarak Öteki kavramı, (Lacan için de önemlidir) konuşmamızın kaynağı olan, bir dil odağı olarak da çözümlenebilir. Eğer emsalim olan (küçük harf “a”) ötekiyle iletişim kuruyorsam, ikimizin de kullandığı kelimeler ve gramer birey olarak ikimize de ait değildir. Biz dili kendimizin dışında olan bir kaynaktan, büyük Öteki’nden ödünç alırız ve kullanırız. Bunun sonucu olarak da ortaya, kelimelerimle naklettiğim anlamları hiçbir zaman kontrol edemeyeceğim gerçeği çıkar ve söyleyeceklerimin her zaman için konuşurken var olan niyetleri, gayeleri aşma eğilimi vardır. Lacan’ın teorisine göre bu aşırılık bilinçdışıdır. Yani dil kullanımımız sonucu ortaya çıkan bilinçdışı sonuçlar konuşan varlıklar olmamız gerçeği temeline dayanır.

Biri “ Ötekinin söylemi” olarak, Lacancı bilinçdışı kavramını ya da alternatif olarak Freudyen bir kavram olan, Ötekinin bilinçdışı tarafından baskılanmış zihnin bir bölümü olduğu görüşünü kabul etse bile iki türlü de bu kişi, insan zihninin kendine şeffaf olmadığı ve yapılacak olan sonsuz içgözlemin bile bunu tamamen açığa çıkaramayacağını kabul etmek için uğraşmaktadır. Bu görüş Analitik filozoflar tarafından nadir olarak ele alınır, onlar için bilinç tamamen aklı başında, net bir öz-farkındalık olarak kabul edilme eğilimindedir. Onların görüşlerini kabul edip etmememiz önem arz etmez çünkü psikanalitik teorilerin salt varlığı bile, net bir öz-farkındalığın şaibeli ve doğrulama gerektiren bir varsayım olduğunu kanıtlar. Gerçekten de Analitik filozoflar, alternatif düşünme yöntemleriyle ilgili daha özenli olsalardı, yaptıkları nice, tam olarak izah edilmemiş temel varsayımın, çekişmeli doğasından haberdar olurlardı.

Bati felsefesindeki Analitik ve kıtasal gelenekler arasındaki ayrım kimseye fayda sağlamıyor, ikisini de incelediğimizde yakın sürede birleşeceklermiş gibi de görünmüyor. Yine de bu ayrımın doğasını aydınlatmayı ümit ediyorum.

Yazan: Peter Benson 2018
Çeviren: Sena Uzunal
Kaynak: philosophynow

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.