Site icon Düşünbil Portal

Kelebekler: Kırılganlığımızın Nihai Simgesi

Paylaş

Değişim için büyük hareketlerin, güçlü sembollere ihtiyacı vardır. Picasso’nun güvercini her zaman Dünya Barış Konseyi ile bağdaştırılır, gökkuşağı bayrağı ise LGBTQİ+ onur yürüyüşünün ayrılmaz bir parçasıdır. Bu simgeler, farklı geçmişlere ve uyruklara sahip insanların eylemlerini birleştirmede anahtar bir rol oynar. Birtakım ideallere, görsel bir kimlik verirler. Eğer iklim krizi bir sembol arıyorsa bir seçenek de ekosisteme karşı aşırı hassas olmakla kalmayıp aynı zamanda, sanat tarihinde anlamla dolu bir böcek olan kelebektir.

Kelebekler, insanın sebep olduğu iklim değişikliği tarafından tehdit edilen birçok hassas yaratıktan biridir. Michigan Eyalet Üniversitesine göre, Kuzey Amerika’daki kral kelebeklerin (Danaus plexippus) popülasyonu, bahar sıcaklıklarının değişmesi sebebiyle düşüştedir. Aynı zamanda, dünya çapındaki birçok kelebek türü, daha soğuk iklimler bulmak için kuzeye doğru göç etmektedir. Örneğin, uzun kuyruklu mavi kelebek (Lampides boeticus) asla Birleşik Krallık’a özgü değildi ama artan sıcaklıklar onları, Avrupa’ya özgü olağan habitatlarından yukarılara doğru yönlendirdi. Küçük dağ halkası (Erebia epiphron) şu an İngiltere’nin kuzeyinde yaşıyor ama çevresi yıllardır ısındığı için tamamen kaybolmak üzere. Kelebekler ve uyum sağladıkları göç dağılımları iklim krizinin uyarıcı işaretlerinden biri haline gelmiştir.

Bununla beraber kelebekler, yalnızca, doğanın ve güzelliğin kırılganlığının canlı sembolleri değildir. Aynı zamanda onları, umudun ve hızlı değişen dünyada uyum sağlama kabiliyetinin simgesi olarak görmek de mümkündür. Aslında bu düşünceler, Antroposen Çağı’ndan yüzyıllar öncesine dayanır. M.Ö. 4. yüzyıldan beri görsel sanatçılar, kelebeklerin yazın kısaca ortaya çıkışları, zarif yapıları ve ürkek, özensiz uçuş rotaları gibi kısa ömürlü niteliklerinden etkilenmiştir. Onların en büyüleyici yetenekleri ise tırtıldan kelebeğe dönüşmeleridir. Bu dönüşüm, düşük bir konumdan kurtaran güzelliğin sembolü olarak görülen bir harekettir. 21. yüzyılda bu, değişme ve hayatta kalma potansiyeline hâlâ sahip olduğumuzun bir anımsatıcısı olarak işlev görebilir.

Ama kelebekler kendimizin de bir sembolüdür: daha doğrusu iç, manevi benliğimizin sembolü. M.Ö. 300 yıllarında Çin’de Zhuang Zhou’nun yazdığı Dreams of Being a Butterfly, Taoizm dini ve felsefesi ile bağdaştırılan en meşhur hikayelerden biridir. Hikâye, kelebekleri temsil eden daha sonraki Çinli ve Japon sanatçılar için önemli bir ilham kaynağı olmuştur:

Bir keresinde, rüyasında Zhuang Zhou, uçuşan ve oradan oraya hareket eden, kendinden memnun ve canının istediğini yapan bir kelebek olduğunu gördü. Kendisinin, Zhuang Zhou olduğunun farkında değildi. Birden uyandı ve oradaydı, canlı kanlı ve su götürmez bir şekilde Zhuang Zhou olarak. Ama bir kelebek olduğunu düşleyen Zhuang Zhou mu yoksa Zhuang Zhou olduğunu düşleyen bir kelebek mi olduğunu bilmiyordu.

Bu hikâyenin amacı, zihinsel yapılarımızdaki, özellikle benliğimizdeki ve gerçeklik algımızdaki istikrarsızlığı vurgulamaktır. Doğanın Taoizm’de önemli bir yeri vardır. Taoizm, uyumlu bir hayat sürdürebilmek için doğanın “rotasını” veya “yolunu” takip etmeye, ona uyum sağlayıp saygı duymaya odaklanır. Bu gibi ilkeler, içinde bulunduğumuz çağda bize uzakmış gibi geliyor. Zhuang Zhou’nun kelebek öyküsü, insanlığın ve doğanın arasındaki yapay engeli açıkça ortadan kaldırır. Bize, doğadaki itaatkâr konumumuzu hatırlatır. Yetersiz ve çırpınan bilinçlerimizin karşısına doğanın daha yüce hakikatini koyarak yerleşik varlık duyumuzu tersine çevirir.

Aynı zamanlarda ama 8000 kilometre batıda, çarpıcı biçimde benzer bir görüş, Antik Yunan düşüncesinde de ortaya çıkmıştır. Büyük İskender’in de hocası olan Aristoteles, “psyche” kelimesinin kayıtlara geçen ilk kullanımını yapmıştır. Hayvanların Tarihi Üzerine (M.Ö. 350) adlı eserinde, bir kelebeğe ithafen psyche’yi, insanın ruhu veya canı anlamında kullanmıştır. Kelime, tırtılların kozalarının mezara benzediği inancından gelmektedir ve kelebeğin ortaya çıkışı, ölümden sonra bir cesedin hapishanesinden özgürce kanat çırpan “anima”ya (ruh) benzetilir. Yunan mitolojisinde, ruh tanrıçası Psyche, çoğu zaman bir kelebekle tasvir edilmiştir. Daha sonra Hristiyan sanatında ise kelebekler, tırtılın şimdiye kadar saklı kalmış ruhunun yeniden doğuşuna benzediği için İsa’nın dirilişini simgeledi.

İşte bu yüzden kelebek, iklim değişikliğinin simgesi olabilir: o, insan mizacının saf kısmının uluslararası bir sembolüdür, doğayla bağlantılıdır, bizim maddeci çıkarcılığımızın zıt kutbundadır. Aynı zamanda o hem özünde umut vericidir hem de yenilenmenin belirtisidir.

Kelebeklerin Karanlık Tarafı 

Ne var ki sanat tarihinde kelebekler, uyarı sembolleri de olmuştur. Avrupa görsel kültüründe, yüzyıllarca insan ruhunu temsil etmeye devam ettiler. Önemi, Rönesans ve Barok dönemlerde (1450-1700) daha da derinleşti ve karmaşıklaştı.

Hollanda Cumhuriyeti’ndeki [1] en meşhur natürmort ressamlarından biri Maria van Oosterwijck’ti. Özellikle farklı kelebek türlerini temsil etmedeki teknik yetenekleri, Vanitas Natürmort (1668) isimli tablosunda örneklendirilmiştir. Resmin ortasında bulunan kitabın üstündeki kırmızı amiral kelebeği (Vanessa atalanta), yine insan ruhunun bir sembolüdür ama burada, Modern Çağ’da son derece alakalı olan bir etik bir mesaj da iletir. Kelebeğin altında bir kâğıt parçası üzerine, Eski Ahit’in Eyüp Kitabı’ndan elle yazılmış bir alıntı bulunur: “İnsanı kadın doğurur, günleri sayılı ve sıkıntı doludur.” Paragraf şöyle devam eder: “Çiçek gibi açıp solar, gölge gibi gelip geçer.” [2] Kulağa iç karartıcı gelebilir ama bu alıntının amacı, bizi lükslere olan bağımlılığımızdan kurtarmaktır. Görüntüdeki bütün nesneler, zamanın geçiciliğini ve sahip olunan dünyevi her şeyin nihai faydasızlığını göstermektedir. Benzer bir felsefe, 21. yüzyılda, uzun mesafeli uçuşlar ve aşırı et tüketimi gibi çevre dostu olmayan savurganlıklardan bizi korur muydu?

Vanitas Natürmort’un sol üst köşesinde başka bir kelebeği daha fark etmiş olabilirsiniz. Bu dönemde yapılan natürmort resimlerdeki bir gelenek de açık renkli bir kelebeği göstermektir. Bu durumda, yükseltilmiş bir pozisyonda bulunan küçük beyaz melek kelebeği (Pieris rapae) ile altta yer alan kırmızı renkli olan kelebek, muhtemelen, kutsal saflık ile ölümden sonra cehennem ateşi arasındaki ayrımı temsil etmektedir. Duyusal düşkünlükleri kınamanın yanı sıra resmin mesajı, çiçekler ve kelebeklerde vücut bulan, doğal dünyanın kırılgan güzelliği hakkındadır. Bu resim, bizi doğayla denge içinde yaşamaya, sorumluluk almaya ve aşırılıktan kaçınmaya iter.

Küçük beyaz melek kelebeği, bir yandan da sanat tarihinin en şahane çocukluk resimlerinden birinin odak noktasıdır: Thomas Gainsborough, Bir Kelebek Kovalayan Ressamın Kızları (1756). Ancak doğa, bu iki kız için geniş bir oyun alanı değildir: ulaşma menzilindeki kelebek, tehlikeli bir şekilde deve dikeninin üzerine yerleştirilmiştir. Bu diken, kendisine ulaşan o genç ve narin ele batacaktır.

Tarihsel bağlamı göz önünde bulundurarak kelebeklerin değişen sembolizmini açıklamak mümkün olabilir. Maria van Oosterwijck, kapitalizmin başlangıcında resim yapıyordu ve onun çalışmaları, artan gösterişli zenginlik karşısındaki suçluluk duygusunu yansıtır. Gainsborough’nun Büyük Britanya’daki Sanayi Devrimi’nin eşiğinde yaptığı resim, yakında tehdit edilecek olan doğal dünyada devam eden bir hazzı yansıtır. Ama kelebek, hayatın faniliğini ve yanılgıya düşerek önemli olduğunu düşündüğümüz lükslerin gelip geçiciliğini bize hatırlatarak bir vanitas natürmort sembolü olmaya devam eder. [3]

20. ve 21. yüzyıllarda, vanitas’ın kelebeklerle bağlantısı güçlü olmasına rağmen mesajı, kaçınılmaz olarak, tarihsel koşullar doğrultusunda değişti. 1950’lerde Fransız sanatçı Jean Dubuffet, gerçek kelebek kanatlarını, soyut desenlerin renkli tasarımlarını yapmak için tuvallerin yüzeyine yapıştırarak bir sanat eserine dönüştürdü. Dubuffet, ciddi kelebek koleksiyoncularının dikkatlice parçalara ayırma ve yerleştirme işlemleriyle belirgin bir tezat içinde olacak şekilde, eserlerinde, kasıtlı olarak kelebeklerin kanatlarını koparıp asimetrik biçimde dağıttı. Eleştirmenler, bu eserleri, yakın zamanda sona eren İkinci Dünya Savaşı’nı anımsatan bir dilde tanımlayarak onları küçümsemişti. Onlara göre Dubuffet’nin eserleri, sanatçının doğaya karşı “yararsız” ve “acımasız” tavrının maskesini düşüren “katliamlar”dır. Ancak günümüzde, sanatçının külliyatında temel bir öğe olarak görülüyorlar ve geleceğin sanatçılarına, kelebeklere sembolik olarak felaketin habercisi gözüyle bakmak için ilham veriyorlar.

Belki de sanatında kelebekleri kullanan en meşhur çağdaş uygulayıcı Damien Hirst’tir. Kelebeklerin geleneksel sembolizminin de farkında olan Hirst, 90’ların ilk yıllarındaki kariyerinin başlangıcından beri onları kullanmasına rağmen zirvedeki çalışmalarında kelebekler, büyük bir ölçekte yer almıştır. I’m Become Death, Shatterer of Worlds (2006) isimli eserinde, kaleydoskopik bir kompozisyonda, 2700 tane gerçek kelebek kanadı kullanılmıştır. Bu kanatlar, 5 metre uzunluğundaki bir tuval üzerinde sinematik ve görkemli bir görüntü oluşturarak yanıp söner. Ölüm, şaşırtıcı bir şekilde, muhteşem güzellikteki bir şeye dönüşür.

Kelebekler hem bilimsel hem de kültürel sebeplerle iklim değişikliğinin bir simgesi olabilir. Onlar, gezegenin en eşsiz ve ruhani güzellikteki yaratıkları arasında yer alır ve küresel ısınmaya benzersiz bir şekilde uyum sağlar. Ayrıca kelebeklerle ilgili insanlığın ortak görünen kültürel bir anlayışı vardır: bu ortak temalar, Savaşan Devletler Dönemi’nde Çin’deki Taoist yazıları, 17. yüzyıl Hollanda’sındaki natürmort bir ressama; Antik Yunan filozoflarını ise 21. yüzyılın Genç Britanyalı Sanatçılar’ına bağlar.

Değişim, diriliş, ruh ve ölüm temaları Britanyalı-Nijeryalı sanatçı Yinka Shonibare tarafından, 2015 yılındaki Butterfly Kid heykellerinde ele alındı. Shonibare’nin amacı iklim değişikliğine değinmekti. Onun figürlerinde, kelebek kanatları, açılmış ve sanki yakında göğe yükselmek üzereymiş gibi öylece duruyorlar. Bu, doğanın insan tarafından kötü yönetilmesiyle yok edilen hayali bir gelecek dünyadan kaçışın olağanüstü bir görüntüsüdür. Onun çalışmasında ve tarih boyunca diğer çalışmalarda kelebek, tehlike altındaki doğanın en renkli ve cezbedici tasarımının bir simgesi ve hem bir uyarı sinyali hem de umudun cüretkârlığının bir hatırlatıcısı olarak karşımıza çıkar.

Dipnotlar:

  1. Resmi adıyla Yedi Birleşik Hollanda Cumhuriyeti, 1581’den 1795’e kadar varlığını korumuş, günümüz Hollanda’sını oluşturan öncül devletlerden biridir. (e.n.)
  2. Eyüp 14: 1, 2 (e.n.)
  3. Latince “boş” anlamına gelen “vanus”tan türeyen “vanitas”, “boşuna olma durumu” anlamına gelmektedir. Özellikle, Barok Dönem resim sanatında vanitas; hayatın geçiciliğini, zevkin ve lüksün boşunalığını anlatmak için kullanılırdı. (e.n.)

©® Düşünbil (2022)

Yazar: Matthew Wilson
Çeviren: Meryem Şimşek
Çeviri Editörü: Selin Melikler
Kaynak: bbc.com


Paylaş
Exit mobile version