Friedrich Nietzsche’den etkilenen ilk büyük filozof George Simmel, (1858-1918) aynı zamanda sosyolojinin fikir babalarından biriydi. Nietzsche hakkındaki görüşleri, 1907 yılında yayınlattığı Schopenhauer and Nietzsche başlıklı ders dizisinde bulunmaktadır. Bu dizide Nietzsche’nin bir kültürel analizci olarak rolü üzerine odaklanmış ve onun soyluluğa atfettiği önemin üzerinde durmuştur. Nietzsche’nin bir ahlak karşıtı olmadığına doğru bir biçimde dikkat çekmiştir. Nietzsche yalnızca Hristiyanlığın ve geleneksel ahlakın eleştirmeni değildi, aynı zamanda yeni ve yüksek bir değerler bütünü yaratmaya çalışan bir filozoftu. Diğer yandan, Simmel çalışmasında gelecekteki kültürel gelişmelere dair herhangi bir olumlu görüş ileri sürmemektedir; sadece yeni bir dinin aydınlanma sürecini durdurma olasılığını reddetmektedir.

Yine de, Simmel Nietzsche’nin etik üzerindeki önemini Kopernik’in kozmoloji üzerindeki önemine benzeterek kabul etmektedir. Simmel Nietzsche’yi bir kültür filozofu olarak tartışmakla kalmayıp onun metafiziğini de eleştirel bir biçimde incelemiştir. Simmel’in, Nietzsche’nin bengi dönüş kavramına olan eleştirisi oldukça meşhurdur, hatta bu eleştiri kimileri tarafından bu kavramın tam anlamıyla çürütülmesi olarak değerlendirilmektedir. Ancak, ben kendi Nietzsche yorumumda durumun böyle olmadığını göstermiştim; zira Simmel’ın karşı örneğinde dolaylı olarak Nietzsche’nin sahip olmadığı metafiziksel varsayımlar bulunmaktadır. (Sorgner, 1999, s.60-70). Simmel’ın çalışmaları Nietzsche’nin çalışmalarıyla bazı benzerliklere sahiptir. Simmel de sık sık aforizmalar ve denemeler yazmıştır. Ayrıca, Nietzsche’nin Dionysos/Apollo ayrımına benzeyen yaşam/form ayrımı onun için çok önemlidir.

Nietzsche-Almanya

Filozof Karl Jaspers (1883-1965), 1936 yılında Nietzsche üzerine bir yorum kitabı yazmıştır. Bu kitap, Nietzsche’nin hayatını ve düşüncesini birleştiren harikulade bir kitaptır. Kitap, asıl olarak Nietzsche’nin çalışmalarının insan doğası ve insani yönüne odaklanmasına rağmen, Nietzsche’nin kültürel ve felsefi yanlarına da değinmiştir. Jaspers, Nietzsche’nin bengi dönüş kavramını bu kitapta detaylı bir şekilde irdelemiştir. O, Nietzsche’nin (yaratıcı eylemden elde edilen kendine yeterlik ve kendine güven olarak ele alınan) güç istencine dayalı insan doğası kuramını, artan nihilizme karşı tüm toplumu kapsayan bir dünya görüşü olarak yorumlamıştır. Jaspers, Nietzsche’nin insanların bir şeyleri doğru sayma ihtiyacını fark ettiğini görmüştür; filozofun hastalığının ve yalnızlığının dünya görüşü üzerindeki etkisine vurgu yaparak insan olarak Nietzsche’yi [onun] felsefesiyle bağdaştırmıştır.

Jaspers’in Nietzsche üzerine bireysel yorumları etkileyici ve Nietzsche’nin felsefeye yaklaşımı hakkındaki anlayışı doğru olsa da Jaspers, Nietzsche’nin dünya görüşündeki tutarlılığın önemini takdir etmekte başarılı olamadı. Jaspers’e göre Nietzsche bir duruma başka bir durumdan daha fazla değer biçmediği için ortaya koyduğu her şeyle çelişmektedir. Aslında Nietzsche’nin çalışmasındaki göze çarpan tutarsızlıkları bakış açısına uygun bir biçimde ele aldığımız zaman, Jaspers’ın düşüncesinin çok da doğru olmadığını görürüz. Örneğin, Nietzsche nihilizmi hem yerer hem de över. Nihilizmi yerer, çünkü insanların hayatta kalmak için düzene ihtiyacı vardır ve düzen nihilizm varken var olamaz. Ne var ki, Nietzsche insanların direncinin artmasıyla ortaya çıkan nihilizmi över. Çünkü bu bağlamda nihilizm, insanların onları yöneten eski dünya görüşünden kurtulmasını sağlayarak onların mevcut güçlerine uyacak bir düzen kurmasını sağlar. Ancak Jaspers insanların direncinin azalmasıyla ortaya çıkan nihilizmi eleştirir çünkü kurtuldukları dünya görüşü yeni oluşacak dünya görüşünden daha fazla direnç talep eder. Diğer yandan Jaspers nihilizmi över, çünkü insanların ileri bir çabaya ulaşmak için güç toplamaları gerektiğinde koyvermişlik işe yaramaktadır.

(Karl Jaspers)
(Karl Jaspers)

Bu örnekten de görüleceği üzere, Nietzsche’nin bir kavrama nasıl bir tutumla yaklaştığı önemlidir. Ancak kavramların değerlendirilmesi de Nietzsche’nin değişmez temel bir tutumu olan güç istenci metafiziğinden ortaya çıkmaktadır. Yani Jaspers’ın yaptığı gibi Nietzsche’yi tutarsız olmakla suçlayamayız. Bunları bir yana bırakırsak, Jaspers’ın Nietzsche’yi anlayışı epey iyi. Bunun sebeplerinden biri biyografilerinde bazı yönlerden benzerlikler olması olabilir. İkisi de yaşam boyu süren hastalıklardan çok fazla çekmişti. İkisi de içebakışçı bir biçimde insan doğası hakkında araştırma yapmıştı. Nietzsche sık sık kendini “ilk psikolog” olarak adlandırırken, Jaspers da (tıp çalıştıktan sonra) psikiyatride uzmanlaşmıştı. Ek olarak, ikisi de bilimlere büyük bir değer atfetmişti. Jaspers felsefenin sadece bilimsel sonuçlar göz önünde tutulduğunda mümkün olacağını düşünmüş; Nietzsche de metafiziksel kavramlarının bilimsel bir kafa yapısına sahip olan insanların ilgisini çekmesini istemişti.

Yirminci yüzyılın önemli Alman filozoflarından biri olan Martin Heidegger’i (1889-1976) de unutmamak gerek. Heidegger’in Nietzsche üzerine olan düşünceleri 1936 ve 1940 yılları arasında verdiği derslerden ve 1940 ve 1946 yılları arasında yazdığı ilgili incelemelerden kaynaklanmıştır. Heidegger’e göre yukarıda bahsedilen zamanda Nietzsche’yle olan ilişkisi, Heidegger’in kendi düşüncesinde oluşan değişikliklerin kısmen sebebi olarak görülebilirdi. Heidegger’in Varlık ve Zaman’ı (1927) yayınlattığı dönemlerde Nietzsche’nin görünür bir etkisi yoktu. Sonraları Heidegger, Dasein’in tarihdışı, esas ve biçimsel kuruluşuyla ilgilenmiştir. Dasein, Heidegger’in “insan” için kullandığı bir terimdir. Bununla birlikte, Heidegger’in Nietzsche’ye olan ilgisi onu Varlık’ın tarihselliğine döndürmüştür. Bu da, Heidegger’in kültür felsefesiyle ve özellikle de nihilizmin sorunlarıyla ilgilenmeye başlamış olduğu anlamına gelir. Kısacası Nietzsche’nin bir kültürel analist olarak fevkalade özellikleri Heidegger’in düşüncesinin değişiminde önemli bir rol oynamıştır.

Heidegger Nietzsche’nin güc istenci ve bengi dönüş kuramlarını metafiziki kuramlar olarak yorumlamıştır. Aynı zamanda Nietzsche’yi bir metafizik eleştirmeni olarak görmüştür. Bu bağlamda, Heidegger’in yorumuna göre Nietzsche’nin felsefesi tutarsızdır. Bu, Nietzsche’nin nihilizmi aşmak için metafiziği aşmaya çalışmasından kaynaklanıyordu. Ama Nietzsche bunu başaramamıştır. Ancak Heidegger kendisinin metafiziği aşarak nihilizmi aştığını düşünüyordu. Aslında Heidegger Varlık ile ilgilenirken nasıl metafiziği aşabildiğini iddia edebilir, diye de düşünmeden edemiyor insan.

Hubert Dreyfus’a göre, “Heidegger bizim en derin endişelerimizi değerler olarak düşünmemizin nihilizm olduğunu” ve “kültürel davranışların kökenlerini kaybetmediğimiz sürece bizim icraatlarımızı yönlendireceğini ve hayatlarımızı daha anlamlı kılacağını iddia etmektedir” (Guignon, ed., 1993, s. 293, 294). Eğer bir kimse değerler hakkında konuşuyorsa kendini onlardan uzaklaştırabilir de. Bir kimse bu değerleri bilinçsizce yerine getiriyorsa işte o zaman bu değerler zorunlu, tartışmasız ve doğal olarak değerlendirilebilir. Ayrıca, sadece bir insanın değil de bütün bir toplumun bir anlam çerçevesi içinde davrandığını anlamak ve bunun değerini bilmek önemlidir. Bir toplumun ortak bir geçmişe, dünya görüşüne, normlara ve niyete ihtiyacı vardır.

Heidegger’e göre mevcut toplumumuzda böyle bir ortak payda yoktur. Toplum teknolojinin boyunduruğu altındadır. İnsanlar ve makineler aynı muameleyi görmektedirler; ikisi de verimlilik arttırma araçlarıdır. Ancak nihilizme yol açan teknoloji değil teknolojinin boyunduruğu altına girmemizdir. Bu noktada insanların yapması gereken tekrar kendilerine yol bulmaktır; yani Heidegger’in sözleriyle mevcut nihilizmden kaçınmak için yeni kökler bulmak gerekmektedir.

(Martin Heidegger)
(Martin Heidegger)

Heidegger’in sonraki dönemindeki düşüncelerinin özetine bakıldığında Nietzsche’nin felsefesinden çok bir farkı olmadığı görülmektedir. Nietzsche de aynı dünya görüşüne sahip olan bir toplumun önemini vurgulamıştır ve bunu değerlerin yeniden değerlendirilmesini sağlamaya çalışarak oluşturmaya çalışmıştır. Yine, Nietzsche mevcut nihilizmin aşılması gerektiğini vurgulamıştır ve insan eylemlerinin temeline koyulması için ortak bir dünya görüşü olması gerektiğini söylemiştir. Heidegger’e göre böyle bir toplum ancak “dünya sayesinde”, yani doğal bir şekilde mümkündür. Diğer yandan, Nietzsche için böyle bir toplum insanın kendi elleriyle mümkündür.

Heidegger’in, Nietzsche’nin metafiziği aşarak nihilizmi aşamadığını iddia etmesinin nedeni Nietzsche’nin metafiziği aşamamasının sebebinin değer sorunlarıyla çok fazla ilgilenmiş olmasıdır. Zaten değer sorunlarıyla ilgili olmak zorunlu olarak nihilist bir dönemde olmayı gerektirir. Bu kesinlikle doğrudur. Nietzsche’nin bundan başka bir iddiası da yoktu. Nietzsche kendi değerlerini toplumu değiştirmek adına ortaya koymuştur. Heidegger’e göre birinin değer sorunlarıyla bilinçli olarak ilgilenmeden toplumda değişiklik yaratıp yaratamayacağı tartışmalı bir konudur. İşte Nietzsche ve Heidegger’in kültür felsefesindeki farkı budur. Heidegger’in unuttuğu şey şuydu: Eğer biri yeni bir dünya görüşü geliştirmek için değer sorunlarıyla ilgileniyorsa, bu tavrın altında yeni dünya düzeni kurulduğunda da değer sorunlarıyla ilgilenmek olmamalıdır (zira böyle olursa nihilizm devam eder).

Ayrıca Heidegger’ın yorumunda Nietzsche’nin tutarsızmış gibi gözükmesinin sebebi Heidegger’in metafiziği değer yargılarıyla bağlı bir dünya görüşü olarak anlamasından kaynaklanmaktadır. Heidegger için metafizik nihilizmi temsil eder; bu yüzden de nihilizmi aşmak için kullanılamaz. Bu tabii ki Nietzsche’nin metafizikten anladığı şeyden çok farklıdır. Nietzsche metafiziği iki-dünyalı felsefeyle (Ç.N: Platon’da olduğu gibi) buluşunca eleştirmeye başlar. Yine de eğer metafizikten anladığımız şey dünyanın nihai yapısının kuramı ise Nietzsche’nin kendisi de metafizikçidir. Bu şekilde ele alınırsa, Nietzsche tutarsız olmadan hem bir nihilist hem de bir metafizikçi olabilir.

Nietzsche üzerine ayrıca bir yazı yazmamasına rağmen ondan oldukça etkilenen iki filozof da Theodor W. Adorno (1903-1979) ve Arnold Gehlen’dir (1904-1975). Olumlu görüşlerindeki farklılıklara rağmen çağdaş kültür analizlerinde aynı fikirdeydiler ki bunun en büyük sebebi de büyük olasılıkla Nietzsche’nin mirasıydı. Gehlen, Adorno ve Nietzsche’nin ilgi alanları aynıdır: felsefe, sosyoloji ve sanat. Adorno 1963 yılında verdiği bir derste büyük filozoflar arasında onun Hegel’den bile daha çok etkileyenin Nietzsche olduğunu söylemiştir. Bu özellikle ilginçtir çünkü Adorno’nun da içinde bulunduğu Hegel-Marx geleneği ile gelişmiş Frankfurt okulunun birçok üyesinin genelde Hegel-Marx’dan etkilenmesi beklenir.

Gadamer ve Habermas Nietzsche’den çok da etkilenmediği için bakacağımız son büyük filozof Peter Sloterdjik (1947- ) olacak. Sloterdjik’in 1983 yılında yayımlanan ilk önemli çalışması olan Sinik Aklın Eleştirisi, onun Alman felsefesinde bir anda parlamasını sağlamıştır. Üç yıl sonra Nietzsche’nin Tragedyanın Doğuşu’nu kendi okumasıyla ve yaklaşımıyla yayınlamıştır; bu eser çok özgün, kişisel bir tarzda yazılmakla beraber diğer analitik yorumlardan da çok farklıdır. Sloterdjik, Nietzsche’nin hedeflerini kendisiyle özdeş bularak çalışmalarını “Dionysos’çu ‘Kinisizmin’ Eylemi” olarak adlandırmaktadır (Sloterdjik, 1989, p. 46) .

Sloterdjik sinisizm/kinisizm ayrımını Sinik Alın Eleştirisi adlı eserinde modernitenin sorununu tanımlayıp çözmek için kullanmaktadır. Sinisizm, Aydınlanma hareketiyle ortaya çıkan, toplumumuzda bulunan tipik bir ruh halidir. Sinisizm aydınlanmış yanlış bilinçtir” (Slotedjik, 1987, p.5). Bu da şu demektir: Sinik, hiçbir kesin değere ve özel dünya görüşüne inanmayan fakat halen geleneksel ilkeleri temel alarak kurulmuş kurumlara bağlı kimsedir. Bu durum siniğin bedbaht hissetmesine yol açar, çünkü o artık inanmadığı ilkelere bağlı yaşamak zorundadır. Tipik bir örnek, bilimsel araştırmaların bize işe yarar bir şeyler sunabileceğinden şüphe duyan bir astrofizik profesörüdür. Sloterdjik, Adorno’yu tipik bir sinik olarak adlandırmaktadır.

Sloterdjik’e göre sinisizmin alternatifi kinisizmdir. Tıpkı sinik gibi kinik de aydınlanmıştır. Ancak bu kiniğin bedbaht hissetmesine yol açmaz, aksine bu kiniğin kendi bedenini özellikle de düşük dürtülerini tasdik etmesini, tutkuyla gülmesini ve hayatı kutlamasını sağlamaktadır. Sloterdjik, Nietzsche’yi de bir kinik olarak görür, fakat bu yanlıştır. Nietzsche’ye göre “hayat ve dünya sadece estetik görüngü olarak ebediyen meşrulaştırılmıştır”. Bu, Nietzsche’nin Apollon’cu istikrarın ve düzenin hayatta kalmak adına önemli olduğunu düşünmesini açıklar. Bu da onun, Sloterdjik’in bizim inanmamızı istediği gibi Dionysos’çu bir kinik olmadığını gösterir. Buna rağmen Sloterdjik, Tragedyanın Doğuşu’ndan birkaç esas noktayı vurgulamıştır. Örneğin: “kitabın çarpıcı teması trajik ve trajik olmayan arasındaki ilişkidir.” (Sloterdjik, 1989, p. 52)

Nietzsche ve Üçüncü Reich

Nietzsche üzerine yapılan tartışmalarda, Nietzsche’nin proto-faşist, Yahudi düşmanı ve gözü dönmüş bir Alman milliyetçisi olduğu gibi görüşlerle sık sık karşılaşılır. Ancak bu görüşlerin hiçbiri doğru değildir. Bu sadece Nietzsche’nin Nazi Almanya’sındaki benimsenme sürecinin bir sonucudur. Nietzsche’ye Nazi Almanya’sında tapıldığı, yazılarının Nazi düşünürleri tarafından kullanıldığı, Hitler’in Weimar’daki Nietzsche arşivine gittiği ve Nietzsche’nin kız kardeşi Elisabeth Förster-Nietzsche’yle konuştuğu, hatta onun cenazesine katıldığı doğrudur. Ancak unutulmaması gereken bir nokta var ki Goethe ve Schiller gibi kültürel devler de Naziler tarafından kendi amaçları uğruna kullanılmıştır; dönemin Nazi filozofları ise Nietzsche’yi bir proto-faşist olarak gösterebilmek için inanılmaz yorumlamalar ortaya çıkarmışlardır.

Nietzsche-ve-Nazizm

Alfred Bäumler’ın, Nietzsche’nin sık ve sayısız Yahudi yanlısı yorumlarını ve Yahudi düşmanlığına karşı olan belirgin aşağılamalarını gösterme çabası da dikkate alınmalıdır. Bäumler’a göre, “Nietzsche’nin Yahudi hayranlığı içeren yorumları ilgi çekme aracıydı- Yahudileri Almanlara karşı kullanmak Almanların onu dinlemesini sağlayacak bir stratejiydi.” (Ascheim, 1992, pp. 250-251) Çeşitli Nazi yorumcuları şuna benzer yorumlarda da bulundular: “Nietzsche’nin 19. yüzyılın basmakalıp ve Hristiyanların Yahudi düşmanlığına karşı çıkmasının tek sebebi daha yeni ve radikal bir Yahudi düşmanlığı arayışı içinde olmasındandır.” (Ascheim, 1992, p. 251)

Nietzsche’nin Yahudiler hakkında tam bir görüşü yoktur. Nietzsche açık bir şekilde Eski Ahit Museviliğini, papazların İkinci Tapınak Museviliği ile Hristiyanlık sonrası diaspora ve modern zaman Yahudilerinden ayırır. Eski Ahit Museviliğine büyük bir saygı duymaktadır çünkü orada birçok önemli insan bulmuştur; o dönem çok güçlü ve destansı bir kültürü temsil eder. Nietzsche de hayata karşı bu biçimde bir tavrı çok sevmektedir. Onun eleştirileri her zaman Papazların İkinci Tapınak Museviliğinedir “çünkü o bu dönemden Hristiyanlığı doğurduğu için nefret etmiştir.” (Schacht, ed., 1994, p. 215). O Museviliği ırksal sebeplerden dolayı kınamamıştır ve ona göre Yahudilerin belirli bir özü de yoktur. Son olarak “[onun] koruduğu, sevdiği ve kendi ‘yeni Avrupa’sı’ için de iyileştirici bulduğu” (Schacht, ed., 1994, p.215) Hristiyanlık sonrası Diyaspora ve modern zaman Yahudileri de olmuştur. Bu Nietzsche’nin Yahudi düşmanı olmadığını belirgin bir hale getirmiş olmalıdır; hatta çeşitli yerlerde Nietzsche kendini “anti-antisemitist” olarak adlandırmıştır. Dahası 1870 yıllarında Nietzsche’nin İsviçre vatandaşı olduğunu, Almanlar hakkında çoğu görüşünde de Almanları aşağıladığını, kendisini de ‘iyi bir Avrupalı’ olarak gördüğünü unutmamak lazım. Nietzsche ayrıca Avrupa uluslarının birleştirilmesi üzerine çalışılması gerektiğini de öne sürmüştür (İnsanca, Pek İnsanca 1, 475); bu bağlamda onu bir proto-faşist olarak adlandırmak yerine (ki zaten olmadığı çok açık) Avrupa topluluğunun fikir babası olarak görmek daha uygun olacaktır.

Çağdaş Almanya’da Nietzsche

Ağustos ayında haber dergisi Der Spiegel bir nüshasının (No. 34, 2000) büyük bir bölümünü bu adama ve onun mirasına adamıştır. Eğitimli halkın Nietzsche hakkında haberdar olduğu bir önceki olay Eylül 1999 yılında gerçekleşen Sloterdjik/Habermas tartışmasıydı. Bu tartışma Habermas’ın öğrencisi olan Thomas Assheuer’in ‘Zerdüşt Projesi’ (çeviri bana aittir) adlı makalesinin haftalık Alman gazetesi Die Zeit’ta yayınlanmasıyla başladı (2 Eylül 1999). Bu makale Sloterdjik’in Schloss Elmau’da bir Heidegger konferansındaki konuşmasına (16-20 Haziran 1999) cevaben yazılmıştır. Assheuer Sloterdjik’in Nietzsche’yle benzerliklerini göstermiştir. Bu makalede, Assheuer, Sloterdjik’in Üstinsan (Übermensch) hakkındaki düşüncelerinin Nietzsche’ye çok büyük benzerlik gösterdiğini ve Sloterdjik’in en son düşüncelerinin totaliter bir sisteme yol açacağını belirtmiştir.

Reinhard Mohr, Der Spiegel’de (No. 36, 1999) daha ileri gidip Sloterdjik’in tartışırken faşizan retorik kullandığını iddia etmiştir. Burada, Sloterdjik’in konuşmasının genetik mühendislik gibi antropoteknikler için bir kodeks arayışının önemi üzerine olduğunu belirtmem gerekiyor. Sloterdjik’in faşizan retoriğiyle ve felsefesinin içindeki totaliter eğilimlerle suçlanmasına yol açan sebeplerden bazıları konuşmasında çoğunlukla Heidegger, Platon ve özellikle de Nietzsche’yi kaynak göstermesiydi.

Bu suçlamalara cevaben Sloterdjik, Habermas’ı ona karşı bir kampanya başlatmakla suçladı. Bu tartışmanın adı bu yüzden Sloterdjik/Habermas tartışması olmuştur. Bununla birlikte tartışmaya katılan önde gelen filozoflardan bazıları Frankfurt Okulu’ndan olmamalarına rağmen Sloterdjik’in konuşmasını eleştirmişlerdir.

Die Zeit (23 Eylül 1993) gazetesinde Manfred Frank, Sloterdjik’i Plato’nun ve Nietzsche’nin ‘soy fantezilerine’ gönderme yapmasıyla suçlamıştır. Frank iyice ileri gidip Sloterdjik’in, Nietzsche’nin kelimelerini kullanarak retoriği ile Nazi jargonu arasında bir karşılaştırmadan kaçınmak için hiçbir şey yapmadığını söylemiştir.

Die Zeit gazetesinde aynı gün yayınlanan bir makalede Ernest Tugendhat, Sloterdjik’in konuşmasında sadece gücün kodeks belirleniminde kayda değer olduğunu söylemesini politik olarak sorunlu bulduğunu belirtmiştir. Ancak bu önerme Sloterdjik’in konuşmasında dolaylı olarak geçerken Nietzsche ve Hitler’de doğrudan geçmektedir.

Benim şu anki amacım için önemli ve ilgili nokta şudur: Almanya’nın birçok önde gelen filozofu, Nietzsche’nin kelimelerinin kullanarak ve Nietzsche’nin ve Platon’un politik görüşlerine gönderme yaparak, Hitler’in düşüncesine, faşist retoriğine, Nazi jargonuna ve totaliter devlet fikrine yönelik doğrudan bağlantı kurmuşlardır. Bence bu, Almanya’da Nietzsche’ye yönelik olan Friedrich Nietzsche ve Üçüncü Reich beraberliği tavrının halen devam ettiğini en somut şekilde gözler önüne sermektedir. Fakat ben, Nietzsche’nin Yahudi yanlısı, anti-antisemitist, milliyetçilik karşıtı ve iyi bir Avrupalı olduğunu vurgulamak isterim.

Yazar: Stefan Lorenz Sorgner
Çevirmen: Güncel Oğulcan Ülgen
Kaynak: Philosophy Now, Sayı: 29, Sy: 9-12

Kaynakça

  • Aschheim, Steven E. The Nietzsche Legacy in Germany 1890-1990.
  • University of California Press, 1993.
  • Guignon, Charles, ed. The Cambridge Companion to Heidegger. CUP, 1993.
  • Heidegger, Martin Nietzsche, (trans. David Farrell Krell) San Francisco,
  • Harper & Row, Vol. 1 1979 and Vol.2 1984.
  • Jaspers, Karl (1936) Nietzsche: An Introduction to the Understanding of His
  • Philosophical Activity. (trans. C.F. Wallraff and F.J. Schmitz) Johns Hopkins
  • University Press, 1998.
  • Schacht, Richard, ed. Nietzsche, Genealogy, Morality: Essays on Nietzsche’s
  • On the Genealogy of Morals. University of California Press, 1994.
  • Simmel, Georg (1907) Schopenhauer and Nietzsche. (ed. and trans. by H.
  • Loiskandl, D. Weinstein and M. Weinstein) Univ. of Illinois Press, 1991.
  • Sloterdijk, Peter. Critique of Cynical Reason. Univ of Minnesota Press, 1987
  • Sloterdijk, Peter. Thinker on Stage: Nietzsche’s Materialism. (trans. from the
  • German by J.O. Daniel) Univ of Minnesota Press, 1989.
  • Sorgner, Stefan Lorenz. Metaphysics without Truth: On the Importance of
  • Consistency within Nietzsche’s Philosophy. Munich, Utz Verlag, 1999.
Please complete the required fields.