Nietzsche’nin modern ateizmin en önemli figürü olduğu su götürmez bir gerçek; ancak bunu, ona nadiren atıfta bulunan hatta ondan bahsetmeyen zamane inançsızlarının ürünlerinden anlayamazsınız. Bugünün ateistleri, tutkuyla öğütledikleri fikirlerin tarihine dair geniş, kapsamlı bir cehalet örgütlüyor ve 19. yüzyıl Alman düşünürünün hafıza boşluğuna sevk edilmesini tercih edebiliyor olmalarının birçok nedeni var. Birkaç istisnayla beraber, günümüz ateistleri hevesli ve saldırgan liberaller. Nietzsche, acemice, liberal değerlerin Yahudi ve Hristiyan tektanrıcılığından türediğini belirtti ve bu değerleri aynı sebeplerden dolayı reddetti. Ateizmin ve liberalizmin birlikte olduğu, hüküm sürmüş bir mefhuma dair hiçbir kaynak yok -mantıkta ya da tarihte. Bu olguyu açıklayacak olursak, Nietzsche bugünün ateistleri için yalnızca utanç olabilir. Daha kötüsü, Nietzsche’nin, tam olarak hor görüp dalga geçtiği türde, dini bütün birer özgür düşünür haline geldiklerinden belli belirsiz şüphelenmeden de edemiyorlar; insanlığa duydukları tiksindirici ihtiram içinde, gürültü patırtı çıkartıyorlar ve liberal umutlarına yöneltilen herhangi bir eleştiriye çirkef bir biçimde eleştirel yaklaşıyorlar.

Bu geçmişe karşı, Peter Watson ve Terry Eagleton’ın Nietzsche’yi, teizmin geri çekilmesi üzerine yaptıkları araştırmada asıl kaynak olarak almaları canlandırıcı bir gelişme. Başarılı ve entelektüel bir tarihçi olan Watson’a göre Nietzsche, Birinci Dünya Savaşı’ndan önce mevcut olan yüksek burjuva medeniyetinin, kendini fark etmeden içinde bulduğu “nihilist çıkmazını” teşhis etti.

İlk olarak 1882’de basılan, Nietzsche’nin “Tanrı öldü” deyişi, bilimin (özellikle Darwinizmin) açığa çıkardığı “özünde düzen ve maksat olmayan dünyayı” tarif etti. Teizmin güvenilirliğinin kalmamasıyla beraber, maksadın gelecekte insanlar tarafından oluşturulması gerekirdi -ancak ne tür bir maksat ve hangi insanlar tarafından? Geçen yüzyıla şekil veren düşüncelerin gözle görülür bir şekilde birbirine geçen özetinde; The Age of Nothing, Nietzsche’nin teşhisinin politik yelpazenin bazı şaşırtıcı kesimlerinin de dahil olduğu, kültürel yaşamın bir çok alanında karşılık bulduğunu gösteriyor.

Nietzsche’nin fikirlerinin; emperyalizme, daha sonra faşizm ve nazizm’e gerekçe olarak kullanıldığı bilinse de Watson, Nietzsche’nin Bolşevik düşüncesinde de büyük bir etkisinin olduğunu ifade ediyor. İlk Sovyet eğitim komiseri Anatoli Lunaçarski (kendisi aynı zamanda devletin sanat sansüründen sorumluydu ve enfes bir unvan olan Aydınlanma Komiserliğini buldu), kendisini, Üstinsanın komünist bir uyarlamasının geliştirilmişi olarak görüyordu. “Emek ve teknoloji ile, [yeni insan] kendisinin tanrı olabileceğini keşfetti ve amacını tüm dünyaya bildirdi,” diye belirtiyor Watson tarafından alıntılanan bir paragrafta.

Troçki de hemen hemen aynı düşünüyordu, sosyalizmin “daha yüksek bir sosyal-biyolojik tür” yaratabileceğini düşünüyordu. Lenin her zaman Nietzsche’nin düşüncelerinin Bolşevizme aktarılmasına karşı çıktı. Ancak Sovyet lider, Nietzsche’den Tragedyanın Doğuşu‘nun bir kopyasını kişisel kitaplığında ve bir adet Zerdüşt’ü Kremlin ofisinde tutuyordu ve Lenin’in, yeni Sovyet devletinin her yerine yapılmasını hüküm niteliğinde emrettiği ‘Tanrıya meydan okuyan kulelerde’ bulunan vasiyetinde, bu külte ait izlerden biraz daha fazlası var.

Öyle görünüyor ki az da olsa bu kuleler inşa edildiyse, Sovyet yetkilileri enerjilerini durmaksızın din karşıtı kampanyalar yürütmeye değil, kuleleri inşa etmeye adamış demektir. Militan Ateistler Birliği, “dinler bilimle yanlışlanabilir” mesajını yaymak için kurulmuş. Dini yapılar zapt edilmiş, yağmalanmış ve başka amaçlar için kullanılmaya bırakılmış ya da yerle bir edilmiş. Yüz binlerce inanan yok edilmiş ancak onlar ve onların batı ülkelerindeki hayranlarının kendinden emin bir şekilde ümit ettiği yeni insanlık bulunması zor bir şey olarak kalmaya devam ediyor. 1937’deki Sovyet nüfus sayımı gösterdi ki “dini inanç ve faaliyetler hala büyük ölçüde yaygın”. Hatta yalnızca birkaç hafta önce, Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin istihbarat ve gizli servisi olan KGB’nin -70 yılı aşkın süredir “bilimsel ateizmin” ürünü olan kurum- evladı olan Vladamir Putin Ortodoks Noel kutlamalarına öncülük etti.

Şu anda dünyanın bir çok yerinde dinlerin öldüğüne dair hiç bir işaret yok; hatta tam tersi. Yine de Watson, 20. yüzyılın çoğunluğunda “Tanrı’nın ölümünün” kültürel bir gerçeklik olduğunu düşünmekte haksız değil ve o, dirayetle, Nietzsche’nin zorunlu -hiçbir doğaüstü inanca dayanmayan bir değer sistemi inşa etme ihtiyacı- şekillenmiş düşüncesini değişik yöntemlerle ve bir çok alanda araştırıyor. Tamamen seküler bir etik daha önce denendi (Jeremy Bentham ve John Stuart Mill’in faydacı felsefeleri bariz örnekler) ama Nietzsche seküler değerlerin dayandırıldığı teistik anlayış ve değerleri tanımlayarak işi kıyaslanamaz bir şekilde daha zor hale getirdi. Geniş bir aralığa yayılmakla beraber, Watson, Neitzsche’nin ikna edici yansımasının izlerini filozof Henri Bergson, William James ve G.E Moore, ressam Matisse ve Kandinsky, fütürist besteci ve modernist şairlerde (özellikle Mallarme ve Wallace Stevens), Beats haraketi ve 60’lar karşı-kültüründe ve psikoterapik inançlar gibi çeşitli alanlarda takip ediyor.

Watson, Nietzsche’nin iddiasının kültürel yaşantının neredeyse her yerinde yankılandığı gösterirse ve eğer bu aptalca bir hata değilse; Eagleton’a göre, kültüre yönelen bu odaklanma dikkat dağıtıcıdır. Edmund Burke ve T.S Eliot -her ikisi de inançlı olmalarına rağmen dinleri büyük ölçüde kültürel kavramlar olarak değerlendirdiler- hakkında tartışırken cevabı belli olan bir soru soruyor: “Kültür, inanç-öncesi dönemde insanları ve aydın kesimi bir arada toplama hususunda ruhani bir birliktelik haline gelmede başarılı olabilir miydi? İnanca bağlı kadercilik söz konusu olduğunda gündelik davranışlarla ilgili olan esrarengiz gerçekleri beraberinde getirebilir miydi?” Tarihsel olarak, dinin kültürden ayrı olması fikri oldukça anormal -özellikle Hristiyanlık öncesi ve batılı olmayan inançlarla aynı kefede olmayan Hristiyanlık inancında. Ancak Eagleton diğer dinlerle o kadar ilgilenmiyor ve onun için sorusunun cevabının “hayır” olması gerektiği oldukça açık.

Kültür, basit bir şekilde, dinin duygusal gücünden eksik değil: “Tarih boyunca hiçbir simgesel düzen, sayısız kadın ve erkeğin gündelik varoluşunu engin gerçeklerle bağdaştırmada dinin gücünü karşılayamadı.” Daha önemlisi din -özellikle Hristiyanlık- keskin bir kültür eleştirisini bünyesinde barındırıyor. Herhangi bir sosyal düzene eşlik eden baskıya karşı değişmeyen bir protesto olan Hristiyanlık, “eğer adil ve merhametli toplumlar olarak yeniden doğmak istiyorlarsa, hayatlarımızın biçimi, mutlaka radikal bir ayrışmadan geçmeli” mesajını veriyor. Bu istekte bulunurken, Eagleton “Hristiyanlık, Nietzsche’nin kendi kuramından muhtemelen daha trajik bir öğreti, bunun nedeni kesinlikle Hristiyanlığın, ızdırabı kabul edilemez olarak ele alması” çıkarımında bulunuyor.

Bu ilginç bir önerme, ancak ne Hristiyan inancı ne de Nietzsche’nin felsefesi trajik bir hayat anlayışı ifade ediyor denebilir. Eğer Yehova çarmıhın üzerinde ölseydi ve ölü olarak kalsaydı bu bir trajedi olurdu. Ancak Hristiyan öyküsünde, İsa diriltilmiş ve dünyaya geri dönmüştür. Muhtemelen bu yüzden Dante’nin muhteşem şiirinin adı İlahi Tragedya olmadı. Antik düşünürler tarafından anlaşıldığı mantıkta, tragedya gereklilik ve değiştirilemez katiyeti ifade ediyordu. Hristiyanlığa göreyse, ilah tarafından arındırılamayacak hiçbir günah yoktur hatta ölüm bile geçersiz kılınabilir.

Nietzsche de en nihayetinde trajik bir düşünür değildi. Erken dönem çalışmaları; derin bir liberal rasyonalizm sorgusu, trajedi değil ama talihsiz hatalar ve ilham verici öğrenim deneyimleri içeren modern bakış açılarını içeriyordu. Bu sıradan inanışın aksine, Nietzsche antik Yunanların trajik dünya görüşünü diriltmek istedi. Fakat bu dünya görüşü ancak yaşanacak önemli şeyler kaderde varsa bir anlama sahip oluyor. Yunan inancı ve dramasından anlaşıldığı üzere tragedya hiçbir arzu tarafından geri çevrilemeyecek değer çatışmalarına gerek duyuyor; Nietzsche’nin daha sonraki çalışmalarında uydurduğu mitolojideyse, tanrıvari Üstinsan, canı istediği gibi değer yaratarak ve yok ederek her hangi bir trajik çatışmayı sona erdirebilir ve hükümsüz kılabilir.

Eagleton’ın deyimiyle, “Özerk ve kendi kendine karar verebilen Üstinsan yine de sahte bir dinbilimin parçasıdır.” Tragedya anlayışını korumayı amaçlayan Nietzsche sonunda başka bir anti-trajik inanış üretmekle kaldı: insanlığın abartılı bir versiyonu.

Hristiyanlığın anti-trajik tabiatı Eagleton için bir sorun teşkil ediyor. Ona göre, Hristiyanlığın iletisi, kurulu yaşam düzenleri için radikal bir bozgun çağrısında bulunuyor -devrim niteliğinde bir istek, ama Tanrının krallığı ve insanlık her zaman sıradışı olacağı için aynı zamanda trajik bir istek. Sorun, tarihsel İsa’nın böyle bir şeye inanıyormuş gibi görünmüyor olması. Onun toplum düzenini hor görmesi; dünyanın sonunun mecazen değil, Augustine’nin sonradan ileri sürdüğü gibi, gerçekten geliyor olması kanaatinden ötürüydü. Tersine, devrimler tarihin devam edeceği gibi temel bir inanışla hareket etmeli ve gücü yakalamayı başardıkları zaman düzeni muhafaza etmek için yoğun bir uğraş sergilemelidir. Devrim yapanlar, trajik sahnedeki figürler olmaya dair çok ufak bir ilgiye sahiptir. Belki de Eagleton Lenin hakkında biraz daha fazla okumalıdır.

Ciddi politikalarmış gibi görünen herhangi bir şey bulmakta başarısız olsa da Eagleton, yoğun ve zorlayıcı olan inancın devam eden gücüne dair önemli şeyler üretiyor. Bu kitabı rastgele açarsanız düşünceleri, tek bir sayfasında bile onlarca ağır tezden toparlanmış felsefe ya da sosyolojiden daha fazla harekete geçiren argüman bulursunuz. Modern düşüncedeki çoğu kritik dönüm noktası açıklayıcı bir biçimde incelenmiş. Eagleton’ın Romantizm’in dini boyutları hakkındaki tartışmaları öğretici nitelikte ve postmodernizmin onun yaptığı yapısökümünü okumak keyifli. Kendisi, “Aydınlanmanın -bugünlerde ağır bir şekilde mitleştirilen hareket, çoğunlukla dağınık ve hoş olmayan şekilde dar görüşlü, gerçeklikle neredeyse hiç bir bağı bulunmayan kavram-sınırları” analizinde olağanüstü biçimde akıllı.

Protestan rasyonalistler bu kitabı gayet güzel çalışabilirlerdi ancak nedense çoğunun böyle bir şey yapacağından şüpheliyim.

Nietzsche Tanrının öldüğünü düşünmekte haklı mıydı? Bu aslında -Nietzsche’den oldukça etkilenen Alman sosyolog Max Weber’in inancına göre modern dünyanın kapitalizmin ve sekülerleşmenin yükselişiyle efsaneler ve gizemler için kapasitesinin kalmamasıyla mı alakalı? Ya da değişen yalnızca cazibenin şekli mi? Önemlisi, Nietzsche’nin bahsettiği yalnızca Hristiyan Tanrısı değildi. O her ne şekilde ortaya çıkarsa çıksın her türlü aşkınlıktan bahsediyordu. Bu bağlamda Nietzsche düpedüz yanılıyordu. “Tanrının ölümü” çağı inanç dışındaki bir aşkınlık arayışıydı. Dünyanın bilim yoluyla devrimi ve kurtuluşu efsaneleri, aşkın inançta anlam kazandıran rol olmaya devam etti, tıpkı Nietzsche’nin kendi efsanesi Üstinsanda olduğu gibi.

Hristiyan kurtuluş umutlarıyla büyüyen (o, eninde sonunda, Lüteriyen bir papazın oğluydu) Nietszche, sonunda, erken dönem çalışmalarında düzeltmeye çalıştığı türdeki trajik yaşam anlayışını kabul etmeyi başaramadı. Yine de onun liberal rasyonalizm eleştirisi her zamanki gibi etkileyici olmaya devam ediyor. Ustaca bir ironiyle tartıştığı gibi, dünyanın tamamen anlaşabilir hale getirilebileceği kanaati olan inancın nesnesi: rasyonel sorgunun önermesinden ziyade metafiziksel bir iddia. Bizim dini bütün inançsızlarımızın izin veremeyeceği türden bir düşünce. İnancın merkezi modern eleştirisinde, Friedrich Nietzsche, ateist şöleninin hayaleti olmaya devam edecek.
Kaynak: New Republic

John Gray, New Statesman’ın önde gelen kitap eleştirmeni.
Bu makale özgün olarak newstatesman.com sitesinde yayınlanmıştır.

Yazar: John Gray
Çeviri: Arya Karadaş
Kaynak: New Republic 

Please complete the required fields.