1966 tarihli kasvetli bir Time Dergisi kapağına ve 2016’da vaaz meraklısı, ateizmin tehditkar baştan çıkarıcılığına karşı inançlı olanı aşılamak için sıkı çalışan bir film serisine ilham kaynağı olan “Tanrı Öldü,” Friedrich Nietzsche tarafından keskin aforizmalarının olduğu 1882 yılının Şen Bilim’inde yazmış ve farkında olmadan 20. Yüzyılının kültür savaşlarının ayrılmaz bir tabirini yaratmıştı. Tabi ki, Nietzsche kendi zamanının kültür savaşlarına Molotof kokteyli attığını biliyordu, ama bunu sadece zevk için yapmadı. Aksine, Nietzsche’nin küt iddiası bunun hem büyük bir sorun hem de gerekli bir kavrayış olarak görmesiydi.

Daha açık olmak gerekirse, Nietzsche hiçbir zaman bir tür tanrı olduğunu söylememişti fakat yakın tarihte öldüğünü söylüyordu. Big Think yazarı Scotty Hendrick’e göre, “Bilakis, düşüncemizde olan” bilim çağının öncesi kalıntılarından oluşan tanrıdan bahsediyordu. Filozof, “yetişkin yaşamında bir ateist,” aydınlanma çağı sonrasında Hristiyan dünyasında kendine yer bulamamıştı: “Avrupa’nın artık ahlak, değer ve evren düzeni için tanrıya ihtiyacı yok; felsefe ve bilim bizim için bunları yapacak yeterli kapasiteye sahip.” Bu kaba düşünceyi kabullenmek varoluşçu bir yükün beraberinde felsefi ve atik olanı da dayatabilir: teolojik düşünce Batı felsefesi ve diline gömülmüş durumdadır, ya da Nietzsche’nin yazdığı gibi, “Korkarım Tanrı’dan kurtulamıyoruz çünkü hala dilbilgisine sadığız.”

Kendini adamış metafizik natüralist Nietzsche, tıpkı kendisinin de etkisi altında olduğu Hristiyan Tanrı’nın izlerinden kolayca kurtulamayan, sıkı dini yetiştirilişi gibi, Avrupa uygarlığının, özellikle de sık sık saldırdığı burjuva Alman halkının etkilendiğini söylüyordu. “Tanrı öldü; ama insanların olduğu gibi, binlerce yıldır hala onun gölgesini gösterdikleri mağaralar olabilir. –Ve biz– onun gölgesini de yenmeliyiz!” Tanrının “Gölgesi” ahlak konusundaki düşüncelerimizin izini sürer. Dinin yokluğunda bile dini düşünceyi bırakma korkusuyla ona tutunuyoruz. Merak ettiğimiz, yerini alacak olan şey, yaygın ve yıkıcı nihilizm dışında, Nietzsche’nin kaçınılmaz olduğunu düşündüğü bir durum muydu?

Nietzsche bilimsel söylevlerin bile kutsal/tanrısal düşüncelerden etkilendiğini gördü. “Doğada kanunlar var söylemine dikkat edelim,” diye yazıyor Şen Bilim’de, “Sadece ihtiyaçlar var: yöneten kimse yok, kimse itaat etmiyor, kimse kural çiğnemiyor. Bir amacın olmadığını anladığında, bir rastlantının da olmadığını anlıyorsun; ‘rastlantı’ sözcüğünün ancak amacı olan bir dünyaya karşı anlamı vardır.” İnsan anlamının kaynağını fazla uzağa çekmeden, yine de Nietzsche okuyucularını “ölüm yaşamın zıttıdır” fikrinden kurtarmaya çabalıyor – ya da sevgiyle bağlanılan bir inanışı kaybetmek felaket olacaktı.

Bunun aksine – filozof Simon Critchley bir Big Think videosunda uygun bir şekilde tabir ettiği gibi – Nietzsche Tanrı’ya olan inancımızın bizi “yalaka, korkak, itaatkar yaratıklar,” yaptığını ve de son derece tutsaklaştırdığını düşünüyordu. Biz doğada yerimizi kabullenene kadar buna devam edeceğimize inandı – tanrı düşüncesiyle dolmuş bir çağda kolay olmayan bir marifet. “Temkin ve dikkati ne zaman bırakacağız?” diye düşündü Nietzsche, “Ne zaman tanrının tüm bu gölgeleri artık bizi karartmayacak? Ne zaman tanrısızlaştırılmış doğamız olacak? Ne zaman insanlığı saf, yeni keşfedilmiş, yeni kurtarılmış doğayla doğallaştırmaya başlayacağız?”

Nietzsche’ye göre, insanların çoğu bunu hiçbir zaman yapmayacak. Ona göre “tek başına olan insanlar önem taşır; yani kahramanca.” Kahraman olamama modern çağda sıradan insanların “Son İnsan” olma yolunda kaderlerini çizerler, Hendricks’e göre bu “sessiz ve rahat, kişisel gelişimi hakkında düşünmeden yaşayan” bir şahsiyettir. Pasif bir tüketicidir. Nietzsche’nin kapsamlı elitizm/seçkincilik felsefesinde, ya da okuyucuya kişisel kahramanlık çağrısı gibi okuyabiliriz. Her iki durumda da, düştüğü kaygı 134 yıl boyunca devam etti, ve pek çok insanda çok az hafifleme belirtisi gösterdi. Diğerleri için, yüce bir varlığın yokluğu, psikolojik sağlıkları üzerinde hiç etki bırakmamıştır.

Milyarlarca Taoist ve Budistlere göre, örneğin, bu problem hiç varolmadı. Nietzsche belki de Doğu dini hakkında en az çağdaşları kadar fikir sahibiydi, bilgisinin çoğu Arthur Schopenhauer‘in Budizm hakkındaki karamsar duruşundan bozulmuştu. “[Schopenhauer’in] dünya görüşüyle kıyasla,” diye yazar Peter Abelson, “çok ciddi, Budizm neredeyse neşeli görünüyor.” Nietzsche ayni ciddiyetle, bazen tartışma nedeniyle, bazense ruh halinden, Hristiyanlığı yok saydığından daha az küçümseyerek diğer dini sistemleri de reddediyordu. Fakat Buddha’dan alıntı yaparak kendi temel estetik değerini özetliyordu: “Bağışçılarını göklere çıkarma! Bunu bir Hristiyan kilisesinde tekrarla ve anında Hristiyan olan her şeyin havasını temizleyecektir.” Tanrı inancı olmadan yaşamak, defalarca önerdiği gibi, kölelikten tamamen kurtulmuş olmak ve kendi kendinin sorumluluğunu almak demekti.

Yazan: Josh Jones
Çeviren: Çağın Nevruz Özsoy
Kaynak: Open Culture

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.