Site icon Düşünbil Portal

Öldükten sonra geri dönemeyeceğinizin üç kanıtı

Paylaş

Pek çok insan öldükten sonra ne olduğu üzerine uzun uzun düşünür. Tüm dinler ölümden sonra yaşam üzerine çeşitli teoriler öne sürer. Hıristiyanlık ve İslam, öldükten sonra gidilecek özel yerler vadederken, Budizm ölüm ve yaşam döngüsünden çıkarak, varoluşun hamster tekerine benzeyen çıkmazından kurtulmak için çözümler sunar. Peki, bunlardan herhangi biri gerçek olabilir mi?

Stephen Batchelor bir şüpheci. Eski rahip, Confessions of A Buddhist Atheist isimli kitabında Buddha’nın, yeniden doğuş kavramının dayanağı olan beden-zihin ikiliği hakkında konuşmamayı tercih ettiğini ve konunun metafiziği hakkında spekülasyon yapmaktan kaçındığını söyler. Buddha’nın ölümünden sonra ortaya çıkan dinin teolojisine, Buddha’nın kendisi bu sorunun anlamsız olduğu konusunda ısrar ettiği halde, yeniden doğuş problemi eklenmiştir.

Batchelor, yeniden doğuşu Budizm’in temeli haline getiren Budist düşünürlerden de bahsediyor. Örneğin, 6-7. yüzyıl Hint filozofu Dharmakīrti, zihnin manevi olduğunu ve maddi olan, vücut gibi, şeylerle asıl bilgiye erişilemeyeceğini söyleyen bir düalistti. Batchelor onun şüpheciliğini açıklarken -Dharmakīrti asla beyinden söz etmez çünkü fMRI teknolojisine ulaşma imkânı pek bulunmuyordu- öğrencilerin gerçeğin farkına meditasyon sayesinde ulaşabileceğini söyleyen öğretmeninden bahseder.

“Böylece yeniden doğuşun ‘kanıtı’, normal olmayan bir farkındalık seviyesindeki öznel bir deneyime dayandırılır. Eğer bu çeşit bir deneyimi yaşamadıysanız, kendinizden daha deneyimli olan ustalarınızın sözüne güvenmek zorundasınız”

Buddha’nın yoga öğretmenlerinden ayrılması da aynı sebeptendir; kendi başına keşfetmesi gereken şeyi onların sözüne göre keşfedemezdi. Aydınlandığı zamansa, eriştiği bilginin yeniden doğuş ve bu hayatta yaşadığımız her şeyin birer yanılsama olması ile alakası yoktu. Batchelor bu şekilde körü körüne inanışı Tanrı’yla “tanıştığını” iddia eden Hıristiyan mistiklerin ve uzaylılar tarafından kaçırıldığını iddia eden insanların inancına benzetiyor. İddialarını kanıtlayacak hiçbir delil yok.

Anekdotlar sorunlu olabilir çünkü günümüzde bilinci ölçme imkânına sahibiz. Bilincin işlemesini sağlayan mekanizmayı halen bulamamış olsak da (çoğu insan bunun doğaüstü bir fenomen olduğuna inanır) öldüğümüz zaman kapandığını iyi biliyoruz. Ne beden, ne zihin, ne de düalite.

Bu aynı zamanda Michael Shermer‘ın yayınlanacak olan kitabı Heavens to Earth: The Scientific Search for the Afterlife, Immortality, and Utopia‘nın da konusudur. Skeptic dergisinin kurucusu, yakın tarihli bir yazısında öldükten sonra neden geri dönüş olamayacağının üç kanıtını sıralamıştır.

Hafızanız Geri Yüklenemez

Ruhun dönüşü, kişinin bozulmadan kalan anıların bir koleksiyonu olduğu fikrine dayanır. Ancak hafıza bu şekilde işlemez. Bir anı, tekrar hatırlandığı her seferde asıl deneyimden farklılaşır. Olan şey, sizin tekrar yorumlamanızın etkisinde kalır. Bizler sabit hayvanlar değiliz; geçmişi, akışkan bir şekilde duruma göre farklı yorumlarız. Düne gözünü açan kişiyle bugün aynı olduğunu düşünseniz de nörolojik bir bakış açısına göre tam olarak aynı değilsinizdir. Kimlik sürekliliği toplum içindeki işlevselliğimizi sağlayan bir sağ kalma yeteneğidir, ancak Buddha’nın bilgisine göre kimlik bir yanılsamadır. On yıllarca, belki de yüzyıllarca inanılmıştır, ancak bu bir hileden ibarettir.

Kopyalama Mümkün Değildir

Bu nedenle, ölümden sonra sağ kalan eşsiz bir kopyanız olamaz. İkiz bir erkek ya da kız kardeş sizin bir kopyanız olabilir ancak o siz değilsiniz. Bu yüzden, Sherman’ın “nöron bağlantılarının diyagramı” olarak not düştüğü beyin konektomunuzun bir kopyasını yapma ve başka bir bedene nakletme fikri temel biyoloji karşısında kendiliğinden çürür. Shermer’ın özetlediği üzere: “Ne çoğaltma ne de diriliş, sizi yeni bir varoluş düzleminde somutlaştıramaz.”

Siz, Anılarınızdan Daha Fazlasısınız

Shermer, bazı araştırmacıların her insanda bir anı benliği ve bir bakış açısı benliği olduğu fikrini tartıştığını belirtiyor. Eğer anılarınızı (MEMself) bir bilgisayara yüklerseniz bakış açısı (POVself) değişmeden kalır. Ancak anılar deneyimin kendisine değil, aynı zamanda bulunduğunuz ortama da bağlıdır. Etrafımızda olan kişilere ve bulunduğumuz yere göre farklı hatırlarız. Tüm bakış açısının değişmeden aynı kalma fikri imkânsızdır. Sherman’a göre “Ölüm, süreklilikteki kalıcı kırılmadır.”

Budist yeniden doğuş inancı, genellikle “ektiğini biçmek” olarak özetlenen karma inancına dayanır. Ancak bu görüş, iyi insanlar sebepsiz yere acı çekerken suçluların hükümet ve iş dünyasında neden kârlı konumlar elde ettiğini açıklamaz. Bu durumun, “önceki hayatlarında iyi şeyler yapmışlardır” ya da “gelecekte acı çekecekler” şeklinde yorumlandığına tanık olmuştum. İnsanlar bir kişinin neden acı çektiği ya da başarılı olduğuna dair karmayı yalan yanlış bir şekilde idealize edecek bir açıklama bulmaya çalışırken böyle fevkalade şekillerde saçmalamayı başarıyorlar.

Bunun yerine iyi huylu sayılabilecek bir örneği düşünelim. Los Angeles trafiğinde insanların kırmızı ışıklarda telefonlarıyla uğraşırken arabalar arasında en az iki üç arabalık mesafe bıraktığını sık sık gözlemledim. Işığın değiştiğine dikkat etmiyorlar, çünkü ne ışığı ne de başkalarının rahatını umursuyorlar.

Karma onların “hakkından gelmeyecek”, ama davranışlarının bir karşılığı olacak ki bu, karma derken kast edilen şeydir. Öncelikle, arkada kalan arabalar, arada bir kaç arabalık bir mesafe olduğu için yeni ışığın yanmasını beklemek zorunda kalacak. Telefonuyla uğraşan kişinin kafasını kaldırıp etrafına uyum sağlaması için gereken ek süre faktörünü de düşününce karma için işlevsel bir karşılık elde etmiş oluyoruz: eylemlerinizin sonuçları vardır. Etrafa uyum sağlamayı becerememenizin başkalarını kötü etkilemesi, söz konusu sonucun bir örneğidir. En son selfie‘nizin Instagram’da ne kadar beğeni topladığını görmek için birilerinin önemli bir buluşmaya gecikmesine sebep olmuş, ya da en basitinden arkanızda bekleyen bir ton insanın sinirini bozmuşsunuzdur.

Sizden geriye kalan tek şey, eylemleriniz ve karakterinizdir. Fikirler, önyargılar, dinler, para, bunlar nesilden nesile aktarılır. Sonrasında hatırlanmamanız, başkaları üzerinde bir etki yaratmadığınız anlamına gelmez, adınızı herkesin hatırlamasının gezegene bir faydanızın dokunduğu anlamına gelmeyeceği gibi. Pek çoğunuzun asla fark etmeyeceği şey şudur, davranışlarınızın her daim bir karşılığı olur. Karma budur. Büyülü bir şey falan değil. Bunu etrafta her yerde görmeniz, telefonlarınızı bir dakika olsun elinizden bırakmanıza bağlıdır.

How Emotions Are Made adlı kitabında Lisa Feldman Barret bir aklın birden fazla beynin toplamından oluştuğunu yazar. Sosyal türler için bu doğrudur. Hafızamın belli bölümlerini, evliliğimizde belirli görevleri yürüten eşime aktarırken o da aynısını bana yapar. Uzun süredir bir arada olan çiftlerden biri öldükten sonra diğer eşin, bir parçasını yitirmiş gibi hissetmesinin sebebi budur. Can yakıcı gibi görünebilir ancak bir kişinin diğeriyle bu derece güçlü bir bağ kurabilmesi çok güzeldir. Hayatınızın esansı başka insanlara ve onların bilincine siner.
Bu sebepten dolayı reenkarnasyon, gereksiz, hatta yaşadığımız zaman diliminde neyin önemli olduğunu kavramamızı engelleyen bir metafizik düşüncedir. Shermer, bazı kişilerin bu şüpheciliği heves kırıcı bulduğunu söylüyor ancak ona göre tam aksi geçerli.

Ölümlülüğümüzün farkında olmak cesaret vericidir çünkü bu yaşadığımız her anın, her günün ve her ilişkinin bir önem taşıdığı anlamına gelir. Dünyayla ve diğer duyarlı varlıklarla derin bir bağ kurmak, yaşama amaç ve anlam katar.


Yazan: Derek Beres

Çeviren: Sezen Kiraz
Kaynak: Big Think

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.


Paylaş
Exit mobile version