Öncelikle bariz olanı tanımalıyız. “Sanat” bir kelimedir, kelimeler ve kavramlar organiktir ve anlamları zaman içinde değişir. Yani eski günlerde sanat, zanaat anlamına geliyordu. Pratiklik ve çalışkanlıkla sivrilebileceğiniz bir şeydi. Resim veya heykel yapmayı öğrendiniz, çağınızın özel sembolizmini öğrendiniz. Romantizm ve bireyselliğin doğuşuyla sanat, özgünlük anlamına gelmeye başladı. Sanatçılar yeni ve daha önce hiç duyulmamış bir şey yapmak istedi. Kişilikleri en az sanat eseri kadar önemli hale geldi. Modernizm çağında, özgünlük arayışı sanatçıların sanatı yeniden irdelemesine yol açtı. Sanat ne yapabilir? Neyi temsil edebilir? Hareketi çizebilir misiniz (Kübizm, Fütürizm)? Materyali boyayabilir misiniz (Soyut Dışavurumculuk)? Temel soru: Her şey sanat olarak kabul edilebilir mi? Bu sorunu çözmenin bir yolu, işin ötesine bakmak ve sanat dünyasına odaklanmaktı. Sanat kuruluşları -sanatçılar, eleştirmenler, sanat tarihçileri ve benzeri kişiler- tarafından sanat olarak değerlendirilen ve enstitüler aracılığıyla kamuya duyurulan şey, sanattı. Bu Marcel Duchamp’ın hazır-yapım sanat eserleriyle ün kazanan Kurumsallık akımı idi.

Kurumsallık yirminci yüzyılın sonlarında -en azından akademide- mevcut bir kavram olmuştur ve hala kavramlarımız üzerinde sağlam bir tutumu olduğunu söyleyebilirim. İsveçli sanatçı Anna Odell buna bir örnektir. Bir ruh ve sinir hastalıkları hastanesine yatırılmak için psikoz taklidi yaptığı Unknown Woman 2009-349701 adlı film serisi, geniş kitlelerce tartışıldı ve pek çoğu tarafından sanat olarak kabul edilmedi. Ancak sanat dünyası tarafından tartışıldığı için bu dünyaya girmeyi başardı. Bugün eseri sanat, kendisi ise bir sanatçı olarak kabul ediliyor.

Elbette bu hegemonyadan kurtulmayı deneyip başaranlar da var, örneğin sanat dünyasının yazılı olmayan kurallarıyla oynamayı reddederek. Factory adlı stüdyolarıyla tanınan Andy Warhol, her ne kadar günümüzde sanat dünyası tarafından kucaklanmış olsa da, bunlardan biriydi. Bir başka örnek de, insanlara fikirlerinin fiziksel tezahürlerini yaratmaları için ödeme yapan Damien Hirst’tür. Reklam için galerileri ve sanat dünyası tarafından onaylanmış diğer arenaları kullanmaz, bunun yerine kendi eserlerini doğrudan özel şahıslara satar. Kapitalizme karşı bu liberal yaklaşım, sanat dünyasının hegemonyasına saldırmanın bir yoldur.

Bütün bunlar bize sanat hakkında ne öğretiyor? Muhtemelen sanatın geçici ve yanılsamalı bir kavram olduğunu. Her zaman sanatla iç içe olacağız ama çağımızın sanatının gerçekte ne olduğunu sadece geçmişe dönüp baktığımızda tam anlamıyla öğreneceğiz.
Tommy Törnsten, Linköping, İsveç


Klasisizm, Bizans, Neo-Klasisizm, Romantizm, Modernizm ve Postmodernizm gibi sanat dönemleri, sanatın değişen doğasını sosyal ve kültürel bağlamlarda yansıtmaktadır. Bu değişen değerler çeşitli içeriklerde, formlarda ve üsluplarda belirgindir. Bu değişimler, Taklitçi, Duygusalcı, Ekspresyonist, Formalist ve Kurumsalcı sanat kuramları tarafından kuşatılmış durumdadır. The Transfiguration of the Commonplace (1981) adlı kitabında Arthur Danto, sanatın kendi gözlemlerini gözlemsel eylemlerle ayrılmaz bir şekilde bağlayan bir sanatta ayırt edicilik iddia eder. Bununla birlikte, var olanın tümü maddi benzerlik ya da salt gerçek şeylerdir. Rekabet halindeki teorilere rağmen sanat eserleri, sanat olarak çok farklı örnekleri birbirine bağlayan “aile benzerliklerine” veya “benzerlik ipliklerine” sahip olarak görülebilir. Sanat örneklerini tanımlamak nispeten basittir fakat tüm olası vakaları içeren bir sanat tanımı, işi zorlaştırır. Sonuç olarak, sanatın “açık” bir kavram olduğu iddia edilmiştir.

Raymond Williams’ın Anahtar Kelimeler (1976) adlı kitabına göre “sanat” kelimesi, “güzel sanatlar” şeklinde 19. yüzyılda kullanılmaya başlanmıştır. Sanat; müzik, şiir, komedi, trajedi ve dans gibi uygulamalarla dolu bir geçmişe sahiptir. Aynı zamanda edebiyat, medya sanatları, hatta bahçecilik de (David Cooper, A Philosophy of Gardens, 2006) sanat olarak olarak değerlendirilir. Çok kapsamlı görünmesine rağmen, sanat belki de “estetik tefekkürümüz için sunulan herhangi bir şeydir” (Birmingham School of Art Education eski öğretmenlerinden John Davies tarafından ortaya konulmuş bir ifade). Estetik ilgimizi kazanmak, sanatın getirisi olan bir gereksinimdir. Bir şeyin sanat kabul edilebilmesi için sahip olması gereken yeterlilik, eleştirmenler için önem arz ediyor. Çelişkili bir şekilde, bu önem kimi zaman sanat uğruna ya da estetik amaçla tasarlanmamış nesnelerle (örneğin ibadetle ve adanmışlıkla ilgili, yadigar, çıkarcı eserler) ilişkilendirilir. Ayrıca estetik çıkarlar, şüpheli yatırım uygulamaları ve sosyal şöhret tarafından gölgede bırakılabilir. Zararlı narsisizm biçimleriyle bir araya geldiğinde, sanatsal özgünlüğü oldukça etkileyebilir. Bu çıkarlar, sanat kılığında ürünler ortaya konulmasına yol açabilir.
Colin Brookes, Loughborough, Leicestershire


Benim için sanat, bireylerin kendi perspektiflerinden aşk, çatışma, korku ya da acı gibi özel veya kamusal yaşamın bazı yönlerini ifade etmesi yeteneğinden başka bir şey değildir. Edward Thomas’ın bir savaş şiirini okuduğumda, bir Mozart piyano konçertosunun keyfini çıkardığımda ya da bir M.C. Escher çizimini seyre daldığımda etkileniyorum ve o anı takip eden düşünce süreciyle entelektüel açıdan kamçılanıyorum. Bu keşif anında, benimle aynı şeyleri hisseden ve aynı görüşe sahip olan dünya çapında binlerce, hatta milyonlarca kişi olabileceğini fark ediyorum. Bu, büyük ölçüde kitle iletişim araçlarının duygularımızı kontrol ve suistimal etme kabiliyetinden kaynaklanıyor. Artık bir performansın veya üretimin ticari başarısı, sanatın ölçüldüğü bir metrik sistem haline geldi. Sanattaki kalite değerlendirmesi kitap satışı, eleştiri sayısı veya kayıtların indirilme oranıyla belirlenmeye başladı. Eğer belirli bir sanat eseri hakkındaki kişisel hassasiyetler dolaysızca kabul görmek için duyulan büyük bir telaşın içinde kaybolursa, durum oldukça vahimdir.

Öyleyse bu, hala sanatta güzelliğin bulunabileceği kavramını nereye götürür? Eğer güzellik sanatın bizlere verdiği keyfin bir sonucuysa, dış güçler onu kontrol altına almak için çırpınsa bile sanat, kişisel bir mesele olarak kalmaya devam etmelidir. Başka bir deyişle, sanat eleştirmenleri de dahil olmak üzere hiç kimse, bireylere neyin güzel olduğuna ve neyin olmadığına dair dayatmalarda bulunmamalıdır. Sanat dünyası, bireysel beğenilerin korunması ve popüler olanın yüceltilmesi arasında süregelen bir gerilimdir.
Ian Malcomson, Victoria, British Columbia


Güzel olarak algıladığımız şey, bize hiçbir şekilde rahatsızlık vermez. Kişisel bir yargıdır, öznel bir görüştür. Güzel bir şey gördüğümüz anın hatırası ya da daha önce hiç görmediğimiz kadar güzel bir manzara, genellikle sonsuza dek bizimle kalır. Balzac’ın Fransa’daki evine adım atışımı asla unutmayacağım. Zambaklardan yayılan kuvvetli koku, bana kutsal bir an yaşatmıştı. Hissettiklerimin yoğunluğu açıklamak pek mümkün olmayabilir. Bir çiçeğin, resmin, gün batımının ya da vitray penceresinden akan ışığın güzel olduğunu düşünme sebebimi tartışmanın gerekli olduğunu düşünmüyorum. Gördüklerimin gücü bende duygusal bir tepki yaratıyor. Başkalarının da benimle aynı fikirde olacağı konusunda bir beklentiye girmiyor, aksi için endişelenmiyorum. Hepimiz nezaketin güzel olduğu konusunda hemfikir olabilir miyiz?

Güzel bir bütündür, onu oluşturmak için bir araya gelen unsurlar tarafından öyle kılınır. Bir resmin tek bir fırça darbesi tek başına o güzel etkiyi yaratamaz, ama bir aradayken bakıldığında güzeldir. Mükemmel bir çiçek, tüm yapraklar o mükemmelliği oluşturduğunda güzeldir. Hoş, sarhoş edici bir koku da onun güzelliğinin bir parçasıdır.

“Güzellik nedir?” sorusu üzerine düşünürken, basit bir şekilde güzelliğin bakanın gözlerinde olduğu fikrine vardım. Şu kadarını söyleyebilirim ki, güzel bulduğum şeye dair kişisel değerlendirmem, bu konuya dair bilmem gereken yegane şeydir.
Cheryl Anderson, Kenilworth, Illinois


Stendhal, “Güzellik bir mutluluk vaadidir” der. Ancak bu, meselenin özüne inebilmiş değildir. Kimin güzelinden bahsediyoruz? Ve kimin mutluluğundan?

Bir yılanın sanat yaptığını düşünün. Güzel olduğuna kim inanırdı? Ne ortaya koyabilirdi? Yılanlar zayıf bir görme duyusuna sahiptir ve genelde dünyayı bir kemosensör organ olan Jacobson organı ya da pit denilen çukur organlar aracılığıyla algılarlar. İçinde insanların olduğu bir film, bir yılana mantıklı gelir miydi? Yani onun sanatı, güzelliği, bizimkilere tamamen yabancı olurdu. Görsel olmaz ve şarkıları olsa bile bizim için anlaşılmaz olurdu. Ne de olsa yılanların kulakları yok, onlar titreşimleri hissediyorlar. Öyleyse güzel sanatlar duyumsanacak ve bu fikri kavramak mümkün olursa, şarkılar hissedilecektir.

Bu perspektiften bakarak güzelliğin gerçekte, bakan kişinin gözlerinde olduğunu görebiliriz. Dudaklarımıza, bambaşka bir dilde güzelliğin doğası hakkında konuşmak için dokunabilir, ancak biz bunu ciddiye alır ve yapmak istersek, yalnızca çatal dil ile yapabiliriz. Güzelliği temsil etmenin estetiği, bizleri bazı soyut kavramlar gibi kandırmamalı. Bu bir izleyici ile bir bağlam gerektirir ve renkler veya seslerin belirli kombinasyonlarına koyduğumuz değer, tercih edilenden başka bir şeyden bahsetmez. Resme olan ilgimiz, bizim organlarımızın bu şekilde gelişmesinden kaynaklanır. Bir yılanın ise görsel dünyaya hiçbir faydası dokunmazdı.

Yılan sanatının yerine insan sanatına sahip olduğum için minnettarım, ama serpentin sanatına hayranlık duyacağım konusunda şüphem yok. Hafife aldığımız pek çok kavramın entelektüel değişimini gerektirecektir. Bunun için, bu aşırı düşüncenin olasılığını göz önünde bulundurmak gereklidir: Yılanlar şiir yazabilseydi nasıl olurdu?
Derek Halm, Portland, Oregon


“Sanat nedir?” ve “Güzellik nedir?” birbiriyle karıştırılmaması gereken iki farklı soru tipidir.

Sıkıcı bir öngörülebilirlikle, hemen hemen tüm çağdaş sanat tartışmacıları açık fikirli olduklarını ve sanat kavramının ne kadar inatçı bir şekilde gevşek olduğunu ispat etmek için can sıkıcı boyutlara ulaşan uzunluklara gidiyorlar. Eğer sanat olmasını istediğiniz şeyse, konuyu burada kapatamaz mıyız? O iş tamam. Bir tuvalin üzerine oyun hamuru fırlatacağım ve biz modern kabul ve anlayış yeterliliğimizi sergiliyormuş gibi yapacağız. Bunun işe yaramadığını hepimiz biliyoruz. Eğer sanat bir şeyleri ifade etmek için varsa, ne olduğuyla ilgili işe yarar bir tanımı da olmalı. Sanat herhangi bir zamanda herhangi bir kişi için herhangi bir şey olursa, tartışma burada sona erer. Sanatı özel ve tartışmaya değer kılan şey yiyecek, boya işi veya ses gibi gündelik şeylerin üstünde veya dışında durmasıdır. Sanat, özel veya olağanüstü yemekler, resimler ve müziklerden oluşur.

Peki, o zaman benim sanat tanımım nedir? Kısaca söylemek gerekirse, bir şeyi “sanat” olarak kabul edebilmek için en az iki şeyin göz önünde bulundurulması gerektiğine inanıyorum. İlki, ortada “sanatçı-hedef kitle ilişkisi” açısından tanınabilir bir şey olması, yani bir izleyici kitlesinin anlaması, tartışması veya keyif alması için bir şey yapıldığının fark edilmesi gerektiğidir. Bu noktada kastedilen şey, sanatın gerçekte ne olduğunun açık bir şekilde tanımlanabilir olmasıdır. Başka bir deyişle, yazarın size bunun bir sanat olduğunu anlatmasının gerekmemesidir. İkincisi yeteneğin tanımlanabilmesidir, sanat yapmak için bu işe dahil olan aşikar bir yetenek olması gerekir. Bana göre bu, sanatın asgari gereklilikleri – veya tanımı – olacaktır. Bazı noktalarda düşünceleriniz benimkilerden ayrılsa bile, sanata dair herhangi bir şey yapılıyorsa bazı tanımlamalar gereklidir. Aksi halde, neyi tartışıyoruz
Brannon McConkey, Tennessee
Student of Life: Why Becoming Engaged in Life, Art, and Philosophy Can Lead to a Happier Existence’ın Yazarı


İnsanlar bir şeyleri kategorize etmek, organize etmek ve tanımlamak için dayanılmaz bir istek duyarlar. Duygular ve hatıralar kargaşasını düzene sokmaya, tekrarlar ve çağrışımlardaki düzene ve örüntülere bakmaya, hep bir korelasyon arayışı içerisinde olmaya, sürekli neden ve sonuçları belirlemeye çalışıyoruz, çünkü bu şekilde neyin rastgele ve mantıksız olduğuna karar verebiliriz. Bununla birlikte, özellikle son yüzyılda, yapılandırılmamış algıların yansımasının sonucunda keyif almayı öğrendik. Sanatsal görme ve dinleme biçimlerimiz uyumsuzluğu ve düzensizliği kapsayacak kadar genişledi. Bu, kültürel olarak, sanatı geleneksel yollarla tanımlamaya devam eden ve düzen, uyum, temsilcilikle iç içe olan çoğunluğun ve orijinallik arayışında olan, farklılık için çaba gösteren ve dünyayı başka bir açıdan görmeye çalışan azınlığın tutum ve düşünceleri arasında giderek genişleyen bir boşluk oluştuğu anlamına geliyordu. Aralarında ise hem her ikisini de inkar edenler hem de hazzı, bir kişisel vizyon tanımlamakta ve zanaatkarlıkta bulan pek çok kişi var.

Yenilerin şoku ve anlayışımızın uygunluğu etrafındaki gerilimler, geleneksel sanat kavramları için her zaman zorluk çıkaracaktır. Yenilikçiler sınırları zorladıkça, işlerin ilerleyişi bu şekilde olmalıdır. Aynı zamanda bir matematik denkleminin, ince ayarlanmış bir makinenin, başarılı bir bilimsel deneyin, kuyrukluyıldız üzerine iniş yapan bir roketin, başarılı bir şiirin, çarpıcı bir portrenin ve dünya senfonisinin tadını çıkarmaya devam edeceğiz. Değerli bulduğumuz her şeyi önem ve anlamına göre ayırıp arkadaşlarımızla paylaşmak isteriz. Sanatımızın ve güzellik anlayışımızın tanımları, insan doğamızı ve yaratıcı girişimlerimizin çeşitliliğini yansıtıyor.

En nihayetinde bireyselliğimiz, tarihimiz ve geleneklerimiz sebebiyle tartışmalarımız her zaman sonuçsuz kalacaktır. Bilge olursak, açık bir ruhla ve bazen de bir gülümseme ile bakarak ve dinleyerek insanın hayal gücünün ve başarılarının çeşitliliğini kutlayacağız.
David Howard, Church Stretton, Shropshire

Çeviren: Selenge Tümtürk
Kaynak: philosophynow

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır. Düşünbil Portal’da yayımlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.