Bu çalışma alanı hala toplumun algısı- ve etik engellerle- mücadele ediyor.

Diğer mental sağlık ya da tedavi alanlarının aksine, sanat terapisinin kendine özgü bir görsel yönü olduğu aşikardır. Bu görsellik; anahtar unsurlar olarak yalnızca terapist ile kişi arasında psikoterapik bir süreci değil, aynı zamanda gerçek sanatsal ifadeleri de içermektedir. Bu alan; sağlık ve iyiliği desteklemede temel olarak sanat üretiminin dışavurumcu kısmından faydalanan dinamik ve bütünsel bir yaklaşımdan faydalanmaktadır.

Mesleki dernekler ve otoritelerce (buna Birleşik Devletler’deki eyalet lisans kurumları da dahil) ortaya koyulan pek çok tanıma bakıldığında; kuşkusuz ki sanat terapisi, bir mental sağlık alanıdır ve psikoterapik bir ilişkilendirmeye sahiptir. Öyleyse neden, 50 yıldan fazla süre geçmiş olmasına rağmen hala, pek çok düzenleyici tanıma ve mesleki tanımlara karşın; sanat terapistleri, “sanat tarihi öğretmenleri”, “aktivite terapistleri” ya da “sanat tarihi dersleri” pazarlayıcıları olarak algılanmaktadır?

Belli açılardan bakıldığında cevap son derece basit; pek çok vakada ve çoğu mental sağlık danışmanlığı ya da psikoterapi seansının aksine; sanat terapisi seansları, tedavi görmekte olan hastalar dışında kişilerce de ulaşılabilir konumdadır. Ben hastalarımla bir klinik gizliliğinde ya da özel ve sınırlı bir grup seansında çalışıyorken; genellikle sanat terapistleri, başka bireylerin de istedikleri anda dahil olabilecekleri ortamlarda çalışmaktadır. Örneğin medikal sanat terapisi yatağın başında, bir bekleme odasında ya da hastanın aile üyeleri, arkadaşları, teknisyenler ve diğerlerinin olduğu çok amaçlı bir odada sunulmaktadır. Normalleştirme sürecinin ve psikoterapik atmosferi güçlendirmenin bir parçası olarak katılımcıların kendi hızlarında girip çıkmasına müsaade eden sanat terapisi “açık stüdyoları” da o anda kimin orada bulunacağı konusunda belirgin olmayan sınırlara sahiptir.

Sıradan insanlara göre bu ve bunun gibi örnekler, özellikle sınırların ve tedavi araçlarının net olduğu danışma ve psikoterapik hizmetlerle kıyaslandığında, haliyle sanat tarihi dersleri gibi görülmektedir. İyileşme belirtilerinin ne olduğuna dair yapılan araştırmalar bile, sanat terapisi ile sanatsal aktiviteler arasındaki çizgiyi tam olarak çizememektedir; güncel bir Mayo Kliniği çalışması, hastaların pek çok kritik alandaki dönütlerini iyileştiren dışavurumcu aktivitelerde sanatçıların faydasının altını çizmektedir. Kısaca sanat terapisi alanı; spesifik olarak alanın sağlığa ve iyiliğe karşı yaklaşımları ile diğer sanatı temel alan uygulayıcılar, ya da bu konu açısından sanat temelli metodları psikoterapiyle bağdaştıran profesyoneller arasındaki asıl farklılıkları henüz ortaya koyamamıştır.

Ayrıca sanat terapisinin “sanat dersi” olarak algılanıyor olması, özellikle de bu sosyal medya çağında, alanın genellikle içinden çıkamadığı pek çok etik belirsizlik ortaya çıkarmaktadır. Lisanslı ve kurul adaylı bir sanat terapisti olarak anladığım kadarıyla; bireylerin kimliklerini nasıl gizli tuttuğum, seanslarıma ve hastalarımın dışavurumlarına kimlerin erişiminin olduğu, sanat terapilerimi hangi koşullar altında uyguladığım gibi konularda HIPPA (Sağlık Bilgi Taşınabilirliği ve Erişilebilirliği Yasası)’ya bağlı olarak çalışmaktayım. HIPPA ve diğer birey gizliliği yasalarından dolayı pek çok sanat terapisti, düzenleyici kuruluşlarına ve mesleki kurumlara şu soruyu sormaktadır: “Sanat terapisine dahil olan hastaların açık olarak paylaşılan fotoğrafları ve yine hastalar tarafından oluşturulmuş sanatsal dışavurumlar söz konusu olduğunda, etik sınırlar nasıl belirlenir?”.

Fakat bu alanla yakından ilişkili olan mental sağlık danışmanlığı, sosyal medya ve basılı yayımlar aracılığıyla anlam kazanmaktadır; yine de tecrübe ettiğim kadarıyla, danışan hastanın kendi fotoğraflarından ziyade arşiv fotoğrafları kullanılmaktadır. Başka bir deyişle, hastalar medyada görünmek için rıza göstermiş olsa bile, pek çok vakada danışmanlar ve diğer mental sağlık profesyonelleri kimlikleri gizli tutmayı ve diyaloglarla klinik kayıtları değiştirerek muhafaza etmeyi tercih etmektedir. Benzer şekilde oyun terapisi de- sanat terapisine yakın bir yaklaşıma sahip olan, aksesuar, oyuncaklar ve sanat üretiminin dahil olduğu bir tedavi türüdür-, yayımlarda terapist ve çocuklarla ilgili arşiv fotoğrafları veriyor olduğu için, çocuk hastaların ve tartışma konularının sosyal medya platformlarında paylaşılması konusunda oyun terapistlerinin hevesini kırmaktadır. Buna karşın, internet aracılığıyla açık olarak paylaşılmış fotoğraflarda hastaların sanatsal dışavurumlarının fotoğraflarını, hatta hastaları (isimleriyle) bulmak nispeten kolaydır.

Sanat terapisinde etik sınırlar meselesi, bu kadar komplike bir sorunsal ve sanat terapistleri çevresinde güncel tartışma konularından biri olduğu için, benim için de farklı bir tartışma konusu olmaya değer niteliktedir; bir sonraki metnim, uzun zamandır ihtiyaç duyulan bir mesele olarak bu karışık mesele hakkında meslek alanının ne söylediği (ya da ne söylemediği) üzerine olacak. Ve bu tartışma, şu soruya cevap vermek, en azından soruyu anlamak açısından anahtar niteliktedir- bu bir sanat terapisi mi, sanat dersi mi?

Yazar: Dr. Cathy Malchiodi
Çevirmen: Gözde Gürbüz
Kaynak: psychologytoday

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur. 

Please complete the required fields.