Simone de Beauvoir, gerçek aşka nazaran, gerçek olmayan aşktan söz etmeye daha çok zaman harcamıştır. Lakin bunun sebebi, gerçek aşka erişmenin zor olduğuna inanıyor olmasıydı.

2017’nin penceresinden bakıldığında, Beauvoir’ın gerçek aşka dair fikirleri oldukça demode ve karamsar görünüyor. Bunun bir sebebi, Beauvoir’ın görüşünün, erkek ve kadını, birçok okurda karşılık bulması muhtemel olmayan ikili bir zıtlık biçiminde sunmasıdır. Günümüzde kadınlar, 1949 senesine kıyasla, eğitime ve istihdama daha fazla erişebilmekteler ve aşkı yaşamın yegâne anlamı olarak görenlerin sayısı eskiye oranla çok daha az. Yapısal eşitsizlikler varlığını sürdürse de, erkeklerle kadınlar arasındaki ilişkilerin –erkeklerin veya kadınların hemcinsleriyle olan ilişkilerinin de- teorik olarak eşit bir zeminde gelişme şansı daha yüksektir.

Fakat yine de aşkı konu alan birçok kültürel tasvir (Puccini’den popüler kültüre kadar) aşkı, sınırların belirgin cinsiyet rolleri etrafına çizildiği, eşit olmayanlar arasındaki bir oyun -fethetme veya hükmetme, baştan çıkarma veya tuzağa düşürme- şeklinde betimlemeye devam ediyor. Bu gibi dinamikler, Beauvoir’a göre, aşkta gerçekliği imkansız kılıyor; ama neden?

Aşk kadınlar ve erkekler için ne anlam ifade ediyor?

Bir dönüm noktası olan feminist eseri İkinci Cins’te Beauvoir, aşkın erkek ve kadın için farklı anlamlar taşıdığını ve kadın-erkek arasındaki birçok anlaşmazlıktan bu farklılıkların sorumlu olduğunu yazmıştır. Ona göre, “aşk erkekler için hayattaki vazifelerden birisidir, kadınlar içinse hayatın ta kendisidir” diyen Byron, son derece isabetli bir noktaya parmak basmıştı.

1949’da yazan Beauvoir, erkeklerin aşktaki “egemen özne” konumunu koruduğunu, sevdikleri kadınlara diğer uğraşlarının yanında, hayatlarının ancak bir parçası olarak değer verdiğini düşünüyordu. Aksine, kadınlar içinse, aşkın hayatın kendisi olması bekleniyordu, yani “efendinin mutluluğu için her şeyden feragat etmeleri” (İkinci Cins, syf. 699).

21. yüzyılda bunlar kulağa oldukça yabancı gelebilir. Fakat Beauvoir, kendi döneminde, aşkın kadınların kendilerini bağımsız bireyler olarak görmeyi unutmalarını gerektirdiğine dair (hem üstü kapalı, hem aleni) birçok varsayıma şahit olmuştu. İkinci Cins, kadınlar için birçok bilgece tavsiyeye yer veriyor, bunlardan biri de Cécile Sauvage’dan verdiği şu örnektir: “Kadın sevdiğinde, kendi kişiliğini unutmak zorundadır. Bu, doğanın kanunudur. Bir kadın, efendisiz var olamaz” (İkinci Cins, syf. 700).

Beauvoir’a göre, doğa kanunlarının bununla bir ilgisi yoktu; esas mesele, kültürel kanunlardı. Erkekler dünyada aktif bir rol alacakları beklentisiyle, yani sevmek, ama aynı zamanda hırslı olmak ve diğer alanlarda da harekete geçmek üzere yetiştiriliyorlardı. Kadınlara ise, değer görmelerinin koşullara bağlı olduğu, değerli olmak için bir erkek tarafından sevilmeye mecbur oldukları öğretiliyordu. “Genç kız, erkeğin gözündeki gibi olmayı düşler: Kadın, en nihayetinde erkeğin gözlerinde kendini bulduğuna inanır.” (İkinci Cins, s.703)

Gerçek aşka erişmenin önündeki engellerden biri, kadınların, sevdikleri erkek ile özdeşleşmek adına kendilerini bu şekilde nesneleştiriyor olmalarıydı. Aşık kadın, dünyayı sevdiğinin gözlerinden görmeye çalışır, dünyasını ve kendini onun etrafında şekillendirir. Onun sevdiği şeyleri okur, onun sevdiği sanat ve müzik tarzıyla ilgilenir, onun fikirlerine, arkadaşlarına ve siyasi görüşlerine ilgi duyar. Beauvoir, kadınların cinsel anlamda da, arzu ve hazları dikkate alınan özneler olarak görülmekten ziyade, erkeğin memnuniyeti için bir araç olarak kullanıldıklarını ifade etmiştir.

“Gerçek aşkta, her iki tarafın da sevdiğinin hür olduğunu kabul etmesi, onu bir özne, yani bağımsız bir birey olarak görmesi esastır.”

Aşkın egemen ölçütlerindeki sorun, karşılıklı olmamasıydı. Erkekler, kadınlardan kendilerini karşılıksız bir şekilde adamalarını bekliyorlardı. Bu nedenle, aşk kadınlar için, erkekler açısından söz konusu olmayan bir tehlikeye dönüşüyordu. Beauvoir, bu durum için erkekleri tek suçlu olarak görmüyordu. Kadınlar da, bir parçası olarak, karşılıksız aşkın baskıcı yapılarını ayakta tutuyorlardı. Beauvoir, dünyadaki düzenin kadınları bu baskılamaya boyun eğecek biçimde yapılandırdığından dolayı, bu düzenin bir parçası olmamalarının hayli güç olduğunu da dile getirmiştir.

Beauvoir, gerçekliğin müşterek ilişkilerde mümkün olduğu görüşündeydi ve bu tür ilişkilerin yaygınlaşmasını umut ediyordu. “Kadın, zaafında değil güçlüyken, kendinden kaçmak için değil kendini bulmak için, kendinden vazgeçmek için değil kendini olumlamak için sevdiğinde, işte o zaman aşk, nasıl erkek için bir yaşam kaynağıysa, kadın için de ölümcül bir tehlike olmaktan çıkıp bir yaşam kaynağına dönüşecektir.” (İkinci Cins, s.724-5)

Beauvoir’a göre, aşkta gerçeklik, her iki tarafın da sevdiğinin özgür olduğunu kabullenmesini ve onu bağımsız bir özne, bağımsız bir birey olarak takdir etmesini gerektirir. Hür iki kişi birbirini bağımsız bir şekilde takdir ettiği ve birbirini sevmenin ne anlama geldiği konusunda hemfikir olduğu vakit, bu iki kişi arasındaki aşk gerçektir: Karşılıklı aşk ile, bir çift olarak beraberce anlamı var edebilirler.

Fakat Beauvoir, kadınların kendi şahsiyetleri pahasına, başkaları uğruna kendilerini adamaya teşvik edildikleri müddetçe, aşkın idealler aracılığıyla adaletsizliği yaşatmaya devam edeceğini öngörmekteydi. Beauvoir, aşkın kurtuluşu vaat ettiğini, ancak çoğu kez kadınların aşk adı altında cehenneme dönmüş bir yaşamla karşı karşıya kaldıklarını ifade etmiştir.

Beauvoir kendi öğütlerini tutuyor muydu?

Beauvoir’ın kendi yaşamı, aşka dair benimsediği felsefeye ilişkin ilginç soruları akla getiriyor. Poliamorik [çoklu aşk] tabirine itiraz etmiş olsa da (zira varoluşçu filozoflar için bu türden tanımlamalar savundukları görüşe ters düşmektedir), filozof Jean-Paul Sartre ile yaşadığı ilişki tek kişiye özgü olmamasıyla biliniyor. Öğrencilik dönemlerinde aşklarının “kaçınılmaz” olduğuna, ancak “geçici” aşklar yaşamanın birbirleri için ayırdıkları ilk sırayı tehlikeye atmayacağına dair birbirlerine söz vermişlerdi. Beauvoir ve Sartre’a göre, birbirlerinin özgürlüğüne saygı duymak, başka ilişkileri arama özgürlüğünü de kapsıyordu.

Beuvoir’ın hem bir dost hem de sevgili şeklinde tanımladığı, Amerikalı romancı Nelson Algren ile yaşadığı ilişki, Beauvoir’ın gündeme gelen ilişkilerinden biriydi. Başlardaki ilişkileri, Beauvoir’ın “karşılıklı olma” idealinin adeta vücut bulmuş hali gibiydi. Aşk, birinin ötekini tamamen tükettiği, ötekinin ise tümüyle tükendiği bir şey değil, bireysel yaşamlar sürdürmekti. Fakat sonunda, aşkın gerektirdikleri hususunda anlaşmazlık yaşayarak ortak bir geleceği tahayyül edemez hale geldiler.

Daha net bir ifadeyle, aşka dair ortak bir tanımı paylaşmak, karşılıklı aşk kriterini karşılamanın bir gerekliliğiydi Beauvoir’a göre. Bundandır ki Beauvoir, geleneksel aşkın [tek partnerli], poliamori’ye kıyasla gerçeklikten yoksun olduğunu savunmamıştır. Önemli olan, ister tek kişiyi, ister birden fazla kişiyi sevin, aşkınızın karşılıklı olmasıdır.

Bir varoluşçu olarak Beauvoir, (Sartre’ın ifadesiyle) insan varoluşunun özden önce geldiği görüşünü savunuyordu. Hayatımızla ne yapacağımıza hür özneler olan bizler kendimiz karar verir ve kim olduğumuzu eylemlerimizle tanımlarız. Karşılıklı aşkta gelecek planlarımız ortak planlara dönüşebilir. Fakat işte tam da bu nedenle gerçek aşka ulaşmak bu denli güçtür; zira gerçek aşkı bulmanın zorluğunun yanı sıra aşk, karşılıklı olma özelliğini kolayca yitirebilmektedir. Gerçeklik elde edilecek bir statüden daha çok, peşinden koşulması gereken müşterek bir plandır.


Yazar: Kate Kirkpatrick
Çeviren: Onur Aydın

Kaynak: iai news  

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.

Paylaş
Önceki İçerikNietzsche’nin “Tanrı Öldü!” sözü üzerine
Sonraki İçerikNereden biliyoruz?

Lisans eğitimimi Ege Üniversitesi, İngiliz dili ve edebiyatı bölümünde tamamladım. 2013’te mezun olduğumdan beri İngilizce öğretmenliği yapıyorum, bu süreçte Altın Bilek Yayınları bünyesinde çeşitli disiplinlerle ilgili 5 kitap tercüme etmiş bulunuyorum. Süleyman Demirel Üniversitesi, İngiliz dili ve edebiyatı bölümünde başladığım yüksek lisans eğitimimi Temmuz 2017’de tamamladım. Bugüne dek kazandığım tecrübelere yenilerini katarak çeviri alanında daha çok işler başarmayı hedefliyorum.