Düşünbil Portal

Son 20 yılın en iyi 20 siyah-beyaz filmi

Paylaş

Bir zamanlar standart kabul edilen siyah beyaz, bugünlerde sanatsal tasarının cesur dışavurumu haline geldi. Bu tasarının ne olduğu, bu stillerden en iyi şekilde istifade eden her film için farklı gibi görünüyor. Tek renkli resimler (monokrom palet), genellikle, geçmişe uzanan bir hat olarak kullanıldı –İyi Geceler, İyi Şanslar’da (2005) renksizlik, sadece Edward R. Murrow’un tarihte nasıl hatırlandığını anlatmaz, aynı zamanda haber programlarının görüntüsüne de atıfta bulunur. Michael Haneke’nin Beyaz Bant’ı (2009) seyirciyi zamanda geri götürmek için benzer bir teknik kullanır. Ancak bu film, diğer örnekteki gibi bir çağı yeniden yaratmakla değil, kaderciliğin, azla yetinmenin, dünyevi zevklerden yoksunluğun boğucu havasını yansıtmakla ilgilidir.

Orada Olmayan Adam (2001) bir diğer dönem filmidir; fakat Coen Kardeşlerin filmindeki renksizlik -ki film önce renkli çekilmiş, sonra siyah-beyaza döndürülmüştür- Billy Bob Thornton’un fazlaca pasif başkahramanına çabuk değişen, sigaralarından yükselen duman gibi buğulu bir ahlaki nitelik (amiyane tabirle, dönek tabiata sahip) addeder.

Siyah beyaz palet kullanan diğer filmler, bugünü farklı bir açıdan görürler. Frances Ha (2012) ve Onun Geldiği Gün (2011) modern dünyayı cesur, provakatif ve beklenmeyen şekilde canlı yeni bir yolla görmek için rengi terkeden zamane yapımlarına çok iyi birer örnektir.

Siyah beyaz film yapımı, her daim grinin sonsuz tonlarının sergilenmesine izin verdi; fakat bu stilin dışavurumcu olasılıklarına dair geniş palet, monokrom tek geçerli seçenek olmaktan çıktığında daha ilginç hale geldi. Nebraska (2013)’dan Benim Şehrim Winnipeg (2007)’e ve bunların arasındaki her çeşit tuhaf coğrafyaya, Indiewire’ın son 20 yılın en iyi 20 siyah beyaz filmi seçkisi aşağıda sunulmuştur:


Pi (1998)pi_1998

İlk filmi Pi, Sundance Film Festivali’nde yer aldığında, New York’lu yazar ve yönetmen Darren Aronofsky, izlenilmesi gereken yönetmenler listesine hızlı bir giriş yaptı. 68 bin dolarlık bütçesiylefestivalde sansasyon yaratmış, Aronofsky ise en iyi yönetmen ödülüne layık görülmüştü. Artisan Entertainment bu filmi satın almıştı. Sanat filmleri kuşağında 3,2 milyon dolarlık hasılat yaparak büyük bir başarı kazandı; DVD’de de satmaya devam etti. Euclid adındaki bilgisayarıyla borsa tahminlerinde bulunan obsesif bir hesap uzmanını (Sean Gullette) odağına alan sürreal psikolojik gerilim, aynı zamanda, filmi grenli, yüksek kontrastlı, reversal (çevrilebilir) siyah beyaz olarak çeken sinematograf Matthew Libatique ve besteci Clint Mansell gibi isimler için de yükseliş getiren bir yapımdı. Film, zamanının çok ötesindeydi (Mr. Robot’un hacker kahramanlarının ruhani atasıydı). Kaos Teorisi ve Go oyunundan Kuran’a, Tevrat’a, Kabala’ya ve Altın Spiral’e, matematik ve din arasındaki ilişkiyle uğraşan karmaşık bir yapısı var. -Anne Thompson

Köprüdeki Kız (1999)

Suçu tasvir edişi nedeniyle ABD’de gösterimi sakıncalı görülen (gösterime girdikten sekiz yıl sonra bile DVD’sinin yayınlanmasına izin verilmedi) Patrice Leconte’nin romantik monokrom fantezisinde, Daniel Auteuil, Paris’in köprülerinde gezgin sirki için intihara meyilli kızlar arayan bıçak fırlatıcısı karakteri oynuyordu. Muhteşem Vanessa Paradis, bıçak fırlatıcısının Seine nehrinin buz gibi sularından kurtardığı son ilham kaynağını canlandırıyordu. Bir Avrupa kıyı şeridinden diğerine hızla hareket eden uyumsuz partnerler, çapraşık bir psişik bağ kuruyorlar ve bu ilişki asla sekse eğilim göstermiyor -her gösteriyi atlatmanın tatmini onlara yetiyor. Sadece birkaç film bu nevi aşırı iyimser bir enerjiyle doludur, Laconte, siyah beyazı, zamanın ötesinde ve sonsuz hissettiren bir aşk hikâyesi anlatmak için kullanıyor. -David Ehrlich


Karanlık Armoniler (2000)

Béla Tarr’ın 1996’dan bu yana çekilmiş her filmi bu listeye girebilirdi (sadece hepsi siyah beyaz olduğundan değil) fakat aynı zamanda, Karanlık Armoniler en uygun ve kapsamlı seçenek gibi geliyor. Londra’daki Adam‘dan daha az dolambaçlı ve Torino Atı’ndan daha az felaketvari ve kasvetli. Tarr’ın 2000 tarihli başyapıtı, ilk baş döndürücü sahneden itibaren -ki bu sahnede sarhoş bir acemi olan János, bir barın içini kozmoz turuna çeviriyor- bir dizi karanlık mucizeden ibaret olaylar dizisini demir perdenin sınırlarına yansıtıyor; çürüyen bir balina hakkındaki hikâyeyi -gezici bir sirkin en önemli numarası- Avrupa’nın savaş sonrası siyasetlerindeki etik yozlaşmaya dair unutulmaz bir alegoriye dönüştürüyor. -DE

Orada Olmayan Adam (2001)

İnsanlar, siyah beyaz çekimin güzelliğinden şüphe ettiklerinde, Orada olmayan Adam bu gerçeği kafalara dank ettirecek filmdir. Roger Deakin’in sinematograf olarak imza attığı en çarpıcı eserlerinden biri olarak, Coen Kardeşler’in bu filmi, aziz auteur kardeşlerimizin hassasiyetlerini temsil ediyor; beklenmedik manevralarını kutlarken, aynı zamanda muhteşem oyuncu kadrosunu da sergiliyor -Billy Bob Thorton ve Tony Shalhoub özellikle öne çıkıyor. Dolambaçlı ya da tesadüfi devinimlere meyleden anlar da var, fakat bütün bunlar bir denge içinde ve film, seyirciler ve Coen hayranları için bir göz ziyafeti niteliğinde. -Liz Shannon Miller

A Snake of June (2002)

Shinya Tsukamoto’nun erotik şantaj hikâyesinin temposu aşağı doğru kayan bir korku treni gibi. Sessiz, mütevazı bir intihar hattı danışmanı, giderek daha saldırganlaşan fotoğrafların ve taleplerin karanlık objesi haline geldiğinde evliliği, işi ve evi birer savaş alanına dönüşüyor. Evet, bunu “siyah beyaz” bir listeye eklemek biraz hile yapmak gibi olabilir; çünkü filmde belirgin bir mavi tonlama hâkim. Fakat Tsukamoto, renksizleştirilme hissini, giderek güçlenen karanlığın kasvetli resmini ortaya çıkarmak için kullanıyor. Bakışlarını bazı kuşkulanmayan oyunculara çevirdiğinde, acı tatlı bir anlayışla işlenmiş tarzı vurgulamak için, kaçınılmaz, muzafferane bir sondan feragat ediyor. -Steve Greene

Kahve ve Sigara (2004)

On bir kısa hikâye, sadece kahve, sigaralar ve Jim Jarmush’un esrarengiz dehasıyla birleşiyor. Bu muhteşem, acı-tatlı 2004 antolojisi, filmlerdeki en karizmatik adamın fikirlerinden oluşan bir ara sıcak niteliğinde. Bir Tesla Bobini’ni kurcalayan White Stripes’dan (ABD’li, Detroit’ten gelen, iki kişiden oluşan rock grubu) kılık değiştirerek garson rolü yapan Bill Murray’ye, ya da narsisist Steve Coogan’ı kuzen olduklarına (“ Hayır, O Spike Jonze’ydi”) ikna etmeye çalışan tatlı, hevesli Afred Molina’ya, bu bölümlerin her biri evrendeki gizli ahenge işaret ediyor. Bazı şeyler, birbirine uyar; bazıları da uymaz- ki bu da Jarmush’un ihtiyaç duyduğu tek mantıksal çerçeve. Bu çerçeve ile siyahla beyazı birleştiriyor; böylece, bütün şiirsellik, sade kahvenin üzerindeki süt (katmanı) gibi ortaya çıkıyor. -DE

İyi Geceler, İyi Şanslar (2005)

Yönetmen George Clooney ve onun senarist-yapımcı partneri Grant Heslov (filmde oynuyor), Edwrad R. Murrow’un 1953’de geçen gerçek hikâyesini anlatmanın zekice bir yolunu bulmuşlar: doğal, diyalog güdümlü bir Sidney Lumet filmini muhteşem aktörle çek ve siyah beyaz haber filmi formatı ile paralel montaj yap (renkli filmi monokrom bir sette çekip sonradan siyah beyaz görünmesini sağlıyorlar). Filmde, CBS yayıncısı Murrow (Straithairn), komünizm karşıtı ABD senatörü Joseph McCarthy ile mücadele ediyor.

Eleştirmenler, zeki seyirciler ve Akademi Clooney’nin mesajına şu şekilde cevap veriyor: Sağlıklı bir ulus, özgür, engelsiz ve sorumlu gazetecilikle mümkündür. “Politik tartışmaları sonlandırmak için korkuyu kullanma fikrini ortaya atmanın zamanı geldi diye düşündüm,” diyor Clooney, New York Film Festivali’nde bir röportajında. Film, tam da vaktinde geldi. -Anne Thompson

Benim Şehrim Winnipeg (2007)

Guy Maddin’in sakin doğum yeri üzerine incelemesi Benim Şehrim Winnipeg, belgesel ve fantazinin hipnotize edici bir karışımını sunuyor. Maddin, çoktan geride kalmış gençliğiyle ilgili çatışmaları çözmek için yeniden yapılandırma fikriyle oynuyor. Eski evini kiralayan, hatırladığı şekilde döşeyen ve annesiyle olan eski ailevi sahneleri canlandırmak için aktörler kiralayan kahraman, sıra kasabanın tarihine gelince, işleri bir adım daha öteye götürüyor; gerçeği ve mitolojiyi rüyavari bir içgözlem için harmanlıyor. Yanıp sönen sessiz film kartları, özgür çağrışımları güçlendiriyor ve siyah beyaz stil seyirciyi, geçmişe ait hatırlatmalarla yüzleştiriyor. Buradaki motivasyon, Winnipeg’i aşmak olabilir; ancak senarist-yönetmen şehrin mistik girdabına her zamankinden çok kapılmış görünüyor. -Sarah Colvin

Kontrol (2007)

Konu ve yönetmen açısından ideal bir eşleşme. Anton Corbijn’in Joy Division grubunun dört yıllık hızlı yükseliş ve düşüşünü konu alan filmi, ikonik müzik dehasına gösterişli bir bakış olarak yorumlanabilir. Soğuk ve kasvetli, ancak grubu yenilikçi yapan her şeyi ve neden baştan beri başarıszlığa mahkûm olduğuna dair etkenleri korkusuzca vurguluyor; bir ikonun tabiatını tapınmaya başvurmadan yakalamayı başarıyor. Sam Riley, Ian Curtis gibi bir gücü temsil ediyor; Tony Kebbell’in grubun menajeri olarak geri dönüşüyle birlikte, Rob Gretton, aktörün gelecek başarıları için önemli bir ipucu oluşturuyordu. Corbijn, onların en iyi konserini çekebilirdi; fakat konserler arasındaki sessiz anları yakalayan dikkatli gözlemleri, bunu yeterince değer verilmemiş müzik biyografilerinden biri haline getiriyor. -SG

Guy and Madeline on a Park Bench (2009)

Village Voice’un, film hakkındaki “Genç Cassavetes’in MGM’nin özgür birimlerinde çalışırken yapabileceği türde bir film” yorumu, Damien Chazelle’in ilk filminin sıradışı dünyasına uygun. 16mm el kamerasıyla siyah beyaz çekilen Guy and Madeline’in gerçekçi stili, genç yönetmenin sonraki patlaması Whiplash’in zorlayıcı kesinliğinden yükselen uzak bir çığlıktı. Harvard’da belgesel çalışmaları yapan Chazelle, filme bitirme tezi olarak başlamıştı ve ilk gösterimi Tribeca’da yönetmen sadece 24 yaşındayken gerçekleşmişti. Farklı bir çağın filmleri ve müziğiyle iletişim içindeki bir yapım için, grenli siyah beyaz palet, caz müziğiyle dolu, doğaçlama tempo ve tonla uyum içerisinde görünüyor. -Chris O’Falt

Beyaz Bant (2009)

Michael Haneke, uzun zamandır, insan doğasının çirkinliğinin üstesinden gelinmesi gereken bir şey değil de, anlaşılması gereken bir unsur olduğunu vurguluyordu. Bu kusursuzca kontrollü, Altın Palmiye ödüllü film, I. Dünya Savaşı’na yaklaşan son aylarda küçük bir Alman kasabasının portresini çiziyor. Yönetmen, kasabanın katı hiyerarşik yapılarından zarar gören bir çocuk topluluğunu odağına alıyor. Bu sadece siyah beyaz olarak anlatılan bir hikâye değil; Haneke bu ayrımı, kulak misafiri olunan sohbetlerin, hesaplanmış iddiaların ve korkunç şiddet eylemleri ile mücadele eden çarpık masumiyet ve erdem anlayışları kadar belirgin hale getiriyor (filmin adındaki bant, her anlamda tanımlayıcı bir geçiş hakkını temsil ediyor). Aileler, tırmanan gerilimle galeyana gelerek, küresel çatışma için mükemmel bir yapıtaşı haline geliyorlar. Manipülatif ve hassas dönemeçler, Haneke’nin derin, sarsıcı filmografisine dehşet verici bir eklemedir. -SG

The Color Wheel (2011)

Alex Ross Perry’nin hayatın çetrefilli yollarıyla cebelleşen kardeşlerin portresini çizdiği bu film, kasvetli, gülünç fakat parlak bir bakışla tamamlanıyor. Çember, Colin (Perry) ve JR (Carlen Altman)’ı bir anksiyete denizinde, sahte entellektüellerin ve tatmin olmamış romantik ilişkilerin dünyasında kontrolllerini yitirmemeye çalışırken takip ediyor. Başkahramanların tutkularının amaçsızlığına rağmen, sözel tartışmaları en ufak ayrıntısına kadar kontrol ediliyor. Colin ve JR, kibar sohbetlerle bağlarından kurtuluyor ve yalnızlıklarını kucakladıkça, giderek daha fazla ortak nokta bulmaya başlıyorlar. Kendinizi sarmalayın ve bütün film boyunca, anlamlı bir sonuca ulaşana dek gülmeye devam edin. -SG

Onun Geldiği Gün (2011)

Hong Sang-soo’nun Onun Geldiği Gün’ü, yönetmenin birçok filminde olduğu gibi, çok miktarda alkol tüketimi ve konuşma içeriyor. Geniş açılı planlar, genç bir yönetmen hakkında tematik olarak tekrarlanan, siyah beyaz romantik komediye realist bir dokunuş ekleyen kesintisiz, doğal diyaloglar için yer bırakıyor. Film, başkahraman Seong-jun’un üç gününe odaklanıyor. Kahraman, aynı rutinin birkaç farklı versiyonunu tekrar tekrar yaşıyor. Seul sokaklarını arşınlamaktan tutun da, genç bir aktristle tekrarlanan yakınlaşmalara kadar, Seong-jun, film boyunca arkadaşları, yabancılar ve eski sevgilileriyle olan karmaşık sosyal ilişkilerin içinde buluyor kendini. Gezinmelerin ve sosyal silsilelerin amaçsızlığı ilk bakışta anlamsız görünebilir, ancak zamanla, gidecek hiçbir yerimiz yokken nereye gittiğimize dair incelikli bir çalışmaya evriliyor. — Kate Halliwell


Frances Ha (2012)

20’li yaşlardaki Greta Gerwig’in hikâyesiyle ilgili inanılmaz modern bir şey var. Yüksek fiyatlı New York emlak piyasasında kaybolmuş, profesyonel bir dansçı olmakla ilgili gerçek dışı hayaller kuran bir kadın. Film, bugünün liberal, sanatsal eğitim almış kent sakinlerinin özünü yakalıyor. Bu nedenle de, yönetmen Noah Baumbach ve Gerwig’in siyah beyaz seçimi oldukça iginç. Bu seçim, filme klasik, zamansız bir duygu katıyor ve sanki Woody Allen’ın Manhattan’ında bir sohbet, ya da Fransız Yeni Dalgası’ndan veya Amerikan yerlilerini tanımlayan filmlerden birini izliyormuşuz hissi yaratıyor. -CO


Tabu (2012)

Miguel Gomes, nesilleri ve kıtaları kapsayan Tabu ile yaşlı bir kadının hayallerine dair muhteşem bir portre sunuyor. Gomes, doğal Afrika manzaraları ile Portekiz’deki modern şehir hayatına dair manzaları birleştiriyor; tek bir hayat hikâyesinden yayılan bütün dalgaları yakalamaya çalışıyor. Gomes, geçmiş ve bugün, rüyalar ve hatıralar arasındaki bağlantıyı güçlendiren siyah beyaz tonlamayı sadece geçmiş çağlardan kalan fotoğrafları taklit etmek için kullanmıyor. Bu aynı zamanda, belirgin bir sunumla zenginleştirilen kişisel ve kültürel tarihin bir karışımıdır. Ve görselliğin ötesinde, Tabu‘nun müziği, belirli bir kolonyal zamana ve mekâna dair bir hatırlatma unsuru olarak sunulurken, bir çağa takılıp kalmış hissi veren bir geri dönüş de yaklaşan umutsuzluğa dair bir imada bulunur. -SG

Nebraska (2013)

Phedon Papamichael’ın yalın ortabatı manzarasıyla bezediği sinematografi, Nebraska‘nın vurgulamayı seçtiği temel unsuru oluşturuyor. Sıradışı bir yol filminin kalbinde, dokunaklı bir baba oğul hikâyesi çıkıyor karşımıza. Payne, basit planlardan oluşan bir kompozisyonu ve sağlam temelli bir anlatıyı tercih ediyor. Bu yolla, Bruce Dern ve etkileyici yardımcı oyuncuların dürüst ve samimi performanslar sergilemelerini sağlıyor. Küçük anlar, şaşırtıcı derecede gerçek bir şey yaratmak için kullanılıyor; Dern’in, hikâyenin sınır çizgisinden çıkarak yan karakterlere yönelmesi de derin bir etki yaratıyor. Sonuç, daha az renk fakat daha çok anlam yüklü, baştan sona etkileyici bir film. -Kyle Kizu

İda (2013)

Paweł Pawlikowski’nin En İyi Yabancı Dilde Film Oscarı kazanan yapımı Ida, siyah beyaz stiliyle olduğu kadar, çarpıcı bloklama yöntemiyle de dikkat çekiyor. Karakterler, genellikle kadrajın kenarına ya da altına sıkıştırılır; çevrelerinin yoğun negatif boşluğu altında ezilirler. Agata Trzebuchowska, filme adını veren Ida karakterini canlandırır. Ida, kutsal yeminini etmeden önce teyzesini ziyaret eden genç bir rahibedir. Burada, kendisi ve ailesi hakkında bildiği her şeyi değiştirecek bir sır öğrenir. Bu sır, onun bilinçaltını canlandırır ve onu nasıl bir hayat istediğine karar vermeye zorlar. Bu, karakter dramalarının duygusal canlılığının yüksek kademelere ulaştığı bir filmdir. Siyah beyaz kullanımı, seyirciyi Ida’nın yüzünün her noktasını, onu değiştiren jestlerini ve tepkilerini dikkatle izlemeye zorlar. Gerçek bir şaheser. -Zack Sharf

Kıskançlık (2014)

Bazen, siyah beyaz, felce uğratan durağanlık hissini yakalamanın mükemmel yolu olabilir. Kıskançlık‘ın merkezindeki karakterler, beş parasız bir aktör (Louis Garrel) ve onun hevesli aktrist kız arkadaşı (Anna Mouglalis) bitmekte olan kariyerlerinin, bir zamanlar mutlu olan ilişkilerini dar boğaza soktuğunu hissederler. Fakat bu iki aşık, aralarında büyüyen boşluğu doldurmak için bir arayış içine girerler. Yönetmen Philippe Garrel, bu arayışı, bizlerin sürekli değişen aile anlayışlarımıza dair bir vaka incelemesi haline getiriyor. Eski sevgilileri ve itaatkâr çocukları ayartan Kıskançlık, romantizmin bir fanus içinde varolmadığını, aşkın geçmiş deneyimlerin birikimi olduğunu gösteriyor. -SG

Gece Yarısı Sokakta Tek Başına bir Kız (2014)

Yazar-yönetmen Ana Lily Amirpour, inanılmaz derecede taze ve heyecan verici bir şey yaratmak için farklı ulusal sinemalardan ve alt türlerden bazı unsurları ödünç alarak harmanlıyor. Bad City (Kötü şehir) adında kurgu bir İran şehrinde (film, izole bir California kasabasında çekildi) geçen film, çarşaf giyen bir vampirin (Sheila Vand) avını kaykayla takip etmesini ve James Dean benzeri Arash’a (Arash Marandi) aşık olmasını konu alıyor. Filmi siyah beyaz çekme fikri, tam olarak bir seçim olarak görünmüyor; filmin monokromatik çizgi roman stili, stilistik bir dokunuştan çok, Amirpour’un eşsiz vizyonunun başlangıç noktası gibi görünüyor. -CO


Yılanın Kucağında (2015)

En İyi Yabancı Film Oscarı’na aday gösterilen ilk ve tek Kolombiya yapımı olan bu Ciro Guerra draması, sersemletici sinematik deneyimleriyle yılın en çok beklenen filmlerinden biriydi. Her ikisi de bir Amazon şamanının etrafında şekillenen iki farklı hikâye üzerine kurulan film, şamanın nadir bir bitkiyi bulmak üzere bir bilim insanıyla ormanın derinliklerine gitmesini konu alıyor. Film, kolonyalizm vasıtasıyla başlayan düşündürücü bir yolculuk olarak kabul edilebilir. Karşılaştırma ve kıyaslama üzerine kurulu hikâye yapısı, Batılı fetihin (David Gallego’nun grenli siyah beyaz sinematografisi ile vurgulanan bir tema) gerçek ve zamansız tehlikelerini açığa vuruyor. Yılanın Kucağında, izler kitleyi insanoğlunun eylemlerini ve dürtülerini (isteklerimizi elde etmek için birbirimizi nasıl kullandığımızı ve tutkular aşırıya kaçtığında ne olduğunu) anlamaya zorluyor. -ZS

Yazarlar: Anne Thompson, David Ehrlich, Liz Shannon Miller, Steve Greene, Sarah Colvin, Chris O’Falt, Kate Halliwell, Kyle Kizu, Zack Sharf

Çeviri: Zeynep Şenel Gencer

Kaynak: IndieWire 


Paylaş
Exit mobile version