Site icon Düşünbil Portal

Sürdürülebilirliğe Neden Kimse Karşı Olamaz?

Paylaş

Doğası gereği sürdürülebilirlik, inanç tekelcisi olmak durumundadır. Bir “inanç” olarak, karşıt bir inancın eşit derecede geçerli olduğunu kabul edemez. İstikrarlı ve evrenselci bir dünya görüşü; bir Weltanschauung’dur. Bu inancın savunucuları, sürdürülebilirliğin herkes tarafından kabul edilmesi gerektiği ilkesi çerçevesinde hareket eder. Teoride olduğu gibi pratikte de durum farklı değildir. Hükümetler, sivil toplum örgütleri, aktivist gruplar ve sanayi tarafından sürdürülebilirlik konusunda ortak bir hareket söz konusudur. Farklı grupları bir araya getirme becerisi, sürdürülebilirliğin (kötü anlamda) bir ideoloji olduğunu göstermektedir.
—Paul Treanor*

İyi bir fikir, aslında bir fikir değildir. Daha ziyade, diğer fikirleri dışlayan, sorgulanamaz bir akılcı dayanağı varmış gibi gözüken bir dünya görüşüdür. Bakıldığında, sonuçların sebeplerden değil, sebeplerin sonuçlardan doğduğunu söylemek daha doğru bir ifade olacaktır. Bu yüzden, mimarlığın en ilgi çekici çağdaş yanı ve eğitim sektöründeki her alanının temel öğesi olan sürdürülebilirlik, teknik olarak bir fantazi (düşlem) olarak nitelendirilmelidir. Bu, sürdürülebilirliği bir konu başlığına indirgemek ya da sürdürülebilirliği, sürdürülebilirlik çatısı altında yapılan çevresel, toplumsal, siyasi, etik ve diğer (gerçek) şeylerden uzaklaştırmak amaçlı öne sürülmemektedir. “Fantazi” teriminin kullanılmasının sebebi, bu terimin sürdürülebilirliğin “insanlığın en büyük başarısı” olarak var oluşunu ve bunun dayandığı temelleri teorik açıdan incelemek için kullanılabilecek yegâne araç olmasıdır.

Her şeyden önce fantazi, bir söylemsel istikrar aracıdır. Fantazinin Anglo-Amerikan kullanımları, terimin kurgusal ve bireysel doğasını vurgulamaktadır. Bu bağlamda ele alındığında fantazi, benliğe yöneltilmiş siyasi bir amaç gütmektedir. Ancak tarihsel ve kültürel bağlamda bakıldığında fantazi, bunun tam zıttı bir anlama gelmektedir. Bu bağlamda fantazi, sadece herkes tarafından erişilebilen bir şey değil, aynı zamanda bireyin simgesel ilişkiler ağındaki konumunu korumasında çok önemli bir rol oynayan kolektif bir yapıdır. Fantazi, ücretsiz dergi aboneliği gibidir. Öyle ki bedava abonelik teklifini geri çevirdiğinizde sanki suç işlemişsiniz gibi değerlendirilirsiniz. Akıl sağlığı yerinde ve ahlaklı olarak görülebilmemiz için “inanmak zorunda” olduğumuz şeyler vardır. Bu şeyleri sorgulamak, ciddi sonuçlar doğurmaktadır. Zira bu şeyler mantıksal argümandan ziyade bakış açısı olarak görülmektedir. Özne, bakış açısının hegemonyasını sürdürmesi için mantık hatalarının üzerini usulca, itaat ederek örtmelidir. “Hükümdarın Yeni Giysileri” isimli hikayede de olduğu gibi sürdürülebilirlik, diğer gösterenleri düzenleyen bir gösterendir. Çok dikkatli bir şekilde irdelenmediğinde mantıksal bütünlüğe sahip olmadığı anlaşılmamaktadır. Bu bölümün amacı, ilham verici bir fikir olmasına gölge düşürmeden sürdürülebilirliği bir fantazi olarak ele almaktır. Bunun, “yaşlı Foucault” ruhunda bir arkeolojik çalışma olması amaçlanmaktadır. Bu çalışma ile amaçlanan şey, sürdürülebilirliğin ideolojik rolü vesilesiyle dışlanmış olan söylem vasıtasıyla öznenin gerçek durumu hakkında daha geniş çaplı bilgi edinmektir.

Neden söylemde istikrarsızlık vardır ve neden bu istikrarsızlık fantazi aracılığıyla giderilmelidir? Psikanalizde “Kaygı yalan söylemez!” diye bir deyiş vardır. Sorun şu ki kaygının ne söylediği aslında her zaman muallaktır. Kaygı bağlamında kullanılan terimler, kaygının esas kaynağını gölgelemekten öteye gitmez. Kaygı konuştuğunda bir şeylerin yanlış gittiğinden emin olabilirsiniz ancak bu dilsel uyarı, sizi kasıtlı olarak yanlış yönlendirmektedir. Kaygının kullandığı dilin belirsizliğini telafi etmek için fantazi devreye girmektedir. Her fantazi, kaygının işlevi ile doğrudan bağdaşan, arkalı önlü bir sayfa gibidir. Ön sayfada yer alan pozitif fantazi bir halkla ilişkiler metniyken arka sayfadaki, Slavoj Žižek’in “kirli fantezi” olarak adlandırdığı fantazi ise kaygının simgesel boyutlarından istifade eden, anamorfik [yalnızca tek bir açıdan görülebilen] bir implant gibidir. Örnek verecek olursak; spor amaçlı taşıt (SUV) için 1990’larda kullanılan “pazarlama tekniği”, aracın büyüklüğü ve hantallığı nedeniyle kazaya elverişli olmasını, aracın dayanıklılık ve motor gücü gibi özelliklerini ön plana çıkararak gölgede bırakmak üzerine kuruluydu. SUV’lerle kaza yapma olasılığı çok yüksek olmasına rağmen buradaki kirli fantezi, aracın dayanıklılığı sayesinde SUV kullanan sürücünün değil, kaygının esas kaynağı olan öteki sürücünün öldürülmesinin daha iyi olacağıydı. Böylelikle yoldaki Öteki kaygısı, içten içe “önce Ötekiyi öldür!” ifadesine dönüşmüş oluyor. Elbette bu, arka sayfada yer alan, gayriresmi bir çeviridir çünkü simgesel olmayan kirli fantezinin farkına sadece imgeler ve tevriyeler [biri iyi diğeri kötü, iki anlamlı sözler] aracılığıyla varılabilir. SUV örneğinden devam edecek olursak, kaygının söylemek istediğini tam olarak ifade edememesi; ileri teknoloji kontrol paneli, güçlendirilmiş çelik çerçeve, hava yastığı gibi teknik özellikler ve “dışarıda” tehlikeli sürücülerin olduğuna dair imalar şeklinde ön sayfada yer alan resmî fantezi olarak tanımlanabilir. Özne, burada bahsi geçen tehlikeli sürücülerin kim olduğunu belirleyerek bu kirli fantezide boş kalan yerleri doldurmakta özgürdür.

Mimari kuramcıların pozitif ve kirli fanteziler ikiliğinin cazibesine kapılmadığını söylemek mümkün değildir. Nan Ellin’in Korku Mimarisi (Architecture of Fear) başlıklı antolojisi, çağdaş şehir sakinlerini bekleyen tehlikeleri ve bu tehlikelere karşı kullanılabilecek savunma mekanizmalarını listelemektedir. Kitap, Rooseveltçi bağlamda korku fikrini sorgulamaksızın kötü şeylerin gerçekten kötü olduğunu ve kendimizi korumak için bir şeyler yapmak zorunda olduğumuzu öne sürmektedir. Sorun şu ki kirli fantezi dediğimiz şey, Öteki İnsanlardır. Televizyon, filmler ve diğer popüler kültür araçlarıyla yapılan Los Angeles propagandası sayesinde “bizler”, Ötekilerin kim olduğu konusunda az çok fikir sahibiyiz.
Anamorfik kirli fantezinin Truva atı misali pozitif fantezi içine sokulmasıyla kaygı, ideoloji kategorisine konumlanmaktadır. Steven Spielberg’ün 1975 yapımı Jaws filminde köpek balığı, popüler bilinçte süzülen “serbest radikalleri” düzenleyen bir araca dönüşmektedir. Başıboş bir köpek balığı, insanın doğal dünyayı istilasını mı simgelemektedir? Yoksa açgözlü iş adamlarının her ne pahasına olursa olsun sahilleri açık tutma politikasına karşı verilen bir cezayı mı? Kim bilir? Köpek balığı başlangıçta sahil kasabası hayatının rastlantısal bir parçası olarak var olurken daha sonra tüm kötülüklerin kaynağı haline gelip, yok edilmesi gereken bir şeye dönüşmektedir. Jaws’ın ideolojik bağlamda etkili olmasının sebebi sözcelemeyi bakış açısı ile birleştirmesidir. Çokkültürlülüğün Yeni Çağ propagandasında olduğu gibi burada da vurgulanan şey, diğer kültürlere değer eşitliği sertifikası veren kültür konumunda olmaktır. Fakat bu ayrıcalıklı konum tam olarak nasıl sahiplenilmiştir? Bu kültürü sertifika verilen değil de sertifika veren konumuna koyan “bakış açısı” nedir? Jaws’daki kasaba halkı Frankenstein’ın canavarını arayan, basmakalıp köylü kimliğini benimsemektedir. Kasaba halkının bu yasa dışı eylemi, özcü nitelikle olan, “canavar, canavardır” bakış açısıyla haklı çıkarılmaktadır.

©® Düşünbil (2020)

Yazar: Donald Kunze
Çeviren: Ercan Tugay Akı
Çeviri Editörü: Cemre Yılmaz
Kaynak: Kunze, D. (2009) “(Who No One Can Be) Against Sustainability: Traversing the Fantasy of Sustenance and the Topology of Desire”, 97th ACSA Annual Meeting Proceedings, The Value of Design, s. 517-8.

* Treanor, “Why Sustainability Is Wrong,”
http://web.inter.nl.net/users/Paul.Treanor/sustainability.html. Son erişim 11 Aralık 2008.


Paylaş
Exit mobile version