Öncelikli olarak ifade edecek olursam, şu ana dek okuduğum literatürlerin baskın karakterini tarihin ne olduğuna yönelik tartışmalar oluşturmaktadır. Aslında bir şeyin ne olduğunu söylemek onun ne olmadığını ifade etmektir. Klasikleşmiş tarih anlatısının merkezini ahlakçılık, ders çıkarma, yücelik duygularının pekiştirilmesi gibi başlıca konular oluşturur. Oysaki tarih ahlakçılık söyleminin ötesinde ahlaksızlığı körükleyen önemli bir faktör hâline gelebilmektedir. Ayrıca savaş ve şiddet üzerinden pekiştirilen yücelik anlatıları gayr-i ahlakî olabilmektedir. Savaş ve şiddet anlatılarından nasıl oluyor da bir yücelik devşirilebiliyor? Özellikle modern dönemde savaş kitleleri yok etmekle birlikte, diğer türlerin sonunu hazırlamakta ve ekolojik yıkıma neden olmaktadır. İhtiyaçlar ve varoluş hiyerarşimizin ilk sırasında her daim gıda ve barınma ihtiyaçları yer almaktadır. Ancak gıda ihtiyacımızdan önce var olması gereken en önemli unsur doğadır. Gıdanın üretimi ancak bir doğa sayesinde var olmaktadır. Karl Marx, Alman İdeolojisi kitabında insanların tarih yapabilmeleri için yaşamlarını sürdürebilir durumda olmaları gerektiğini bildirir ve devam eder; yaşamak için her şeyden önce içmek, yemek, barınmak gerektiğini vurgular. Ancak tarihsel durumun gerçekleşmesi için Marx’ın belirttiklerinden önce gerekli olan temel faktör insanların diğer canlılar ve çevreleri ile olan ilişkisidir. Bu noktada doğanın yaşanabilirliği önemli faktördür. Ekolojik düzenin müsaade ettiği kadar var olabiliriz. Yücelik duygularının pekiştirildiği savaş anlatıları kütlelerce silahların kitleleri, diğer türleri ve doğayı dilediğince yok etmesinin karşılığı yücelik midir? Bu bağlamda tarih baskın olarak kahramanlık anlatılarından oluşmaktadır. Kahramanlık anlatıları bir şiddet üzerinden yükselmektedir. Kolektif bağlamda kahramanlık olarak yükselen mevcut anlatılar bireyler bağlamından travmatik sonuçlar doğurabilmektedir. Tüm bu anlatıların pratik alandaki sonuçlarını kahramanlık olarak değerlendirmek pek mümkün görünmemektedir.

Tarih nedir sorusunun modern bir disiplin olarak tarihin akademik zeminde varlık göstermesi ile birlikte tartışılmaya başlandığı görülür. Tarihin neliğine yönelik tartışmaların tarihçiden ayrı düşünülmesi olanaksızdır. Tarihçiyi şekillendiren birçok yapıdan söz etmemiz mümkündür. Var olduğu sosyal çevre, inanç ve kültürel dünyası, hiyerarşik ilişkileri, entelektüel birikimi, çocukluk süreci ve bilinçdışı gibi birçok etken sıralanabilir. Bu bağlamda tarihçinin tarih nedir sorusuna verdiği cevabın şeklini varlığını oluşturan yapılar ve yaşanmışlığı tarafından da belirlenebilmektedir. Tarihsel anlatılar geçmişte yaşanmış olayların parçacıkları üzerine kurgulanmaktadır. Geçmiş, henüz burada bulunmayan ve hiçbir zaman da bulunmayacak olan ancak ontolojik alanda yaşananlar üzerine bugünün kelimeleri sayesinde varlık kazanan anlatılar bütünüdür. Tarihsel bağlamda kelimeler yokluğa ilişkindir. Yani tarihçiler kayıp olanın yerini her daim sözcüklerle, dille doldurmakla meşguldür. Bu bağlamda dilimiz her daim bir temsili ifade etmektedir. Ayrıca kavramların dinamizmi bizzat yaşanan olayların aynen aktarımını ne kadar mümkün kılar? Örneklendirmemiz gerekirse Fatih Sultan Mehmet dönemi ve II. Mahmut dönemi içerisinde yeniçeri kavramından aynı anlamları çıkarmamız ne derece mümkündür? Bir kavramdan söz ediyoruz peki bir anlamdan söz etmemiz olanaklı mıdır? Yeniçeri kavramından kırsalda yaşayan ile yönetim erbabının ne anladığı ne derece ortaktır? Dolayısıyla resmî anlatıların sunduğu tek biçimli tarih anlatısının ötesinde bir çoğulluktan bahsetmemiz olanaklı olabilmektedir. Ayrıca tarihçi sürekli olarak tarihsel olaylar ve kişiler hakkında konuşmaktadır. Ne olaylar konuşabilir ne de tarihsel kişiler; ancak tarihçi onları belgeler aracılığıyla konuşturur. Fakat ortaya çıkan bir monolog olmaktan öteye gitmez çünkü tarihçi belgeye, dolayısıyla geçmişe kendiliğini dayattığı için aslında konuşan kendisidir. Ne hikmetse tarihçi hep duymak istediğini bu tarihsel varlıkların ağzından dinler. Sürekli olarak bir inşa teşebbüsündedir. Bu süreç yok olanın üzerine konuşması ile gerçekleşir. Burada önemli bir ayrıntı cevaplanması zor bir soruyu doğurmaktadır. Her şeyden önce olgular kendi başına ve kendi adlarına konuşan gerçekler değildir. Peki, şeyler kendi hakkında konuşma imkânına sahip olsa tarihçinin söylemleri ile ne kadar uyumlu olur? Bu bağlamda tek gerçekliğin tarih anlatıları değil de tarih anlatılarının yorumsallığı olabilir. Tarihçiler gerçekliği dilsel olanın dışında kurgulayamadıkları için mevcut anlatıların yorumdan ayrı tutulması güç görünmektedir.

Tarih anlatıları bir tür yorum harmanıdır. Oluşturulan her metin bir diğer metnin dönüşümüne uğratılmış hâlini temsil etmektedir. Metinler arasında zincir halkası gibi devam eden bir ilişkiden söz etmek mümkündür. Her metin kendi içinde başka metinlerin izlerini taşımaktadır. Referanslar noktasını dikkate alacak olursak araştırma nesnesi olan olgular referans alınan kuramlar sayesinde yeniden var olmaktadır. Yani kuramlar bu noktada olguları dönüşüme uğratmaktadır.

Yazar: Fatih Belgi

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.
Düşünbil Portal’da yayınlanan tüm özgün yazıların içeriğinden yazarları sorumludur.