Düşünbil Portal

Tutkunun, Saplantının ve Cinayetin Baş Döndüren Evrenine Giriş ‘Koku: Bir Katilin Hikâyesi’

Paylaş

Yoğun kokuların olduğu bir yerde dünyaya gelmek bugün için tasavvur edilemez. Jean-Baptiste Grenouille, Paris pazarının ortasında, balık tezgâhının altında annesinin rahminden bir çöp yığınına fırlayarak hayata başladı. Annesi, sonunun diğer dört başarısız doğumu ile aynı olacağını varsayarak onu ölüme terk etti. Yıl 1738, halk sağlığı, lağımcılar ve atık yönetimine modern bakıştan önceki durum şuydu; büyük şehrin büyük kokusu olur. Bütün iğrenç pazarlarda olduğu gibi, hayvan iç organları, taze kusmuk gibi kokular onu doğum uyuşukluğundan uyandırdı. Koku ona hayat veriyor ve ölümüne kadar varoluşuna rehberlik ediyor. Çocuk ilk nefesinde ağlıyor, kalabalığı uyararak annesinin onu terk ettiğini fark etmelerine sebep oluyor ve annesi için idam kararı alınıyor. Jean-Baptiste’in hayatına giren kadınlardan korkunç kaderle yüzleşen ilk kadın oluyor. Pek çoğumuzun gözlerine ve körlerin kulaklarına güvendiği gibi sonraki zamanlarda Jean-Baptiste gelişmiş koku duyusuna güvenmeye başlıyor. Bu duyu onun tutkusuna, zanaatına ve kadın kokusunu saklamak için gösterdiği saplantılı arzu ile bir katliama dönüşüyor. Sinema ortamı için alışıldık olmasa da çok kuvvetli kokular filmin arkasında büyük bir güç: Koku: Bir Katilin Hikâyesi.

Film, Süskind’in “film yapılamaz” denilen 1985 yılındaki Koku romanının bir uyarlaması. Alman yönetmen Tom Tykwer’ın eseri birçok benzer, aykırı konu ve fikirlerle beraber roman ile dengeleniyor. Her ne kadar fazla cinsel ve bazen itici olsa da filmin ilk kısmı adeta bir burun ve göz banyosu. Şef kendisi olduğundan saf bir deneyimin tadı için Tykwer güzel ve çirkini ayırmıyor. Beğenin ya da beğenmeyin, yapılması gereken buydu. Bu güzel-çirkin ortaklığı önemli bir esas. Filmin ikinci kısmı, Jean-Baptiste’in kadın kokuları koleksiyonunu tamamlamak için öldürdüğü genç kadınların korkunç hikâyesini içeren feci bir konu işliyor. Tykwer’in filminin ilk kısmı, 18.yy Parisi’nin inanılmaz detaylarla sunulan pis-ve-görkemli tezadını anlattığı bölüm hala izleyicinin damağında bir tattır. Bu öğelerin yanında Tykwer, kokuların taşıyıcı etkisine, bilincimiz dışında bize nasıl işlediğine ve anılarımız, arzularımız, geçmişimiz ve benliğimizle nasıl bağlantı kurduğuna değiniyor. Son görünen hali ile filmin bahsedilenin aksine, bir koku katili hakkındaki tarihsel öyküden çok, bu öykünün bir peri masalına veya biraz daha efsaneye benzer bir şeye dönüşmüş hali olduğunu görüyoruz. Bu son hal, uzun süre unutulmayacak bir koku olarak hafızamıza kazınıyor.


Film 2006’da yayınlanmış olsa da yapım yıllarca geliştirildi. Süskind kitabının film haklarını, mükemmeliyetçiliklerini filme uygulayacaklarını bildiği Stanley Kubrick veya Milos Forman gibi usta yönetmen olmayan birine emanet etme konusunda kararsızdı. Kubrick de bunu düşündü ama sonradan bunun imkânsız olduğuna, bu metnin film yapılamayacağına karar verdi. Süskind en sonunda 2000 yılında yapımcı Bernd Eichinger’a hakları satmaya razı oldu. Söylenilene göre yapımcının şahsi hesabından çıkan para 10 milyon $ idi. Birkaç yönetmenle görüştükten sonra sadece önceki işinde (bu uyarlama için kesinlikle lazım olacak olan) uygulamalı duyu ve görsel cüreti gösteren Tykwer, Eichinger’in gözüne çarpıyordu. Koş Lola Koş (1998) hızlı tempolu, kısa olay dizilerinde felsefi keşfe çıkan bir filmdi. Heaven (2002) ise tamamı yeniden düşünülüp oynatılan bir filmdi. Bu filmi Krzysztof Kieslowski yazdı ve üçleme olarak planladı ama ölümü sebebiyle çekmek Tykwer’a nasip oldu. Tykwer Londra’nın The Independent gazetesinedönem eserlerinin asla ilgisini çekmediğini söyledi ve “Gerçekten yaşamamış bir dönemi göstermeye eğilimleri var… Kostüm tasarımı, sanat yönetimi ve bu gibi şeyler ile hava atmak bu sadece. Bakın bakın, bir dönemin orijinal parçaları ile nasıl da donandık diyorlar sanki ve ben izleyici olarak zerre kadar umursamıyorum.” dedi. Ama sonra Tykwer, hikâyenin sadece kendisinin izleyicinin dikkatini çekmeye yettiğini fark etti ve imzayı attı.

Tykwer’ın ön hazırlıkları ve imzayı atmadaki nihai sebebine bakacak olursak, Süskind’in baştaki Kubrick için olan ısrarı uygun olmayacaktı. Otomatik Portakal (1971) ve özellikle Barry Lyndon (1975) gibi filmlerde Kubrick rijit yöntemi ile kendi kurtarıcı yeteneklerini ve empati güçlerini bulmaları için izleyicilere meydan okudu. Tykwer de aynı problem ile boğuştu ve Süskind’in romanını uyarlamak için Eichinger ile Andrew Birkin’in (yine Eichinger’in yapımcısı olduğu 1986 yapımı “Gül’ün Adı”nın senaristi) yardımlarını aldı. Romanın başkahramanı Jean-Baptiste zorla konuşabiliyordu. Çözümleri, Süskind’in bazı nesirlerini anlatıcıya vermek oldu. Filmde John Hurt’ün çakıllı sesi ile okunuyor. Bu önemli katkı, özellikle filmin ilk yarısında bizi hikâyedeki 18.yy’ın yıpranmış dünyasına sokuyor. Gerçek bir roman üslubu ile seslendirme, Jean-Baptiste’le aynı sahneyi paylaşmayan karakterlerin kaderlerini naklediyor. Bizim çılgın kahramanımızı bir noktada anlatıcı “baş belası bir bakteri kadar dayanıklı” şeklinde tanımlıyor. Süskind’in metni ve ondan çıkagelen anlatıcı yorumu, hikâyeye bakışımızın mekanizmasına şekil veriyor. Ve anlatıcının bize aktaramadığını, filmin temelini oluşturan koku deneyimleri yaratmak için izleyicinin duyulara boğulduğu (görsel, işitsel ve bu ikisinin kombinasyonu) anları konu ve anlatım olarak Tykwer bize gösteriyor.

Avrupalı yatırımcı kadronun 60 milyon dolarlık yatırımı ile finanse edilen, Eichinger ve Tykwer’in filminin çekimine 12 Temmuz 2005’de başlandı ve aynı yılın 16 Ekim’inde tamamlandı. Ve Amerika’da sadece 2 milyon $ hasılat yapabildi. Gişe verilerine göre tüm dünyada ise 135 milyon $ kazandırdı. Fransa’da çekilen İngilizce konuşulan bir Alman yapımı olmasına rağmen Almanya’da 53 milyon $ hasılat yaptı. Bazı eleştirmenler, Roger Ebert gibi, filmi savunmuşlar ama genel yorumların çoğu negatif diyemesek de ılımlı. Birden fazla eleştirmen onu “kof” veya “boş” olarak görse de, çok kişi filmin cinayet, sanatsal arzu ve alışılmadık varoluşçuluk harmanını beklenilenin ötesinde bulmuş. Ama Ebert’in işaret ettiği gibi filmin izleyicisinden “cesurca bir merak” bekleniyor. Sadece Jean-Baptiste’in olağan dışı tercihlerini anlamak değil aynı zamanda karakter ile ortak zemini paylaşmaları isteniyor. Biz de yeteneklerimizle diğerleri ile iletişime geçerek sevgiyi, mutluluğu ve beğenilmeyi arzu ederiz. Jean-Baptiste sadece kokulardan anlıyor ve onların vasıtası ile kendini gerçekleştiriyor. Tykwer, “Onu derinden anlıyorum, bu çocuğa sadece sempati değil aynı zamanda girift duygular besliyorum… ve bu düzen onun mutluluk arayışı için kurulmuş.” demişti. Şuna eminiz ki insanoğlunu anlamdaki kapasitemiz burada limitlerini zorluyor. Zirveye ulaşmak ise Kubrick sineması dışında pek de mümkün değil. Ve en başta Jean-Baptiste bize itici gelse de filmi izledikten sonra hikâyesinin hipnoz edici, can sıkıcı ve garip şekilde etkileyici olduğunu görüyoruz.


Filmin ilk anlarında, (Ben Wishaw, başkahramanın masum, saplantılı ve korkunç özelliklerini köpürten) dışardaki kalabalık annesinin ölüm kararı için haykırırken, Jean-Baptiste çaresiz bir halde görülüyor. Sonraki sahnede anlatıcı bizi, onun büyüme ve esrarengiz koku duyusu tecrübelerine götürüyor. Aynı zamanda diğerleri de onu garip, farklı ve genelde sinir bozucu buluyorlar. Yanındaki yetim çocuklar onda yanlış bir şeyler hissedip onu boğmaya çalışıyorlar. 5 yaşına kadar konuşamamış olsa da Jean-Baptiste burnu ile hissediyor. Gözlerini kapatıyor ve kokuların ona söyledikleri ile dünyasını şekillendiriyor. Koku duyusu aynı zamanda bir radar gibi çalışıyor. Diğer yetim tarafından fırlatılan çürük elmayı kokusundan hemen tespit ediyor. Çok genç olsa da şimdiden bir parfümcü olmaya aday. Düşmüş dal, yaprak, elma kokularını kombine ediyor ve yanındaki elma ağacını buluyor. Biraz zaman geçtikten sonra ve yetim bir çocuk için yaşı çok ilerlediğinde, tabakhaneye 7 Frank’a satılıyor. Hırpalayıcı koşullar altında Jean-Baptiste, pek azının yapabildiği şekilde, pes etmeyen varoluşu ile hayatta kalmayı başarıyor. Büyüyene ve derileri götürmek için Paris’in merkezine inene kadar Jean-Baptiste, kaçırdığı muhteşem kokular dünyasına uyanamıyor —baharatların, atların, peruk pudrasının, taze meyvenin, kalabalıktaki parfümlerin, iğrenç şehrin ve hepsinden öte, kadının kokusunun olduğu dünyaya—.

Paris’teki ilk gecesinde sokaklarda dolaşan Jean-Baptiste, erik sepeti taşıyan taşralı kızıl bir kızın (Karoline Herfurth) kokusunu alıyor. Nefis bir kız ama Jean-Baptiste’i asıl çeken şey kokusu oluyor. Onu kalabalığa doğru takip ediyor. Sonunda kız farkına varıyor, onu selamlıyor ve ona erik ikram ediyor. Onu almaktansa burnunu kızın eline gömüyor ve kokusu için arzuluyor. Kız kaçıyor, onun garip davranışından korkuyor. Gecenin ilerleyen saatinde kızı yine buluyor. Kız çığlık attığında onun ağzını diğerleri duymasın diye kapatıyor ama aynı zamanda kız nefes de alamıyor. Öldürme kararı bilinçli değil ama kızın kokusuna olan arzusunun sonucu; ne istediyse kendi için istiyor. Cesedin kokusunu içine çekerken bu kokunun—daha sonra “varoluşun ruhu” diye tanımlanacak olan—ölümden sonra çabucak kaybolduğunu fark ediyor. Artık Jean-Baptiste’in hayattaki amacı bellidir: kokuyu ve güzelliği muhafaza etmenin bir yolunu bulmalı ve sonsuza kadar kendisi için saklamalıdır. Bu dünyaya tuhaf girişinden dolayı, yetiştirilme tarzı veya bu yöndeki eksikliğinden dolayı, sefilliği yüzünden aşkı öğrenememesinden dolayı ve sadece ona rehberlik eden duyularına güvendiğinden dolayı çözümü; aşkı saklayıp korumak ve kokuyu bir şişeye doldurmak, yani parfüm yapmakta buluyor.

Filme, Pont au Change (Paris’te bir köprü) üzerinde yaşayan, işi bitmiş bir parfümcü olan, parfümerisini müşterilerin girmeye cüret edemeyecekleri kadar güçlü aromalar ile döşeyen Giuseppe Baldini (Dustin Hoffman) de ekleniyor. Keçi derileri getiren Jean-Baptiste, Baldini’nin atölyesine sanki yıllardır orada çalışıyormuş edası ile giriş yapıyor. Burnunun nasıl yetenekli olduğunu gösteriyor. İsimlerini okuyamıyor ama şişeler kapalı olsa bile esansları kokularından tanıyor. Jean-Baptiste’in yeteneği ve tuhaf becerisi ile beklenmedik ama özenli parfümler yaratarak Baldini’nin dükkânını yeniden canlandırmasına karşılık, Baldini Jean-Baptiste’e parfüm sanatını ve zanaatını öğretmeyi kabul ediyor. Burada izleyici müzik terminolojisi ile parfüm hakkında hızlandırılmış bir kurs alıyor: Parfümün formülü üç ayrı notadan oluşur ve her nota kendine has dört koku içerir. Notalar birleştiğinde armoni, uyum içinde çalarlar. Bütün parfümler hafif olan Baş Nota ile başlar, bu ilk izlenimi verir ve çabucak dağılır; sonra Kalp Nota gelir, bazen saatlerce sürer ve son olarak Temel Nota günlerce kalabilir. Ama Baldini Jean-Baptiste’e, çoğu parfümcünün gerçekten muhteşem bir parfüm için on üçüncü kokuya ihtiyaçları olduğuna inandıklarını söylüyor. Ona antik bir Mısır mezarı açıldığında keşfedilen; muhteşem bir koku saçan ve bir anlığına dünyadaki herkesi cennette olduğuna inandıran parfüm hakkındaki hikâyeyi anlatıyor.


Jean-Baptiste Baldini ile geçirdiği zamanda, on bin tane gülün bir ons esansa karşılık geldiği damıtma sürecini öğreniyor. Film bizi kokuların dünyasına çekiyor ve Baldini ile Jean-Baptiste’in teknikleri, kazanları, alkolleri ve karışımlarına olan ilgimizi cezbediyor. Ama Jean-Baptiste’in bazı özleri saklayamayacağını frak ettiği an geldiğinde—bakır, cam ve maalesef kedi— kadın kokusunu nasıl saklayabileceğini sorguluyor. Bununla birlikte hayatının arzusunun ulaşılamaz olduğuna inanarak psikolojik bir “çiçek hastalığı”na yakalanıyor. Jean-Baptiste, Baldini ona parfüm zanaatının evi, beşiği olan ve Fransız Rivierası’nın hemen dışındaki sırları sadece Grasse’da bulunabilecek “çiçekleme” yönteminden bahsedene kadar iyileşmiyor. Baldini ustalık belgesine karşılık 100 parfüm tarifi istiyor. Jean-Baptiste hastalığı süresince çok fazla yıpranıyor. Paris dışına çıkıyor ve metropol kokularının barikatından kurtulacağı yaban hayatına giriyor. Yabanda, neredeyse kokusuz bir sığınak buluyor. Onun duyusal saplantısından uzak, çok eski bir mağara. Burada kendisinin bir kokusu olmadığını anlıyor. Onun anlayışına göre de kokusu yoksa varlığı da yok demektir. O bir hiç. Kendisine ve tabi ki dünyaya bir şey olduğunu göstermek için—olağanüstü eşsiz yeteneğini— mükemmel bir parfüm yaratmaya yemin ediyor. Bu sinemada pek az rastlanan varoluşsal bir kriz.

Film boyunca Tykwer’in görselleri, kokunun bir anıyı hatırlatma yönü ile burnumuza hitap ediyor. Bunu Uli Hanisch’in, 18.yy Parisini yeniden yaratırkenki olağanüstü yapım dizaynının olduğu bölüm ile başarıyor. Hepsinden öte, bu kadar çeşitli kokuların karıştığı ve bazen de yaratılmış en hoş parfümlerle kaplanan başka bir şehri tarih yazmamıştır. Modern şehrin doğuşu, aşırı nüfus ve endüstri ile hoş ve iğrenç kokular birbirine karıştı. Kokularıyla Paris’i adeta deldiler ve şu an şehrin kokusu dayanılmaz bir hale geldi. The Great Stink of Paris and The Nineteenth-Century Struggle Against Filth and Germs kitabında yazar David S. Barnes, yüzyıllar boyunca şehirle özdeşleşen Paris’in kokuları üzerine yazdı. Barnes durumu, “yaklaşık bir milyon Parisli tarafından üretilen, tüketilen ve atılan aşırı seviyedeki organik madde: yenmemiş gıdalar, hayvan derileri, leşleri, gübre, tüm vücut atıkları.” şeklinde tarif etti. Toplumun haykırarak kokuya çare bulunmasını talep ettiği, temizlik yöntemlerinin yenilenip, diğer davetsiz kokuların önlendiği sonraki yüzyıla kadar şehir, medenileşme sürecine giremedi. Filmin hikâyesindeki gibi yönetmenin biçimsel yaklaşımı bize, anlatıcının da “kokunun kısacık ömrü” dediği şekilde, hiper-gerçekçi detaylar ve yakın çekimler ile yansıtılıyor. Sinematografi yönetmeni Frank Griebe, karakterlere olağandışı şekilde yakınlaşabilmek için Kenworthy/Nettman Snorkel Lens Sistemi ile filmi çekti. Jean-Baptiste ve Baldini’nin burunları, esansın damlacığı, kıvranan kurtçuklar, meyve ve güzelliği sadece hayal edilebilecek şişelenmiş aromaların olduğu sahneler bunlardan birkaçı. Bu bütün izleyiciler için tuhaf bir deneyim. Ama bir şekilde, sadece aklımızda var olmuş olsalar bile Tykwer bu kokuları uyandırıyor. Tykwer, “Kitap da kokmuyordu, hepsi lisan ile oluyor ve bu film de bir lisan.” demişti.


Biz filmin kokularına kendimizi kaptırıyoruz ama Jean-Baptiste’in planladığı parfüm macerası umulmadık bir noktaya gidiyor. İlk başta Grasse’e katil olma niyeti ile gelmiyor. Yerel bir tesiste asistanlık yaparak öğrendiği çiçekleme tekniğinin parçası olması için bir fahişe ile anlaşıyor. Kokuyu elde etmek için bu metotta deneğe hayvansal yağ sürüyor, onu beze sarıyor, yağ bezden sıyrılıyor ve alkolle karışıyor, daha sonra buharlaşıyor ve yalnız saf haldeki koku özütü kalıyor. Ama Jean-Baptiste’in fahişesi bu işin bir parçası olmayı reddediyor ve o da kadına bir darbe indiriyor. En nihayetinde çiçekleme yöntemini kullanarak kadın kokusunu bir parfüme dönüştürebileceğini keşfediyor. Dahası, kendisini bile şaşırtacak şekilde kokunun fahişenin köpeğini de cezbettiğini fark ediyor. O tekniğini uygulamaya devam ediyor ve Grasse de paniğe sebep olan bir cinayetler dizisi ile tanışıyor. Şehrin ileri gelenlerinden Antoine Richis (Alan Rickman), çaresizce masum kızı Laura’yı (Rachel Hurd-Wood) katilden korumak istiyor, sokağa çıkma yasağı ve yakalatma emri çıkartıyor. Hiçbiri Jean-Baptiste’i parfümünü yaratmak için on iki kadın bulmaktan alıkoyamıyor. Bütün kurbanlar darbe ile öldürülmüş, soyulmuş, saçları kesilmiş (ve esansa katılmış) ama cinsel bir müdahale görmemişler. Sebebini bilmese de Antoine katilin kızını istediğine inanıyor ve kızıyla birlikte, onu korumak için Grasse’den kaçıyor. Jean-Baptiste burnunu rehber olarak kullanıyor ve kolayca Richis ailesinin saklandığı yeri buluyor. Son vuruşunu yapıyor. Laura’nın ölüsü ile beraber parfümü için on üçüncü element de ekleniyor. Kombine ettiği kokular ile gerçekten muhteşem bir parfüm yaptıktan dakikalar sonra Jean-Baptiste yakalanıyor.

Öldürmek için bilinçli bir seçim yapmamış olsa da, Jean-Baptiste’in hayatı ölüm ile kuşatılmış. Yeni doğmuş oğlunu bıraktıktan sonra çocuk ağlayıp insanları uyardığı için annesi asılıyor; eski bakıcısı olan kadın Jean-Baptiste’i tabakhaneye sattığı anlarda boğazı kesiliyor; tabakçı şefi Baldini’den aldığı parayla kafayı bulmuş iken nehre düşüyor ve boğuluyor; Baldini Jean-Baptiste’in onun için yazdığı 100 tariften hiçbirini kullanamıyor çünkü Pont au Change’deki evi Jean-Baptiste Grasse için yola çıktıktan hemen sonra yıkılıyor. Beden ölçülerine göre, kasıtlı yapılmış olsun veya olmasın, izleyici henüz yirmi yaşında bile olmayan bir seri katil ile nasıl empati yapabileceğini sorgular. Bu cevaplaması kolay bir soru değil ve birçok kişinin filme yabancılaşmasının ilk sebebi bu. Hepsinden öte Jean-Baptiste, modern medya ve popüler kültürdeki diğer seri katiller gibi öldürme metodundaki titizliği koruyor. Ama onun bu konudaki titizliği tıpkı Baldini’nin parfüm tekniğine olan titizliğine benziyor. Ve böylece Tykwer, Jean-Baptiste’i nasıl yargılayacağını izleyiciye bırakıyor: bir katil olarak mı yoksa yaratacağı keşfinin tutkusunun ortasındaki bir sanatçı olarak mı? Tykwer bize cevabı vermemek için direniyor. Açıkçası asla bu şekilde iki ayrı uç olamaz. Jean-Baptiste bir katil ve şüphe yok ki aynı zamanda bir sanatçı ama aynı zamanda sevmenin nasıl bir şey olduğunu bulmaya çalışan biri. Bu karşıt fikirleri reddetmek filmin güzelliğini, metinlerarasılığını ve metaforunu yitirmek olur.

Ve kalabalığın (aslında izleyicinin) Jean-Baptiste’in nasıl yargılanacağına karar vermede belirleyici bir rolü var. Tykwer’in kalabalığı yönetmedeki ustalığına dikkat etmeliyiz: tarihin bu dönemindeki önlenemez arzuları, özellikle Fransa’daki. Filmdeki takvimden kısa bir süre sonra kalabalıklar terörü getirdi ve tarihteki en öfke dolu dönemlerden biri olan Fransız Devrimi’ne teşvik etti. Filmdeki her olayda halk, asi ve mantıksız bir güç gibi hareket ediyor.  Jean-Baptiste’in üyesi olmadığı, onlardan kokuları ile takdir edilme ve kabul görme beklediği bir halk bu. Bir sahnede kalabalık Jean-Baptiste’in idamı için yaygara koparıyor ve verilen hükümden memnun. Başlardaki bir diğer sahnede Jean-Baptiste Paris’e vardığında, kalabalık bir balık sürüsü gibi akıyor. Grasse’de halk, kilisenin etrafını sararak yerel Piskopostan kasabadaki katili aforoz etmesini istiyor. Birisinin Jean-Baptiste’in işlediği cinayetleri kendi işlediğini açıklaması ile kalabalık dini bir ifade olan “Amen!” ile haykırıyor ve kasaba halkının zihniyeti belli oluyor. Jean-Baptiste’in idamında maskeli cellat, bu korkunç adalet gösterisini izlemeye aç olan kalabalığı kışkırtıyor. Bu anlar filmin en meşhur izdiham sahneleri. Filmin son anlarında gelen tuhaf, sarhoş edici ve peri masalı tadında sekanslar bunlar.

İdam için gitmesi gerektiğinde Jean-Baptiste muhteşem parfümünü kendine boca ediyor ve gardiyanlarını büyülüyor. Onu meydana zincirler yerine bir araba ile taşıyorlar. Kana susamış kalabalık onun görünüşü ve en önemlisi kokusu ile sus pus oluyor. O an resmi halde giyimli. Jean-Baptiste celladın platformuna çıkıyor. Cellat Jean-Baptiste’in kokusu için dizlerine kapanıyor ve masum olduğunu duyuruyor. Jean-Baptiste ona mendilini parfümleyerek karşılık veriyor ve kalabalığın üstüne sallıyor, sonra da reverans veriyor. Herkes çocuklar gibi seviniyor. Piskopos “Bu insan değil. Bu bir melek!” diyor. Onun bu muhteşem saflığı karşısında kalabalıktan tezahürat ve ağlama sesleri yükseliyor, Richis dâhil. Birdenbire herkes coşkulu bir arzuya kapılıyor, soyunuyor, bu cinsel lezzette kendilerini kaybediyorlar ve kaynaşıyorlar. O kızgın kalabalık, duyusal mutluluk tarafından ele geçirilmiş çıplak etlere dönüşüyor. Ama burada Jean-Baptiste sadece erikçi kızını ve asla normal bir insan gibi sevemeyeceğini düşünüyor. Heyecanlanmış olan halk sonunda bu büyüden uyanıyor ve ne olduğunu asla konuşmamak üzere o sahneden ayrılıyorlar. Parfümünü insanoğlunun aşkını yönetmede, dünyayı kontrol etmede kullanmış olsa da çözümü, doğduğu yere, Paris’teki balık pazarına dönmekte buluyor. Kalan parfümü kafasından aşağı döküyor. Yerel alıcı ve satıcılar bir melek görmüş gibi oluyor. Sürü halinde Jean-Baptiste’e yöneliyorlar ve onu ısırmaya başlıyorlar. Hiçbir şey kalmayana kadar etini yiyorlar. Bunu yaparken de tamamen “yalnızca aşktan” yaptıklarını hissediyorlar.

Kompleks hali ile Koku: Bir Katilin Hikâyesi, varoluşsal bir efsaneye dönüşüyor. Jean-Baptiste’in hikâyesinin Baldini’nin anlattığı antik Mısır kokusunun hikâyesi ile olan benzerliği fark etmesi gibi. Ve hikâye tarihsel dönem ile veya parfüm zanaatı ile, çağlardır süregelen garip hikâyeden daha az ilgili. Yani buradaki mesaj aşkın izafi olduğu. En basit hali ile ise film şairlerin tarif ettiği gibi, ilk aşkımızın saflığını korumaya olan ihtiyacımızın kara bir alegorisi. İki halde de Tykwer’in zihin kurcalayan filmi duyularımızı ve hislerimizi harekete geçiriyor. İğrençlik ve ihtişamın müthiş zıt güçlerindeki görsel uyaranların kaynağını bizden önce tecrübe etmiş ve az sinema filminin yapabildiği şekilde onlar vasıtasıyla bizim görme ve koklama duyularımız arasında bağlantı kuruyor. (Smell-O-Vision’ın varlığın haklı çıkaran tarihteki tek film olabilir). Tykwer aynı zamanda bizi, katil statüsündeki Jean-Baptiste ile empati yapmaya davet ediyor. En azından filmin teması ve draması bağlamında katilliği, sevme ve sevilmeye olan arzusundan daha önemsiz. Tuhaf, iğrenç, güzel, rahatsız edici ve çağırıcı. Koku: Bir Katilin Hikâyesi bütün tepki tarzlarını çağrıştırıyor ve kendini bir filmsel ahenk gibi sunuyor. Katmanlar aracılığı ile bu tarzlar kendilerini zaman içinde açığa çıkarıyor ve diğerlerine benzemeyen bir duyusal deneyim ile film son buluyor.

Kaynaklar:
-Barnes, David S. The Great Stink of Paris and the Nineteenth-Century Struggle against Filth and Germs. Baltimore: The Johns Hopkins University Press, 2006.
-Süskind, Patrick. Perfume: The Story of a Murderer. Penguin Books, Ltd. 1995.

Yazar:  Brian Eggert
Çeviren: Ömer Murat Urhan
Kaynak: deepfocusreview.com

Düşünbil Portal’da yayımlanan, Düşünbil yazar ve çevirmenlerine ait herhangi bir yazı, çeviri, makale ve haber izin alınmadan basılı olarak ya da internet ortamında kullanılamaz, çoğaltılamaz, yayınlanamaz. İzinsiz kullananlar hakkında hukuki yollara başvurulacaktır.


Paylaş
Exit mobile version